19 Aralık 2025 Cuma

37

"...insan sonunda istediği yere vardığında, yolda başına gelenleri unuturmuş."

Trabzon’a her gelişim bir macera. Bu yıl Haziran sonu, Temmuz başı gibi sözde iki haftalığına gelmiştim. Bir yaban domuzu arkadaşla gecenin bir vakti hiçliğin ortasında çarpışınca iki ay kalmam gerekmişti. Kötü de olmadı gerçi. Aralık sonu gibi olan bu gelişimde de uzun zamandır olmadığım şekilde ateşli, üşümeli, terlemeli, boğaz ağrılı bir soğuk algınlığı… Şile’de olsa anladığım an hastaneye giderdim, aile yanında olunca nasılsa bana bakarlar diye ufak bir şımarıklık edip doktora gitmedim ilk iki gün. Sonra yeterince çarpıldığıma kanaat getirince tıpış tıpış gittim tabii. İlahi adalet, sen adamı güldürürsün.


Aile içinde, arkadaşlarla, kuzenlerle konuşurken klasik tabirle şunu iyiden iyiye fark etmeye başladığımızı görüyorum: “öteki taraftaki tanıdıklar buradakilerden çok olmaya başladı”. Geçen hafta sonu köydeyken bir hasta ziyaretine gittim annemle. Hacı Sadık (Haci Sadik demeye o kadar alışkınım ki adamın adının Sadık olması sanki Michael gibi bi etki bırakıyor bünyemde) amcamız, köyümüzün sanırım artık en eski esnafı. Ben çocukken de vardı, bugün de var. Çok mutlu oldu bizi görünce. Aşırı zayıflamış ama aklı yerinde. Zaman, kayışı koparmış. Hiçbirimize acımayacak. Her şeyin, işin, oluşun, durumun bir vaktinin olması ne güzel. Hayatın doğal akışında elimizde olmayanlara anlayış gösterebilirsek dingin bir varoluş mümkün görünüyor.


Hafıza-i beşer nisyan ile malül, malum. Bunları da unutacağım. O yüzden kişisel tarihime notlar düşüyorum. Şu anda Yalıncak’ta o meşhur rahlemsi sehpamın üstünde yazıyorum bunları. Sağımdaki koltukta annem el işi dokuyor. Babam biraz önce çıktı, bi hava alıp gelecek. Aliş okulda, Hatice işte, Bilader’in de bi tarafları donuyordur Ankara’nın bi yerlerinde kesin. 


Bilader demişken… Bundan yaklaşık 3-4 hafta önce Kocaeli, Derince’de organizasyonları vardı. İzin aldım. Gittim Derince’ye, aldım kardeşimi. Bi şeyler yedik ve Kuzey Marmara’ya girmeden, ormanlık eski yoldan Şile’ye döndük. Yolda bir ara uzaktan bir tabela gördüm. Dedim ki yanından geçerken bak bakalım burası neresiymiş, güzel bir köye benziyor. Yaklaştık, yaklaştık, yaklaştık… Tabelada şu yazıyor: “Çalışınca Oluyor”. Hahahha:)) Çok iyi. Bu da böyle bir anımız.


Çalışınca oluyor elbet. Hatta bazen olmaması gereken şeyler de oluyor. Elinden bir şey gelmediğini anlattığın ve anlaşıldığını düşündüğün kişiler için kötü insan oluyorsun. Suçlanıyorsun. Bunların da yaşanması gerekiyor demek ki diyorum. Bazı hikayeler yarım kalacak, bazı gizemler hiç çözülemeyecek. Fazla değil, bundan 5 yıl önceki benim için bile bugün böyle düşünüyor olmam “vay arkadaş” dedirtir. Olsun varsın. Çalışmaya devam. Olanlar, olmakta olanlar ve olacak olanlar ile birlikte altı üstü iki insan ömrü sonra hiçbirimizi kimsenin hatırlamayacağı bu hayatta kendimize süslü püslü dertler edinelim. Yeter ki canımız sıkılmasın, her şeye bir kılıf uyduralım.


***


Sanırım iki akşam önceydi. Ailecek oturuyoruz. Saat gecenin 2’si gibi bi şeydi. Bundan yaklaşık bir hafta önce gene ailecek otururken annemle babama bi soru sormuştum 4 çocuğunuz için birer tane “iyi ki şöyle bir özelliği, huyu var” ve “keşke şu özelliği, huyu olmasa” demeniz gerekse ne derdiniz diye. Çok acayip ve güzel bir deneyim oldu. Sonra babam dedi ki şimdi siz de bizim için söyleyin. Biz de söyledik. O gece söylenenleri Hatice not almıştı. Onları almam lazım.


İki akşam önce de gene laf lafı açtı ya da ben mi sordum emin değilim ama geçmiş hakkında konuşuyorduk. Babam dedi ki “içimde sadece bir eziklik var, o da senin sağlık durumun sebebiyle bize hakkını helal edip etmeyeceğin, bizi suçlayıp suçlamadığın”. Beynimin içinde havai fişekler patladı. Bunların ‘artık’ konuşulabiliyor olması benim için sanki “ölmeden önce yapılması gereken şeyler” listemdeki en önemli maddelerden birine tik atmak gibi bir şeydi. Asla dedim, neyini suçlayabilirim ki? Şikayet ya da suçlama kavramlarım ya da en azından öyle bir düşünce sistemim yok. Ha, 10lu, 20li yaşlarımda bunu konuşsak belki bambaşka şeyler söylerdim ama bugün: asla. Baba, teşekkür ederim. Sizi seviyorum.


Bir zamanlar fikirdi kafamın bir yerlerinde. Oldukça egoist bir yanı olduğunu düşünüyordum ama artık kendim de inanıyorum sanırım: ben bugüne bundan daha iyi gelemezdim diye düşünüyorum. Elimden geleni yaptım. Çünkü yapabilecek bir altyapım vardı. Çok neşeli ve güzel bir çocukluk geçirdim. Ailevi hiçbir problem yaşamadım. Bunlar için duyduğum şükür duygusu da çok yüksek. Yaş ilerledikçe insan bunu daha iyi ve nasıl demeli, ‘anlamlı’ bir şekilde kendisinin bir parçası haline getirebiliyor. Artık bunun üzerine koyabilmek nispeten daha kolay oluyor. Sağlık problemleri olmasa da onun yerine ailevi eksik bir yanım olsa daha mı iyiydi? Bu tip soruları hiç sevmedim. Oturduğum yerden hayali ve keyfi bir Kübler-Ross modeli başlatıp pazarlık aşamasında sonsuz döngüye girmek istemiyorum.

 

***


İki hafta kadar önce şirketin yılbaşı yemeği ve etkinliği vardı. Dilara beş yıl ve daha fazla süredir burada olanlara verilmek üzere plaketler yaptırmış. Serdar da sahnede sırayla herkesi çağırıp hediyelerini verdi. Plaketini alan da minik bir konuşma yaptı. Sıra bana geldiğinde “arkadaşlar, biliyorum, bazen canınızı sıkıyorum ama bu daha beter olacak” diye minik ofansif bir giriş yaptım. Serdar da kenardan “mesaj verme lan” diyordu. O an aklıma gelmedi ama mesaj değildi söylediğim, kendi gerçekliğimdi. Zaman geçtikçe daha “kendiliğinden” bir “iyi olana iyi, kötü olana kötü” hali oluşmaya başladı bende. Net, belirsizlikten uzak, olabildiğince akıcı. Kulağa yanlış gelme ihtimalini ve anlaşılmamayı kabul ederek söylüyorum, bu hali sevdim.


Bir de ümit ediyorum ki devamı gelir bir kitap kulübüne başladık. Sadece bir kez toplandık ve onda da “Kurban Tuzağından Kurtulmak” okuduk. Aşırı kafa açıcı bir etkinlik oldu. Düzenli yapabilirsek ve her şey yolunda giderse seneye bu yazıya o toplantılardan çokça içerik çıkar diye düşünüyorum. Devam ettiremezsek de bu ayıp hepimizin, ahan da tarihe şerh düşüyorum.


***


2026’yı ve 38. yaşımı hiçbir şekilde gardımı almadan karşılıyorum. Gelsin bakalım. İyiyi de kötüyü de, güzeli de çirkini de, neşeliyi de mutsuzu da kabul ediyorum. Eskiden olsa aksiyon istiyorum derdim ama ı ıh, birtakım dersler alındı.


Merak duygumuzun körelmediği, neşeli ve huzurlu bir yıl dilerim. Herkese değil ama, sadece hak edenlere. Geri kalanlar da koklansın fuşki. Hell yeeeaaahh!

 

Cheers. 👊

 


19 Aralık 2024 Perşembe

36

"these open doors..."

Sadî-i Şîrâzî'nin Nobahari (İlkbahar) isimli bir şiiri var. Muhsin Namcu da şarkı halinde okumuş ve çok güzel okumuş. Hatta ünlü yönetmen Abbas Kiyarüstemi hasta yatağında bir devlet sanatçısından yanılmıyorsam bunu seslendirmesini istemiş kendisine. Bir damla yaş süzülüyor gözlerinden dinlerken. Youtube'da kaydı olması lazım. Şiirin son kısmının ortalama çevirisi şu şekilde: "bir hayat daha lazım / ölümümüzden sonra / çünkü bu ömrü biz / ümit etmekle geçirdik".

