Oğuz Atay okumalarına bir biyografi ile devam ettim sevgili gönül dostlarım. Orhan Gencebay çalıyor da arkada, idare edin bu akşamlık beni.
Mustafa İnan hocamızın hayatını biyografik bir roman şeklinde sunmuş bize Oğuz Atay. Kaldı ki kendisi de bir dönem Mustafa Hoca'nın öğrencisiymiş. O yüzden kitabı biraz daha ilgiyle okudum diyebilirim. Bu ilgimin karşılığını da aldım kitaptan. Daha ne olsun?
Türkiye'de mekatroniği kuran adam desek sanırım yanlış olmaz Mustafa İnan için. Bir bilim adamı oluşu kendisini çok iyi açıklayamıyor halbuki, daha doğrusu çok ama çok eksik açıklayabiliyor. Çünkü kendisi gerçek anlamda kültürlü, hatta adeta ayaklı kütüphane diyebileceğimiz bilgi birikimine sahip birisiymiş. Düşünün ki fen bilimleri çıkışlı Mustafa İnan'ın en büyük zevklerinden birisi dilleri ve kelimeleri incelemek, kökenleri bakımından kelimeler üzerinden ilişkiler kurmakmış.
Bunu yanında Divan Edebiyatı'na olan sevdası ve her türlü ortamda ve durumda ezberden duruma uygun bir şiir okuyabilmesi, bunları yukarıdaki hevesi ve ilgisinin de yardımıyla