Bu şiirle ya da şarkıyla yolum ilk kez ne zaman kesişti hatırlamıyorum. Fakat tuhaf bir şekilde günlük konuşma dilimde "inşallah" ya da "umarım"lar yerini "ümit ediyorum ki"lere ve "ümit ederim"lere bıraktı. İçselleştirmişim belki farkında bile olmadan. Bu şekilde az da olsa hikayesiyle bilince insan tuhaf bir şekilde "bütün" hissedebiliyor. Sanki bir anlama gelmiş, geliyormuş ya da en azından gelebilecekmiş gibi. Sanki böyle elimi uzatsam tutabilecek, kayıp zamanın izini sürebilecek, bugüne ışık tutabilecek, geleceğe ümitvar bakabilecekmişim gibi. Tabii, bunların hiçbiri olmayabilir de. Bu arada kalmışlık beni yoruyor. Hep de yordu. Sanki her gün aklımın odalarından birinin daha kilidi çözülüyor ve ben bunca gürültüyle ne yapacağımı bilemiyorum.

***

Yılın bu dönemi geldiğinde genelde birkaç gün önceden, hatta bazı yıllar birkaç hafta önceden kenara alıntılar, düşünceler, fikirler not ederdim. Bir heyecan duyardım içimde. Yılda bir kez de olsa kendim için bir yazı yazmak, kişisel tarihime bir şerh düşmek, buna özenmek iyi hissettirirdi. Düşünmemi ve bir değerlendirme yapmamı sağlardı. Bu düşünceleri kafamda bir sıraya koyma gayreti beni dinginleştirirdi. Yazmak oldum olası iyi hissettirdi gerçi, yazabilmekse sanki her geçen gün daha zor olmaya başlamış gibi.

Bugün fark ediyorum ki bu yıl için son günlerde ne bir alıntı not almışım kenara ne de bir taslak hazırlamışım. Ha, yazmak zorunda mıyım? Bu bence artık yanlış bir soru.

Belki akışına bırakabilmenin bir yoludur bu da. Kötü hissettirmiyor çünkü. Şimdi, tam olarak şu an aklıma gelen düşünceleri yazıya döküyorum. Tabii, yine her zamanki gibi gramer ve imladan dolayı onlarca kez kontrol edeceğim. Lakin, önemli olan şu ki parmaklarım tuşlara basarken beynim bir şeylerin önünü ve ardını düşünmüyor, düşünme gereği duymuyor. Sanki bunca zaman hep falanca okuyormuş gibi yazıyordum da bu kez gelecekten bir ben gelmiş, zaten olacak her şeyi biliyormuş da beni yine de dinliyormuş gibi hissettiriyor. Ve bu kısa ziyaretinde o "ben"e kızmıyorum bile. Neden içimden ilk olarak kızmak kavramı geçti, onu bile bilmiyorum ama normal şartlarda onu hiç sorgulamayıp geldiği için bile kızardım. Ondan olsa gerek. "Bilmemek bilmekten iyidir, düşünmeden yaşayalım Mara."

***

Ne çok "his" kökenli cümle kurdum. Bir yazının en sevdiğim yanlarından birisi olsa gerek bu. Bugünümün gerçeğine dair gelecekteki Mustafa'ya ne çok şey söyleyecek kim bilir bu cümleler. Belki ilerde kendimin farklı versiyonlarıyla arkadaş bile olabilirim.

***

35 numaralı çekmeceyi kilitleyip rafa kaldırma vakti geldi. Kabul etmem gerekiyor ki bu çekmece diğerlerinin arasında hep ayrı bir yere sahip olacak. Bir daha hiç açılamayacak olması tam bir insanlık ayıbı. Oysa ben belli "an"lara dönüp bir göz atmak isterdim. İşlek bir caddede gözlerimden yaşlar süzülür halde yürürken görebilirdim kendimi ya da kendi ellerimle birçok kısmının altını çizdiğim ve üzerinde notlar aldığım bir kitabı çöpe atarken de. Binlerce kilometre yol yaparken görebilirdim kendimi ya da saatlerce bilgisayar ekranına bakıp hiçbir şey yapmazken de. Kahkaha atarken görebilirdim kendimi ya da bir kedinin başını okşarken de. Elimde kitap Rokethane'de güneşi batırırken görebilirdim kendimi ya da sabahın köründe pilates yaparken de. Aliş'le kitapları raflara dizerken görebilirdim kendimi ya da köyde oturmuş annemle ve babamla konuşurken de. Londra'da Sefiller müzikalinde görebilirdim kendimi ya da Tiflis'te bir gece yarısı Serdar'ın doğum gününü kutlarken de.

Kişisel arşivim için nereden baksak bir sürü "an". Hepsi unutulacak. Şunun şurasında ortalama iki yüzyıl sonra hiçbirimiz hatırlanmayacağız bile. Bu fikir bana ilginç bir şekilde huzur veriyor. Üzerimden devasa bir yük kalkıyor sanki. Ne kendimi ne de hayatı o kadar ciddiye almamamı sağlıyor. Hafifliyorum. Bunları depresif ya da karamsar bir yerden söylemiyorum. Bilakis, yola devam edebilmeme olanak sağlıyor bu düşünceler. Daha çok çalışıyorum ve çaba harcıyorum hatta. Tam bu noktada da o meşhur bıyıklı muhteremin sözleri geliyor aklıma: "Çalışkanlık, bir kaçıştır; kişinin kendi kendini unutma isteğidir". Böylece devridaimim de tamamlanmış oluyor. Çık işin içinden çıkabilirsen.

***

Bu yıl kaçmayı değil de yaşamayı denesem nasıl olur acaba? Çılgın fikirlere bayılırım, hadi bakalım.

Kendi karanlığımızın esaretinden bertaraf bir yeni yıl diliyorum herkese, kendime de tabii ki. İyi ki doğdum.

Cheers. 👊


10 Haziran 2024 Pazartesi

Deneme

"Yazmak, kendime yaptığım resmi bir ziyaret gibidir." (Fernando Pessoa)

"Ve şimdi yazmaya karar vermişsem, bunun tek nedeni, kendimi gölgeme tanıtmak isteğidir." (Sadık Hidayet)

Ahşap saçakların arasından sızan güneş ışığı gözüme gelmesin diye bir sağa bir sola devrilerek yazıyorum. Sağımda sonsuzluk hissi uyandıran Karadeniz sanki hiç kimseye mezar olmamış gibi usul usul nefes alıp veriyor. Hafiften esen rüzgar, martıların dekor görevi gördüğü bir manzara, insanların ve müziğin birbirine karışan sesleri, gene ne ara yarısını içtiğimi anlamadığım o yarısı boş bardak, şu güzel ortamı bozan o anlamsız helikopter, kendimi ufuktaki gemiden büyük gösteren algıda seçici perspektif; hepsi olağan. Olağan dışı hiçbir şey yok. Evet, görünen evrende işler yolunda gibi. Güzel.

Ağaçlar mevsimleri biliyor, ağaçlar bilge. Çocuklar büyüyor, çocuklar acımasız. İnsanlar ölüyor birden, insanlar özlem. Yollar aşılıyor, yollar sabit. Güneş yakıyor, güneş uzak. Kitaplar bitiyor, kitaplar çığlık. Akıl bir gayret düşünüyor, akıl yetersiz. Kalp anlıyor, kalp kanlı. Ömür geçiyor, ömür şiir. Zaman akıyor, zaman zaman.

Olağan çıktığım ve olağan dışı indiğim tüm merdivenlerde ayaklarımdan, uykuya dalmadan önce ve uyanır uyanmaz yere paralel bedenimden, bir soruya yanıt aramak için aldığım ve verdiğim her nefesten, bir kitabı ilk kez açtığım ve son kez kapattığım anlarda gözlerimden, her hatırladığımda ve her unuttuğumda ruhumdan, her güldüğümde ve her ağladığımda kelimelerimden rol çaldım.

Çöller aşmadım. Dağlar devirmedim. Yedim, içtim, gezdim, anlattım, dinledim, sustum. Hızlandıkça azaldım. Yavaşlamak istedim. Durdum. Bu da güzel.

"Bütün duyguları anlatmaya yetecek kadar kelime yoktur. Gerek de yoktur…" (Cengiz Aytmatov)

19 Aralık 2023 Salı

35

"Önce ne olduysa, yine olacak.
 Önce ne yapıldıysa, yine yapılacak.
 Güneşin altında yeni bir şey yok."
 (Vaiz - Eski Ahit)

Sevgili Mustafa,
 
Nasılsın? Görüşmeyeli epey zaman oldu. Kafanı kaldırıp da aynaya baksan bile görüşebilirdik halbuki. Olsun. Gel, senle iki lafın belini kıralım. Sen isteyince iyi konuşursun, bakalım ben de becerebilecek miyim.

Bir süredir varla yok arasında geziniyor gibisin. Amaçsız mı kaldın, yoksa inançsız mı? Yer yer attığın kahkahalar da olmasa seni tanıyamayacağım. Hayır, seni suçlamıyorum. Kimin ne işine yaramış suçlama ki ben seni suçlayayım? Sadece anlamaya çalışıyorum. Dur dur, tamam, haklısın, biraz ofansif bir başlangıç oldu. Neyse ki ikimiz de sakin insanlarız.
 
***
 
Geride kalan bir yıla baktığımda geride kalması gereken bu bir yılın aslında hiçbir şeyden geri kalmadığını görüyorum. Büyümesini tamamlamak için kabuğunu defalarca kırıp atması gereken bir ıstakozmuşum da içimde büyüyen tek şey bir uçan balonmuş gibi hissediyorum. İçimde sabit bir boşluk bile yok, o bile geziniyor. Ruhum benden büyük, onu taşıyamıyorum. Geçmişi değil irdelemek, hatırlamak bile istemiyorum. Çünkü "acımasızca geçip giden zamandan geriye kalan sadece yalnızlıklarımız". Tüm güzel anılarıma ihanet mi etmiş oldum böyle diyerek? Keşke bunu sorgulamadan geçebilmiş olsaydım ve "keşke yalnız bunun için sevseydim seni".
 
Ne zaman kendimi kötü hissetsem ve özellikle de yalnızsam edebiyata adeta bir cankurtaran gibi sarılmışımdır. Yazının icadından bu yana bize kalan ne varsa merak ederim. 3-5 bin yıl önceki insanlar da mutluydu, mutsuzdu; iyiydi, kötüydü; keyif alıyorlardı, acı çekiyorlardı. Hiç değişmeyen bir duygudurum düzeni. Sonsuza kadar sabitlenmiş ve sürprize kesinlikle kapalı bir kehanet gibi. Varoluş sancısına hepsi kafa yordu ama terim olarak adı koyulana kadar sanki kimse çekmemiş gibi sayıldı. Bir gün her 'şey' için ilk kez birileri çıkıp bunun adı budur, ahan da buraya yazıyorum dedi ve o günden beridir bir şeyler daha ciddiye alınmaya başlandı. İşte, bu ciddiye alınma hali beni mahvediyor. Edebiyata aşığım ama tüm o yazılanlar yazılmamış ve bugüne gelmemiş olsaydı sanki biz bugün yaşayanlar daha bir haklı olacaktık, bilmeyecektik bizden önce yaşanılanları. Sanki daha önemli olacaktık. Şimdi? Şimdi çıkıp da "dünyada hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapamaz" bile diyemiyorum; çünkü benden önce Stefan Zweig demiş. Demiş olması mesele değil de yazmış olması biraz sorun. Zaten kaç tane harf var, biz nasıl özgün bir söylemde bulunacağız? Bizim acılarımız daha mı süssüz olsun? Bizim huzursuzluğumuzun meyvesi olmasın mı for god's sake?
 
Hiç düşündüğüm gibi bir yazı olmuyor. Böylesi de güzelmiş.
 
Belki Asaf Halet Çelebi "düşünmeden yaşayalım" derken biraz da bunu kast ediyordu. Bilemiyorum. İniş çıkışlarımın fırtınalı oluşunu Edip Cansever benden güzel açıklamıştı Mendilimde Kan Sesleri'nde. "insan yaşadığı yere benzer" diye yazmış, "o yerin suyuna, o yerine toprağına" demiş, "dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine" diye devam etmişti. Gerçekten de kendimi doğup büyüdüğüm yerine dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine benzetiyorum desem yalan olmaz.

***

Yer yer kafamın içinde şahane konuşmalar yapıyorum. Gerçekleşmesine dair bir beklentimin olmadığı (yalan) sahneler üretip birtakım monologlar ve diyaloglar eşliğinde günümü gün ediyorum. Mart ayında taşındığım bu evde, Şile'de, duvarların belli noktalarında gözlerimin nakşettiği hiç yaşanmamış mükemmel anılarım var. Özellikle rahatın battığı anlarda beynimin içinde açan gökkuşaklarını görebilmeyi ben bile isterdim. Böyle deyince sanki deliriyormuşum gibi oldu ama bu aslında hep böyleydi. Hatta diyebilirim ki günlük rutinimin dışına çıkmadığım günlerin geceleri hep böyledir. Ne de olsa "Yaşamın anlamı gece duyumsanır ve sorgulanır. Kimse bunu öğle yemeği sırasında tartışmaz. Yaşam gecenin konusudur." Bu belki biraz kemikleşmiş bir yaşam formu gibi görünüyor ve belki de bu 'belki'ler fazlalık.
 
Bilerek veya bilmeyerek, bilinçli veya rastgele kendime bir Bastiani Kalesi inşa etmiş olabilir miyim? Eğer bu sorunun yanıtı evetse beni bu kaleden kim, nasıl çıkaracak? Birine ya da bir şeye ihtiyaç duymadan ben kendim çıkamaz mıyım? Ya da daha güzeli, inşa ettiğim gibi köküne dinamiti döşeyip ben kendim bu yekpare (yekpareyi cümle içinde kullananlara selamlar) yapıyı yerle bir edemez miyim? Ederim elbet. Edeceğim de.

Ama öncesinde kalede mahsur kalmış rolü yapan kendime bir seslenmek isterim.
 
Ve sen, Mustafa, şimdi durmuş düşünürken ve sol elin bir yumruk halinde çenendeyken ve bir yandan alt dudağının sağ kenarını kemirirken tüm bu cümleyi tek elle mi yazdın? Khkhkhhjj. Hayır, zevzekleşmeyeceğim. Bunu bir çekim hatası olarak değerlendirip tekrar deneyeceğim.
 
Aaaand action!
 
Ve sen, Mustafa, şimdi durmuş düşünürken ve sol elin bir yumruk halinde çenendeyken ve bir yandan alt dudağının, oha hepsini tekrar yazıyorum; keşke kopyalayıp yapıştırsaydım. KESTİİİK!
 
Aaaaand action!
 
(Allah'ım, ne olur neşemi benden alma. Amin.)
 
Ve sen, Mustafa, şimdi durmuş düşünürken
ve sol elin bir yumruk halinde çenendeyken
ve bir yandan alt dudağının sağ kenarını kemirirken
ve belki de artık buraya yazmaktan gocunmayacak kadar gözlerin dolmuşken
ve sağ işaret parmağın klavyenin üzerinde hafifçe titrerken
ve beynin keşke 've'siz yazsan diye sana muhalefet ederken
ve inadından bunu asla silmeyeceğini bilirken
bana şu sorunun yanıtını verebilir misin: aklınla kalbin hâlâ bir mi?
 
Ve ben, Mustafa, şimdi durmuş düşünürken
ve gözlerim duvarlara yeni bir hayal daha nakşetmişken
ve göğüs kafesim derin nefeslerle kalkıp inerken
ve bir yanım nasıl etsem de kaçamak bir yanıt versem diye kıvranırken
ve zaman zaman gelen o aydınlanma anlarının getirdiği hafiflemeye güvenirken
kendime bu sorunun yanıtını verebiliyorum: evet.

Tutunabileceğim tek şey bu olsa bile benim için yeterli: aklım ve kalbim hâlâ bir. Çok şükür.

***
 
35 yaşında olmak da neresinden baksanız tuhaf. Çoğunlukla kendime bile kızmıyorum artık. Sadece biraz fazla refleks olmaya başladı her şey. Konfor alanından çıkmayı gerektirecek, öğrenme eğrisi olacak yeni şeyler deneyimlemek lazım. Ve fakat, kendimi biraz yorgun hissediyorum. Yine de o kaleyi yıkacağım, çölde açıkta kalacak olsam bile.
 
***
 
Edebiyat dedik, onunla bitirelim.
Şems'in "okuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın",
Dostoyevski'nin "her şeyi bu kadar fazlasıyla anlamak hastalıktır"
dediği bu dünyada ben sanırım Yunus'a kulak vereceğim:
"sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz."
 
Hadi bakalım.
"Uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum."
İyi ki doğdum.

***
 
19 Aralık 2023
Şile
 

 

5 Ağustos 2023 Cumartesi

Bir Seferinde

"Sanki böyle kalmışsak ne çıkar karanlıkta
Yaşarız yaşanırsa azıcık ayrıntılarda
Sen sıkıntı mavi ve uzun
Boşalan bardakları bir daha bir daha doldurduğumuzun"

Bir seferinde ısırgan otlu bir hendeğe düşmüştün, her yerin pul pul kabarmıştı ve yanıyordun.

Bir seferinde Din Kültürü dersin 4 gelmişti. Köy yerinde insanlar sana gülmüştü, tüm o 5'leri aldığında çıtları çıkmayan o insanlar.

Bir seferinde kahkaha atarken başlayan hıçkırığın iki buçuk saat sürmüştü. Sonra da ne zaman içten gülecek olsan aha gene hıçkırık geldi gelecek diye düşünmeye başladın. Bugün hala hıçkırıyorsun içten gülünce.

Bir seferinde öğretmenin birisi "öylesin diye seni pas geçerim sanma" demişti. Şok olmuştun. Altı üstü andımızdan sonra sınıflara geçiyordunuz. Bazı insanların kendi sorunlarının acısını başkalarından çıkarmayı seçebileceğini o gün öğrenmiştin.

Bir seferinde başka bir öğretmen "kendi sorunuzla yenildiniz" demişti. Hayattaki en etik ve vicdani ikinciliğindi.

Bir seferinde bir buçuk günde sekiz yüz elli dokuz sayfa kitap okumuştun. Balkonda sol kolun güneşten yanmıştı. Kitabın sonunda kötü adam adeta küllerinden yeniden doğuyordu. Eee, şimdi bir sonraki kitabı nasıl bekleyeceğim diye düşünmüştün. Sonraları o seri için çok uykusuz kaldın. Bugün hala referanslarını kullanıyorsun.

Bir seferinde istediğin bölümü kazandığın için çok sevinmiştin. Lise yıllığındaki "hangi ilde yaşamak istersiniz" sorusuna sallayarak verdiğin yanıttaki ili tutturmuştun. Bunu yıllar sonra fark edecektin. Bugün hala her fırsatta oraya kaçıyorsun.

Bir seferinde yaralı bir kadını gözünün önünde sedyeden düşürmüşlerdi. Hayatının en kaliteli küfürlerinden birkaçını etmiştin, içinden.

Bir seferinde stres kırığı ile yıllar geçirdiğini öğrenmiştin. En azından bazı acıların biraz daha açıklanabilir sebepleri olabileceğini öğrenmiştin. Sonraları okuduğun bir alıntı ise boşluğuna gelmişti: "acı geçiyor, acı geçiyor, acı elbette geçiyor; acı çekmiş olmak geçmiyor". Biraz daha sonraları ise bunun kendini inşa edebilmen için gerekli olduğunu düşünmeye başladın. Bugün hala öyle düşünüyorsun.

Bir seferinde bir kütüphanede dünyanın en keyifli vaktini geçirmiştin. Günün birinde hiç tanımadığın birine her şeyini anlatabileceğini düşünmek gibi bir gündü. Hayatı yaşamaya değer kılanın belki de diğer insanlar olabileceğini düşünmüştün, her ne kadar "cehennem başkalarıdır" sözüne katılmadan edemesen de.

Bir seferinde bir filmde, ilk filmde sinemaya aşık olmuştun. Uğruna uykusuz geceler geçirdiğin o serinin ilk filmiydi. Sırf bu anı için bile dayına sonsuz minnet borçlusun. Belki de hala hayatında o günkü kadar "sevindiğin bir şeyi başka biriyle paylaşma ihtiyacı" hissetmedin. Bugün artık en çok beklediğin filmlere yalnız gidiyorsun.

Bir seferinde sırf yağıyor diye dışarı çıkıp ıslanmıştın. Bir yere gitmek için yağmurun dinmesini bekleyenleri hiçbir zaman anlayamadın.

Bir seferinde tüm arkadaşların bisiklet turuna gitmişti. Hiç kimsenin kabahati olmayan durumlarda bile insanın kendini bir dipsiz kuyuda bulabileceğini fark ettin. Kontrolü senin elinde olmayan konulara bu kadar emek harcamaman gerektiğini ama bunu başarma konusunda dünyanın en başarısız insanlarından birisi olduğunu gördün. Bu bilgi adeta ilk kez Dostoyevski okuyup o günden sonra huzuru kalmayan Cemal Süreya gibi yapmıştı seni. Sonraları ve bugün hala bu konuda yer yer goller yemeye devam ettin, ediyorsun.

Bir seferinde artık sağına soluna rahatça yatabildiğini fark etmiş ve sınıf atladığını hissetmiştin. Ancak bunu olduğunda değil olduğundan kim bilir ne kadar süre sonra fark etmiştin. Bu da sana gösterdi ki kötü olana tepki süren anlıkken iyiyi algılaman vakit alıyor. Daha sonraları bu, sevinç ve keder eşiklerinin çok dengesiz olduğunu gösterdi sana. Bugün üzerinde en çok çalıştığın konulardan birisi hala bu.

Bir seferinde öylesi güzel bir şeyin başına gelebileceğine ikna olman aylarını almıştı. İkna olduktan sonra ise çok daha uzun bir süreyi özüne dönmek için harcaman gerekmişti. Barış Bıçakçı'yı o dönem daha iyi anlamıştın: "hiçbir şey göründüğü hatta yaşandığı gibi değil, her şey hatırlandığı gibi".

Bir seferinde seni geçip giden küçük çocukla annesi arasında "bak, annesini dinlememiş, Allah yakmış" şeklinde bir konuşmaya şahit olmuştun. O gün 17 yaşındaydın, incinmiştin. Bugün bir o kadar daha yaşamış durumdasın ve o kadını görsen yapacağın tek şey "sen yanmak görmemişsin" demek olurdu.

Bir seferinde bir akraban su götürmez bir doğallıkla "zaten okumaktan başka çaresi yok" demişti. O gün kelimelere ve vurgulara daha bir gönülden bağlandın. Düşünmeden konuşma lüksü olduğunu sanan insanlar senin için karikatürize tipler olmaya başladı.

Bir seferinde birisi "dikiş payı bırakmaya çalış, üçün birini görme" demişti. Bugün hala deniyorsun. Bazen oluyor, bazen olmuyor.

Bir seferinde eve vardığında acıdan ve sinirden dakikalarca ağlamıştın. Sonrasında da şöyle düşünmüştün: bugün de yolda kalmadım.

Bir seferinde ilk kez yurt dışındaydın. İçinde ısrarın olmadığı bir dünyanın mümkün olduğunu görmüştün. Bu deneyim senin için paralel evrenlerin varlığına gözle şahit olmak gibiydi.

Bir seferinde Ürdün'deydin ve Ürdün'e kar yağmıştı. Bu da olmaz artık dediğin şeylerin senden bağımsız ve gayet zahmetsiz bir şekilde olabileceğini anlamıştın. Evrenin bizi umursamazlığı sayesinde kendimize, hayatlarımıza ve başımıza gelenlere istediğimiz önemi ve anlamı verebileceğimizi fark etmiştin.

Bir seferinde kara kaplı bir defterde aylarca yaşam bulmuştun. Ne zaman güzel bir el yazısı görsen şükran ve minnetle gülümsemen bundan.

Bir seferinde birisi Şule Gürbüz diye bir yazar var demişti. Bugün hala en az kişinin bilmesini istediğin yazarladan birisi kendisi. Bazı şeyleri sadece hakkını verebilecek insanların bilmesi gerekirmiş gibi bir his...

Bir seferinde daha fazla bekleyemeyeceğini kabul etmiş ve affını istemiştin. Bunun seni rahatlatacağını düşünmüştün. Eksik düşünmüşsün.

Bir seferinde rahmetli dayın elinde bir poşet dolusu muzla çıkagelmişti. Cam gibi net bir görüntü, şok olmuş bir çocuk sevinci. Dayına dair bir sonraki ve tek anın tertemiz ve huzurlu görünen ama artık aramızda olmadığını bildiğin bir yüzden ibaret.

Bir seferinde haftalarını bir yapboza vermiş, hiçbir şey düşünmemiştin. Bu sıralar yine aynı çılgınlığın peşindesin.

Bir seferinde birisi "bilemezsin Mustafa" demişti, bugün hala bilmiyorsun. Kendini layık mı görmüyorsun, yoksa zaten kazanmadığın bir şeyi kaybetmekten mi korkuyorsun; daha buna bile yanıt verememiş haldesin. Hayatı kaçırıyorum hissi de yok artık. Sanki her an her şey olması gerektiği gibi. Bazı anlar yoğun, bazı anlar hissiz.

Bir seferinde insanları kelimelerle daha çok incitebileceğini fark etmiştin. Gerçekten gerekmedikçe kullanılmaması gereken bir süper güç gibi gelmişti. İncitmek için kelimeler, öldürmek için yok saymak; tehlikeli sular...

Bir seferinde "üstüne vazife olmayan konulardan fikir beyan ediyor" şeklinde suçlanmıştın. Kendi düşüncelerine göre doğru gördüğün eylemlerin insanlar tarafından onlar nasıl isterlerse öyle değerlendirileceğini anlamıştın.

Bir seferinde İnşirah ile tanışmıştın. Bugün hala en büyük kalen ve savunma hattın o. Yer yer çökecek gibi olan inanç sistemini tek başına ayakta tutacak derece büyük, refleks olarak kullanılmaması gerekecek kadar kıymetli.

Bir seferinde daha bu yazıya başlamıştın. Bitirememiştin. Bugün onu da yapabiliyorsun. Elinde tek kullanımlık bir sihirli değnek olsa kırıp atar mıydın, yoksa istediğin anıları unutabilmek için mi kullanırdım diye merak ediyorsun. Halbuki yanıt hep oradaydı ve hiç değişmedi. Çünkü "insan sonunda istediği yere vardığında yolda başına gelenleri unuturmuş".

***

Bazen kendimi sırf meraktan yaşıyormuşum gibi hissediyorum. Bakalım daha neler göreceğiz.

 

17 Temmuz 2023 Pazartesi

...

Loş ışıkta oturmuş karşı duvara bakıyordum. Çok sevdiğim o Barış Manço şarkısını açmış, sadece müziğe odaklanmıştım. Bir çeşit terapi... İçimde bir huzursuzluk olduğunu fark ettim. Ne kadar zamandır orada olduğunu düşündüm. İçim sağanak yağmur almış da taşan yerler biraz hasara sebep olmuş gibi. Işığın duvarda oluşturduğu gölgeler arasında gözlerimi dolaştırıp acaba duvarın tam olarak şu kısmına daha önce dikkat etmiş miyimdir diye düşünürken bir süredir kendimi hiç dinlemediğimin de ayırdına vardım. Birtakım çatırdamalar var. Daha önce yıkıldığım da olmuştu gerçi. Önemsenecek bir şey mi? En azından kendime itiraf edebileceğim bir şey mi?

Ne yapsam da kafamı dağıtsam... Sabit duramıyorum. Sürekli kıpırdanıyorum. Evde de kimse yok. Birini aramak istemiyorum. Sanki bugüne kadar birini arayıp içimi dökmüşüm gibi, hah. İlla ki eskiden de böyle zamanlarım oluyordu. Ne yapıyordum o zaman? Bloğa yazdığım bir dönem vardı. Bir bakayım şunlara diyorum. Tuhaf, bedenim bu öneriye çok hızlı ikna oldu. Aklım hala duvardaki şekilleri incelemekle meşgulken bilgisayarın başına geçmişim bile. Eskilere bakıyorum. Aman Allah'ım, bunları buraya yazan ben miyim? Kesinlikle değilim. Öte yandan, kesinlikle benim bir parçam yazmış tüm bunları. Cümleler benim, ifadeler benim, kelimeler benim... Biraz daha bakıyorum, sanki özellikle bazı tarihleri arar gibi. İçimdeki bu hissin illa ki bir adı vardır, bulamıyorum. Eskiden tüm bunları yazan ve bugünkü beni tanımayan Mustafa'ya tüm benliğimle sarılıyorum. O bilmiyor tabii ama geçmez dediği ne varsa geçti, olmaz herhalde dediklerinin çoğu oldu. Demek ki ümit hep var. Evet, olmalı. Bunların olacağını bilse ne derdi acaba? Bunu cidden merak ediyorum.

***

Ne demişti Müntekim Gıcırbey: "Bazı konuları açıklığa kavuşturmak için çenemi tutmam ve birtakım sonuçlar elde etmek için de hiçbir şey yapmamam gerekirdi. Asmaların başında nöbet tutmak, üzümlerin olgunlaşmasını sağlamıyor".

 

19 Aralık 2022 Pazartesi

34

"Yaşamanın tersi ölüm değil, can sıkıntısıdır." (Emre Yılmaz - Şeytanın Fısıldadıkları) 

Merhaba içlerinden en az yarısını arzuladığımın yarısı kadar bile tanımadığım, yarısından azını ise hak ettiğinin ancak yarısı kadar sevebildiğim sevgili insancıklar,

Pek sevgili Bilbo Bagginsissss'in de yukarıda dediği ve benim bir güzel aşırdığım gibi bir yarınızla birtakım meselelerim varken diğer bir yarınızla ise keşke daha fazla meselem olabilse. Mesele olsun derken menfi bir aksiyon planından bahsetmediğim gibi bilakis daha da hemhal olalım istiyor bile olabillirim. İhtimal cümlelerini severim. Sorumluluk reddi beyanı gibi bi şey...

***

Bu satırları yazmaya başladığım dakikalarda Messi de dünya kupasını yeni kazanmıştı. Madem tarihe tanıklık ettik, buraya da not edelim. Aliş bir kanepede gene sunum, ödev mödev bi şeylerle uğraşırken ben de tırnaklarımı yiye yiye maç izledim. Sonra maç bitti. Çay demledik. Şimdi çay da bitti. Tüketim toplumu olma yönünde kendinden acayip emin adımlarla yol aldığımız bu müstesna düzene mütevazi bir katkı da bizden yani, vay ciyzıs... Bu arada ileride ne alaka demeyeyim diye kendime not: Aliş'in doktorası sebebiyle bu dönem ev arkadaşlığı yapıyoruz. Alıştım da kerataya. Bakalım ikinci dönem ne fuşki koklanacağım.

***

34. yaşımı doldurdum. Son birkaç tanesinden ne farkı var diye soracak olsanız bir durup düşünürüm. Düşünme gereği duyarım. Çünkü artık bir şeylerin kolay kolay değişmediği bir diyarda yaşamaya başlamış gibiyim. Mesela daha dün Ferit, Mayk ve Hami ile Zekeriyaköy'de buluştuk. Muhabbet aynı, karakterler aynı; majör değişiklik yok gibi görünüyor. Hepsinin evli ve çocuklu, dolayısıyla "evlenme oğlum" virali olmasının dışında tabii... Hahahah, eğlendim. İnşallah çarpılmam yareppim, amin.

Üst paragrafla burası arasında 15 dakikalık bir es oluştu, bilader aradı Ankara'dan. Gönüllü spor faaliyetleri peşinde aktif bir üniversite yaşamı sürüyor. Önümüz de kış, donacak gene bi tarafları oralarda. Hell yeahhh...

***

Geçtiğimiz bir yıl benim için biraz zor oldu. Nazar kavramına inanmaya başlamış olabilirim. Trafik kazaları, bol bol küfür; sonra şükür vs. derken bugüne geldik. Sinop Gerze'de Tangal mevkii var. İşte orada tam Tangal'a dönmek üzereyken sağda bir su yolu var, hendek. Bu yazı yeterince ileri bir tarihte hala burada olursa ve o tarih geldiğinde uzay zaman bükülmeleri mümkün hale gelirse benim o mevkiideki halime bi baksınlar 2022 yazında (tam tarih vermiyorum, teknoloji ilerlemiş olacağı için nasılsa bulunur). Tıpkı o gün orada durup yardımcı olmak için elinden geleni yapanlar olduğu gibi alakasız ve umursamaz şekilde sorular soranların da oluşu tam bir Türkiye özeti gibiydi. Yine de ciddi anlamda insanlığa dair ümit dolu bir gündü. O gün orada bana yardımcı olan herkese tarif edilemez bir şükran borçluyum. Denk gelsek bile tanımayacağım onca insan... Tabii, benim gelmeyin dememe rağmen beni dinlemeyip yola çıkan ve gelip beni oradan alan Hatice (soyismi ile söylemeye alışmışım ama kimlik numarasına kadar yazmış olmayayım diye şimdi buraya yazmıyorum), Derya ve Onur'a da minnet borcum hiç bitmeyecek. İyi ki varsınız gençler.

Birkaç ufak tefek sıkıntı daha oldu yıl içinde, birinde biladerle yine tatsız bir uzun yol deneyimi yaşadık vs. ama şimdi üzerlerinde düşünüp en ince detayına kadar hatırlamak istemediğim için buraya da yazmak istemiyorum. Sadece, geriye dönüp bakınca kendimde şunu fark ediyorum:

BU HAYATIN İÇİNDEN GEÇECEĞİM! KENARINDAN DOLAŞMAYACAĞIM!

Belki de başıma ne geliyorsa böyle konularda geri adım atmamamdan geliyordur. Bilemiyorum, bu konularda net bir karar verebilmiş değilim. Eskiden daha çok siyah/beyaz insanıydım, şimdi neredeyse her şey gri. Yukarıda da bahsetmiştim, ihtimal cümleleri konusu. Her an her şey olabilir, bunların bir önemi de olabilir veya olmayabilir; asıl önemlisi olan bitene ne tepki verdiğim. O yüzden kendim olarak kalmak, kendim olarak bir karar vermek istiyorum. "Çünkü kendim olamazsam onların olmamı istedikleri biri oluyorum ama onların olmamı istedikleri insana hiç katlanamıyorum ve onların olmamı istedikleri o dayanılmaz kişi olacağıma hiçbir şey olmayayım ya da hiç olmayayım daha iyi diye düşünüyorum."

***

Şimdi dönüp baktım, geçen yılın yazısına da Murathan Mungan'ın benzer bir alıntısı ile başlamışım. Demek ki bu konuda sınanmam henüz bitmemiş. Bakalım bundan sonra neler olacak. Aksiyon seven, kaostan beslenen ama bir o kadar da sakin birisi olduğum için bünye de şaşırıyor tabii.

***

Önümdeki yolda beni nelerin beklediğini merak ediyorum. Geçen yıl da yazdığım gibi hala şu hayata bir kez gelmişken yaşamanın bir yolunu bulup yaşayalım derdindeyim. Gezip tozmak, yeni şeyler yiyip içmek, kafa dengi insanlarla muhabbet edip saçmalayabilmek istiyorum.

Saçmalayabilmek dedim de aklıma geldi, bu aralar Aliş'le Sıcak Kafa izliyoruz. Final bölümündeyiz. Bölümler gittikçe güzelleşti. Sondan bir önceki bölüm biraz yavan gibiydi ama olsun, tavsiye ederim. Yerli işlerde belli bir çıtanın üstünde olan yapımlardan.

***

Anlar, anları yakalamak ve biriktirmek lazım. Hiçbir zaman üç beş yıl sonrası için planlar yapan birisi olmadım. Günlük hayatta her gün birbirinin kopyası şeklinde geçip gidince insan zaman algısını yitiriyor biraz. Çok klasik haliyle ne ara 34 yaşına geldim demeyeceğim, geçirdiğim her yılın içinde çok fazla detay var. En güzelini bile dönüp tekrar yaşamak istemem. Beni bir adım ileri götürmeyecek bir düşünce olurdu bu bana göre. Yıllar sonra görüştüğümüz bir arkadaşımızla konuşurken ne var ne yok sorusuna aynı yanıtını vermek gibi bir reflekse sahip olsak da kesinlikle aynı kişiler değiliz. Kaldı ki içinde bulunduğumuz coğrafyada hiçbir şey olmasa bile gün içinde dışarı çıkmak yeterince değiştirebiliyor insanı.

Yavaştan toparlayayım. Bu yıl Muhsin Namcu gelecekti Türkiye'ye, getirtmediler allem edip kallem edip. Dünya gözüyle izlemek ve dinlemek şahane olurdu. Bir o bir de Şehram Nazıri, olur mu bilmem. Bakalım, kısmet bu işler.

Bir yıl üstüne gelip yine blogun bir tozunu almış oldum. Çok daha ümitli ve güzel günlerde bir 35 yazısı ile seneye de inşallah burada buluşuruz. Gönlünüzden geçenlerin gerçekleşeceği bir yıl diliyorum hepinize, hepimize.

Hoşça kalın.

 

19 Aralık 2021 Pazar

33

"Her insan kendisi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok ama mutlaka bir bedel... Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır." (Murathan Mungan)

Eşikte durdum, tüyler diken. Uzun zamandır uğramadığım ama tüm bu zaman boyunca da uğramak istediğim belki tek yerin önündeyim. Derin bir nefes alıyorum ve kapıyı açıyorum. Durmuş zaman kokusu, oraya buraya uçuşan tozlar, belki biraz rutubet... Ohhh, olmak istediğim yerdeyim. Merhaba blog, merhaba insancıklar, merhaba yanıp sönen ve tuşlara basmam için beni teşvik ederken baskı altına alan imleç.

Bir yıl daha geçti. Bir tur daha bitti. Yenilenme yeteneğini kaybetmiş hücre sayımda artış var. Aklımın odaları hala epey şenlikli. Hayıflanmayla şükrün, fevri olmakla durup düşünmenin, her şey hemen olsunla vakti gelince olurun tam ortasındayım. Hangi tarafı seçsem fark etmeyecek gibi; ama aslında sadece bir taraf seçilmeli gibi de. Birtakım yol ayrımlarında karar vermenin tam vakti, bir kısım yollara ise çoktan girildi. Bazı konularda seçim hakkı sunulmadı bile ki bu konular belki de haklarında en az düşündüklerim. Hala dilime dolanmış "aksiyon istiyorum" ve "neyse ki sakin bir insanım" gibi cümlelerin yanında kendine yer açmak için çok ciddi bir lobi çalışması yapan "olsun"lar birikmekte. Olsun bakalım, olan işte hayır vardır elbet.

***

Buraya uğramadığım bu son bir yılda çokça yere uğradım. Bu seneyi devriyemizde bir dönüp bir bakalım neler olmuş, neler olmamış.

Pandemi etkisi ile memleketimde girdiğim yeni yaşımda Mayıs ayında 17 gün tam kapanma gibi macera dolu bir etkinlik yaşadık. Bahar ve yaz ayları dağların ortasına konuşlanmış köyümde misler gibiydi. Kah araba ile gezmeler kah dedikodular, kah iş güç kah sülale gıybeti, kah artık İstanbul'a dönsem mi düşüncesi kah gene dedikodu... Yeter be!!! Arkadaşlar, eğer Trabzonluysanız ve üniversite vb. bir sebeple bir şekilde kopmuşsanız o diyarlardan sonrasında gidip bir buçuk yıl tekrar orada kalmak gerçekten hofff nasıl desem, acayip olabiliyor. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Neden bu çileyi sadece ben çekeyim ki? Bunun için reklam kampanyası bile başlatabilirim: haydiyn tirabzona gidiyruk!

Beni tanıyanlar anlamışlardır, şimdi seviye düşmeye başlayacak. Sinyaller verildi. Hah işte, o Mustafa artık yok. Seviyesizleşmeyeceğim; çünkü sizin beklentilerinize göre şekil alacak değilim. Mesela şu anda bu cümleyi birine kurduğumu hayal ediyorum ve beni delip geçen tehditvari gözlerle karşılaşıyorum. Bunu hayal ederken de bir an için gerçekten durup şööööyle sol üste doğru falan bi bakıyorum. Demek ki böyle hayallerde insan sol üste bakıyor, evet.

Ağustos ayının yaklaşık ortası gibiydi. Biladerimi aldım yanıma (kendisinin şu anda Ankara'da totoşu donmaktadır kesin) ve iki şoför olacak şekilde en son 2008'de yaptığım bir şeyi yaptık. Gidebileceğim en uzak yere gitmekle başladık: Çanakkale. İlk kez özel araçla o kadar uzun yola gittik ve diyebilirim ki Türkiye gerçekten büyükmüş. Bu rahatlık ve maksat gezmek olsun düsturuyla (düsturu doğru kullanmışımdır inşallah, Aliş kontrol edip bana laf sokar zaten yanlışsa) çıktığımız yolda önce Ankara'ya gittik ve biladerin kampüsünü gördük. Ardından en son üniversitenin son günü gördüğüm Arda'yı ziyaret ettik. Bir insan hiç mi değişmez? Değişir elbet. Arda da değişmiş. Kocaman olmuş hahahaha. Şaka şaka. :)

O gece yola devam ettik ve Eskişehir'de kaldık. Eğer biladerim bu satırları okuyorsa diyecektir ki asıl önemli yeri anlatmamış. Doğrudur. Çünkü o esnada arabayı o kullanıyordu, haha. Ankara Eskişehir arasında bir yol var arkadaşlar: dümdüz. Ama fazla düz. Yani, nasıl desem, DÜZ. Gecenin bi vakti 250 km falan dümdüz bi yol gittik. Kör oluyorduk. Neden? Çünkü dümdüz. Yolun düz olması önemli, bu detayı atlamamalıyım. Anlamışsınızdır umarım. Çok düzdü. Huh, yorulduk konsantre olmaktan. Neyse ki bitti. Hayır, iki üç viraj olsa tamam da düz, ühü.

Sonraki gün Çanakkale'ye gittik ve bir hafta kadar orada takıldık. Oradan Zonguldak Devrek'te Ebru'yu ziyaret edecek şekilde bir akşam yemeği yedik ve bugüne kadar gitmediğim için kendime laf soktuğum Cide'ye gittik. Onur demişti ki abi ben de Cide'deyim, dönüşte uğrarsın istersen. Dedim zaten bir buçuk yıldır insana hasret kalmışız, şahane olur. Planımıza göre iki akşam orada kalıp oradan döneceğiz. İki akşam(cık), evet. Ehem...

İkinci gün biladeri Kastamonu'dan otobüse koyup Trabzon'a yolladıktan sonra iki akşam diye gittiğim Cide'de beş haftacık kaldım. Yani, birimlere takılmayalım lütfen, ikinin beşin lafını yapmaya değmez şimdi. Hem beş haftanın tamamında Cide'de değildik bile yani, üç beş akşam başka şehirlerde kaldığımız olmuştur.

İznini almadığım detayları burada paylaşamayacağım için ileride olur da unutursam diye en azından güzergahı burada bir paylaşayım diyorum. Cide'de geçen bu beş hafta içinde Amasra, Safranbolu gibi yakın yerleri gezdik. Sonra ne oldu nasıl olduysa baktık ki bir Güneydoğu tur planı yapmışız: Kapadokya-Antep-Halfeti-Urfa-Göbeklitepe-Mardin-Midyat-Adıyaman-Nemrut Dağı (güneşin doğuşu)-Tokat-Kastamonu gibi bir yol izledik. Neredeyse ucu ucuna her planımızın tuttuğu, dakik mi dakik bir seayahat oldu. Beni cezbeden yanı ani gelişmesiydi. İstedik oldu gibi yani. Hayat güzel.

Acayip güzel yerler, gerçekten. Halfeti kendi halinde çok güzel. Onca yer içinde yemek yediğimiz en nezih mekan (klasik müzik çalıyordu) Midyat Kafro Cafe idi. Coğrafyamız genel olarak güzel ve gezmeye kesinlikle değer. Fırsatı olan gezmeli, bunu bir kez daha anladım. Tüm ekibe teşekkürlerimi sunuyorum ve sıra gecesinde olanın sıra gecesinde kalması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyorum. Gebertirim! Neyse ki sakin bir insanım.

Tabii, Cide'de kaldığımız bu beş haftayı aslında biraz daha açmak isterim. Şahane bir yer. Uzaktan çalışma modelinde insanın nirvanaya varacağı bir sahil ilçesi. Yaşanır. Cide'ye bağlı köylere de gittik, limanda da takıldık. Hatta merkeze her gittiğimizde limanı tavaf etme gibi bir prensip bile edindik. Sonra Yarımağa'yı gördüm, bildim. Bizim oralar gibi yemyeşil ama daha alçak dağların, belki biraz daha düzlüğün olduğu bir yerleşim. Sürekli aksiyon arayan birisi değilse insan böyle yerde huzur bulabilir gerçekten. Yarımağa, yani, HalfLord, evet. :)

***

Sonrası minik detaylar ve an itibariyle tekrar İstanbul... Hayat devam ediyor yani.

***

Gene beni tanıyanlar bilirler ki bazen bir sürü şey söylerim ama aslında hiçbir şey söylemiş olmam. Şimdi öyle bir şey yapacağım. İnşallah ileride okuduğumda aslında ne demek istediğimi en azından kendim anlarım. Hadi bakalım.

Şimdi efem, içinde bulunduğum ahval ve şeraitte aktif bekleme durumundayım. Beklemek genel olarak zor bir hal. Ancak şairin de dediği gibi "beklemek güzeldir, gelecekse beklenen". Bakın, çok önemli bir detay. Şair ruhlu insan bile beklemeye ancak olumlu şart koşarak tahammül edebilmiş. Beklerim ama diyelim ki gelmedin, valla orasına karışmam dercesine bir mısra. Hani şair olmasam yazacaklarımı sen düşün dercesine. Hah işte, benimki de o misal. Şimdi biraz daha anlaşılır cümlelerle devam edebilirim sanırım.

***

Zaman ya da başka bir deyişle yaş geçiyor. İçindeyken anlamıyorum. Ancak geri dönüp baktığımda yer ediyor bazı şeyler. İnsana hakikaten bir ilgisizlik ya da sıkılma hali geliyor. Başka bir deyişle "amaaan, boş işler" şeklinde tepki verme potansiyeli yükseliyor insanın. Bir nevi yalnızlaşma sebebi bu belki ama rahat ve huzurlu da hissettiriyor bir yandan. Öncelikler anlam kazanmaya başlıyor. O an içinden ne geliyorsa onu yapabileceğini fark etmeye başlıyor insan. Özellikle güzel şeyleri ertelememek lazım ama bu her zaman mümkün gelmez ya hani insana, bana yavaş yavaş amaaan, şimdi değilse ne zaman hissi gelmeye başladı. Bu formu daha çok sevdim ben. Böyle devam etmeye çalışacağım.

Bu yıl kendime pek sataşmak istemiyorum. Kendime kişisel hedefler koymak da istemiyorum. Profesyonel bazı hedefler olabilir ama işle burayı karıştırmak istemem. Kendi yakamdan düşme odaklı bir yaş geçirmek istiyorum 33'te eğer becerebilirsem. Benim yapıma biraz aykırı. Ama biraz önce okuyunca anımsadım, geçen yılki yazımda da demişim biraz daha az kontrolcü olmaya çalışacağım diye. O oldu aslında gerçekten de. En azından bazı şeylerde kontrolümün olmadığını kabullenebilmeye başladım. Kolay demiyorum. Ama imkansız hiç değil. Bakalım neler olacak.

***

33 böyleydi. Artık bir şeylerin ortasına mı yakınım, başına mı sonuna mı bilmiyorum. Umursamamaya çalışıyorum. Güzel şeyler yapmak istiyorum. Ölmez de kalırsak önümüzdeki yılki yazıda belki bu güzel şeylerden bahsedebilmek istiyorum. Önüme çıkan tüm fırsatları da değerlendirmeye çalışacağım.

Bunu okuyan herkese son olarak şunu söylemek istiyorum: bu hayata madem geldik yaşamanın bir yolunu bulmamız lazım; hayatta kalmanın değil. Yaşayalım arkadaşlar, elimizden geleni yapalım en azından. Hell yeeeahh! \o/

***

Aklınızın ve kalbinizin birlikte istediklerinin gerçek olması dileğiyle, hoşça kalın. 


19 Aralık 2020 Cumartesi

32

Düşündüm: “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.” (Görünmez Kentler - Italo Calvino)

Özne nesne yüklem noktalama işaretleri; ses deneme birki birkii... Oha, yazmayı söktüm.

Merhaba sevgili leş kargaları, napıyosunuz? Yaşıyor musunuz? Yaşayın, inadına!

Dünya tarihinin en marjinal yıllarından birisi sadece takvimde sona ermeye yaklaşmışken ben de Güneş etrafındaki turlarımdan birisini daha başarıyla tamamladım. 32. turumu sizlere anlatmak için yıllardır gelenekselleşmiş olduğu üzere yine buradayım. Kemerlerinizi bağlayın, aksiyona koşacağız. \o/

***

Ölmez de kalırsak ilerleyen yıllarda hepimizin lanetle anma ihtimalinin 100.1% olduğu 2020 yılı hakkında çok laf etmek istemiyorum. Sadece şunu diyeceğim: ben neden Çin'in Wuhan diye bir kenti olduğunu bir daha unutamayacak şekilde biliyorum? Benim coğrafyam kötüdür, öyle kalmalıydı. Ayrıca, yarasadan çorba mı olur? Seviyesizler... Bence yahnisi daha güzel olur. Neyse, bu tatsız konuyu geçelim.

***

Yaklaşık son altı aydır bordo mavi bir odada tek başıma çalışıyorum. Sibirya gibi bir yer. Diğer odalar ışıklı ve sıcakken burası karanlık ve nemli. Erken saatlerde ışığı açmak zorunda kalıyorum. Bazen battaniyeme sıkıca sarılıp devam ediyorum çalışmaya. Modern zaman köleleriyiz, kırbacımızsa zaman. Acımadan vuruyor bol vakit sahipleri (ipucu: vakit nakittir, yani, zaman paradır, bu durumda kırbaçlayan yaa yaa).

Benimle aynı işi yapan insanlarla bir arada olmayı özledim. Fakin' pandemi... Sürekli evin içinde olmaktan bazı davranışlarımın yerini alışkanlığa (tam tersi de doğru) bıraktığını fark ediyorum. Mesela bugün uzun zaman sonra pantolon giydim ve kendimi tuhaf hissettim. Öğle yemeği için mekan değiştirmek, işe gidip gelmek, markete uğramak, toplu taşımaya binmek, toplu taşımadan inmek (benim için en maceralısı budur normalde), insan görmek (!), sokak hayvanlarına laf atmak, birinde toplanıp boş muhabbet yapmak gibi günlük hayatta durup da anlam yüklemeyeceğim işler son dönemde çoğumuz için birer ütopik düş oldu. Yeni normal, vaka sayıları, yasaklar, maske, mesafe, fuşki... Off, örselendim.

İki saattir bu bahsi kapatayım diyorum ama kapanmıyor. Madem kapanmıyor, farklı bir noktaya koyuyorum kameramı. Yeni bir açı yakalıyorum. Baş kahramanı tatsız bir olay olan bir filmi izlemek istemiyorum. Olmaz olsun böyle kurgu!

Bu lanet yıl kulağa ne kadar inanılmaz gelse de benim için çok güzel oldu. Pandemiden dolayı Trabzon'a döndüm ve uzun zaman sonra ailemle bir arada olma fırsatı yakaladım. Kardeş kardeşe anlamsız bir sürü muhabbet ettik, anlamlı konuşmalarımız da oldu. Dosti yatarken televizyonun sesini kıstık ve biz bir süre daha oturduk. Yatarken her gece Aliş bana sarıldı. Biladerim kocaman bir adam oldu. Her ne kadar 20 yaşını doldurmadığı için devlet onu adamdan saymıyor olsa da o benim gözümde artık kocaman bir adam it. Saçı, boyu, yüz hatları falan rahmetli dayıma benziyor. Bizim evde bir fotoğrafı vardır dayımın, küçükken onun vefatının ardından Harun abilerin dükkanından almıştım. Ordaki haline benzetiyorum. Kendisine henüz söylemedim bunu. İlk kez buradan okuyorsun bu düşüncemi sevgili it (gerçi sen okumazsın ama neyse khkkhk).

Yaz aylarında adeta bir iş bölümü yaptık ve haşmetleri köye yolladık. Evimizin üstü inşaattı son on beş yıldır. Orayı yaptıralım dedik ve uzun soluklu bir sürece ilk adımı atmış olduk. Üst kat güzel olduğu gibi çatı katımız efsane oldu. Allah herkesin gönlüne göre versin. Sadece yakın tarihte haşmetler o lanet virüse ki adını burada anmayacağım, yakalandı. Atlattılar, sonsuz şükür olsun. Sizi seviyorum haşmetler. İlk olarak beni seçtiğiniz ve doğurduğunuz için teşekkür ederim. Bence isabetli bir karar olmuş. Diğer leş kargaları da koklansın fuşki. Hiç!

Şimdi, 32 yaşındayım ve ömrüm boyunca yürümede zorluk çektim. Hala çekiyorum ama önemsiz bir derece eskisine kıyasla. İlk kez bu akşam kendi köyüme kendi arabamla giriş yaptım. Köye girerken hoş geldiniz tabelasına bile korna çaldım. Çok yakışıklı bir arabamız oldu, Allah kazadan beladan korur inşallah. Ses komut sistemi var. Bir papağan gibi eğiteceğim onu ve sevmediğim biri arabaya binerse bir anahtar kelime kullanacağım. O durumda da tüm alarmların çalmasını sağlayacağım. Yaşasın itlik serserilik! \o/

***

Her şey sanki bir anda olmuş gibi, çok tuhaf. Bu akşam gece 11 çayımızı içerken (İngilizler akıllı olsun) anneme gıcıklık yapmak için sordum ee haşmet dedim, ev var, araba var, şimdi ne olacak? Dövecekti beni az kalsın hahah :)  Arkadaşlar, gaffam o kadar rahat ki... Yine de uygun olduğunu düşünen adaylar cv'sini gönderirse anneme iletebilirim. O benden hevesli zira.

Ben bu satırları yazarken bir yandan da çok ilginç bir doğa olayına şahitlik ediyorum. Bizim evi bilenler için yazıyorum, şu anda mutfaktayız. Ben babamın yerinde oturuyorum ve bu satırları yazıyorum. Sağımdaki kanepede bilader ve Aliş KİTAP OKUYOR!!! Bakın, bu üç milyon yılda bir gerçekleşen bir doğa olayı kadar nadirdir. Yani, bunun bile vuku bulduğu bir seneyi lanetle anamayız. Yo dostum yo, o kadar da değil.

Hadddiii, devvvam edelim!

***

Yukarıdakilerin çoğunu unutmamak için yazdım. Her geçen sene bir önceki senelerin yazıları daha güzel ve anlamlı (biraz da absürt) gelmeye başlıyor çünkü gözüme. Yaşasın arşivcilik...

30'lar güzelmiş. Ben beğendim. Kaos ve aksiyon seven yanıma rağmen 30'larla başlayan o ne istediğini bilme ve daha da önemlisi ne istemediğini bilme halini çok sevdim. Her ne kadar ben günlük hayatımda 1 ve 0'larla çalışan bir meşe odunu olsam da kabul ediyorum ki arada küsüratlar da var. Siyah beyaz değil her şey, arada griler de var ve olmalı. Tüm güzel detaylar da orada aksi gibi. Neyin üzerinde kontrolüm olsun istiyorsam ondan zevk almıyorum, o benim için iş veya vazife gibi oluyor. Biraz kontrolsüzlük iyi o yüzden. Azıcık olsun salabilmek, aman ya ne olacak diyebilmek lazım. Yani, Aliş bir soruyu on beşinci kez mi sormuş, sorsun varsın. Bir iş planlandığı gibi gitmemiş mi? NE DEMEK GİTMEMİŞ?! Şey, olmayıversin canım ne olacak. YA AMA tamam tamam hişşş, sakin...

Hah, sakin, evet, o da vardı. Bilenler bilir, ne kadar da sakin bir insanımdır. Ulu Manitu sabır vermiş sağ olsun. Hem bence bu yıl gerçekten de geçen yılki halimden çok daha sakindim. Kafama estikçe açı değiştiriyorum çünkü. 2020'de geçersiz kılınan bir atasözümüz var, malum: tebdili mekanda ferahlık vardır. Yerimizden kıpırdayamadığımız bu yıl onu ben tebdili açıda ferahlık vardıra evirdim. Benim için işe yaradı çoğunlukla.

***

Çok çay içiyorum ya, onu n'apıcaz?

***

Yılda bir yazı yazan birisi için yeterince gayret ettim sanırım. Keşkelere sığınmak istemiyorum. Yazma hissini çok seviyorum. HALA KİTAP OKUYORLAR!!! Bu yazıyı okuyacak herkesin adına çok mutluyum, çünkü hayattasınız. İyi ki varsınız. Umarım daha nice seneler görürüz beraber.

Yaşamaya yeni başlamışım, hayat yeni başlıyor. Bir süre daha (100-150 yıl falan) böyle devam eder umarım.

Her şey gönlümüzce olsun. Hoşça kalın.

\o/

19 Aralık 2019 Perşembe

31

"bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur"
(Mâra)

Merhaba fazlaca ihmal edilmiş bloğum, merhaba,

Bir yıl daha geride kaldı. Geçen yıl bu vakitlerde bir yola çıkmış olsam şimdi nerede olurdum acaba?

Günler o kadar birbirinin aynısı ki bazen düşünmeden edemiyorum: mesleki alışkanlık gereği artık günlerimi bile kopyala yapıştır ve üzerinde azıcık oyna kıvamına getirmiş gibiyim. Eskiden olsa buna istikrar der, Polyanna'ya selam çakardım. Şimdi? Şimdi, Polyanna yürüsün gitsin. Benim işim gücüm var.

***

Kimseyi kırmadan herhangi bir şey söylemenin imkansız olduğu bu devirde lafımı ancak kendime edebilirim. En azından kendimle olan kavgam tamamen benle ben arasında.

Son bir yılda ne değişti, ben takip edemedim açıkçası. Fakat bazı şeyleri daha sık duyar oldum. Mustafa, neden sinirlisin, neden kızıyorsun gibi cümleler kuruyorlar bana. Kürekle ağızlarına vursam ne sarar. Ama vurmuyorum. Çünkü ben sakin bir insanım. Neyse ki... (Aliş, ayrı yazdım bu ki'yi, bence neyseki çok saçma).

Evet arkadaşlar, sinirleniyorum; çünkü beni kızdırıyorsunuz. Gördüğünüz gibi her şey olması gerektiği gibi. Beni kızdırdığınızda sinirlenmezsem size saygısızlık etmiş olurum. Diyelim ki ben sallıyorum, en azından Ferhan Şensoy'un bir bildiği vardır diyorum.

Sevdiğim bir işim var. İşimi sevdiğim için de olabilir, prensiplerim gereği de olabilir, sırf gıcıklığımdan da olabilir; işini düzgün yapmayan insana uyuz oluyorum. Bir şeyi altmış sefer demişsem altmış birincide laz inadım tutabiliyor. Halbuki, sinirlenmesem, gülüp geçsem... I ıh, bana göre değil. Ben, aksiyon istiyorum!

Heyhat, bazen sırf yorgunluktan suskun ya da durgun olduğum vakitler de oluyor ve bunlarda da 'Mustafa, neden moralin bozuk?' diyorlar. Vay arkadaş, ben bununla mücadele edemem. Bırakıyorum.

***

Neyse, geçelim bu tatsız konuları. Biraz dedikodu yapayım. Prensip prensip nereye kadar?

Bugün (18 Aralık) iş bitmiş, oturuyoruz bahçede. Bi' konu açıldı. Şermin dedi ki sana pasta almışlar, keseceklerdi. Zaten yarın ofiste, niye kesiyorsunuz, kestirmedim dedi. Dedim nasıl yani, yarın bayat pasta mı yedireceksiniz bana? Ciiiyzısss. Gittim dolabı açtım baktım kocaman bi çanta var. Açmaya üşendim. Gerçekten almışlar. Öngörüde bizim ofis gibi olun. Zaten onlar burayı da okumazlar. Yarın ruh halime göre tepki veririm, khkhkhkkh.

Ofis demişken, Ozan ve adaş baba oldular bu sene. Ne güzel şey. Adaşın da küçüklüğünü bilirim. Baktım şimdi, 20 Mart 2012'de şu yazının sonundaki kişi olur kendisi. Neredeeeen nereye? Yazıya bakınca da bir adım ileri gidememiş gibi hissettim kendimi for god's sake. Adaş, aferin lan, sen epey yol almışsın. :) Nil ve Aras bebeklere tekrar hoş geldin demek istiyorum. İsimleri geçsin burada, benim için güzel bir anı.

Başka ne oldu bu son bir yılda? Bir ara yüzmeyi öğrenmiştim. Kaç ay oldu, kesin unutmuşumdur şimdiye. Laz damarım nedeniyle suda normal yüzemiyorum. Ama suyun içinde yüzebiliyorum. Bir insan suyla bile kavga eder mi ya? Ahahahhaa. Suya tokat atınca su beni kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Böylece suyun la havle deyip beni itişini yüzme olarak yorumluyorum. Mühendis olmak bunu gerektirir.

Geçenlerde bir kahvaltı düzenledik, Nakkaştepe'de. Bir sürü kişiydik (evet Aliş, sen de vardın). 30 Kasım'a denk gelmişti, Serdar'ın da doğum günü. Bir ara Mila'nın yanına gittim, çak dedim. Elini yumruk yaptı ve Mustafffaaa dedi. Selamlaşmamızı unutmamış. Dedim sana sarılabilir miyim, hı-hmm dedi ve sarıldık. Ayrılırken kalbimin yarısını minik ellerinde bıraktım. Lena ise her zamanki gibi 'cool' mesafesiyle labiyürügit, sen kimsin de sıfatına bakacağım dercesine tınlamadı. Seviyorum kerataları.

Tabii, son bir yılı hatırlamaya çalışınca yakın tarihli yaşananlar geliyor aklıma ilkin. Geçen cuma yılbaşı yemeğindeydik mesela. Can, ayık olduğu süreyi alkol, sarhoş olduğu süreyi sigara içerek geçirdi. Bu tespitimi kendisine söylemedim ama ilginçtir ki kafası güzelken Karadeniz ağzıyla konuşmaya çalışmıyor. Demek ki Can'ı sık sık sarhoş etmek lazım. Tespit gibi tespit, hell yeeahhh!

Yine bu yıl içinde Zeynel kapandı (taşındı), bizim sokağa 3456987534. yeni mekan (Mantı Aç) açıldı, üst komşum gece 12'den sonra evin içinde 42 km yol tepti, Trabzonspor yer yer umut vermeye ve yer yer saç baş yoldurmaya devam etti, yanlış anlaşılmalar da oldu hiç anlaşamamalar da, sevindiğimiz de oldu üzüldüğümüz de.

Yani, şöyle uzaktan bir bakınca sanki hiçbir halt değişmemişçesine bir hayat... Ama uzaktan bakınca...

***

Yakından bakınca neler oldu? Çok şey... Ne olduklarını ben biliyorum, Allah da biliyor; bu bana yeter. Geçmiş yazılarıma ve edindiğim tecrübeye dayanarak söylüyorum ki ne zaman böyle cümleler kursam ileride okurken acaba ne olmuştu o zaman diye düşünüyorum. Unutuyorum yani. İşte, sırf bu yüzden yazmıyorum olan biteni. Çünkü, unutamamak benim lanetim.

Sessizlik istiyorum. Bazen delicesine çalışmak istiyorum. Bırakın, çalışayım. Bazen boş muhabbet yapmak istiyorum. Bırakın, gevezelik yapayım. Bazen hiçbir şey yapmadan sadece duvara bakmak istiyorum. Bırakın, dokunmayın. Bazen yalnız kalmak istemiyorum. Bırakmayın. :)

İnsan her gün doğmuyor. Klişeleşmiş lafları sürekli tekrar ederek yaşanmıyor. Zaman zaten efsunlu bir kavram, bizi salladığı yok. Birbirimize rağmen değil, birbirimizle yaşamanın bir yolunu bulmamız lazım. O yüzden önümüzdeki yıl ilk iş, kendime yaş günü hediyesi olarak psikoloji çalışmalarına başlıyorum. Seneyeki yazıyı yazarken inşallah evet, bitirdim o bulduğum dersleri ve sertifikamı aldım diyebilirim.

Bu da ilginç, biliyor musunuz? Birkaç tanesi aklımda, bugüne kadar bana bilgisayar mühendisi olmasan ne olurdun diye soranlar oldu. Hepsine psikolog demişimdir anında. Hepsi de valla olurdun diyorlar. Yani, kendileri biliyorlar çünkü tüm süreci. İlginç... Sizdeki bu özgüven bende olsa oohoo... :)) Belki de sadece çenem kuvvetlidir. Bir meşe odunu kolay yetişmiyor.

***

Bu akşam (19 Aralık) iş çıkışı istikamet Allah izin ederse memleket. Hamsi yemeye gidiyorum. Ailemle vakit geçireceğim bir hafta on gün. Tam onlar dellenmeye başlayacakken de geri döneceğim. Çünkü bir hafta on gün sınırı ideal. Bu sürede kıymetli oluyor uzaktan gelen. Sonra alışılıyor ve batmaya başlıyor. İşte bunlar hep taktik. Haşmet, naber? :)

***

Toparlayayım. İnsan geriye baktığında kötüleri değil, iyileri hatırlıyor. O yüzden bu hayat iyi ki var ve bizler de iyi ki içindeyiz. Umarım birçoğumuz da yaşıyoruzdur. En azından denemeye değer.

Doğum günüm kutlu olsun. \o/

Hoşça kalın.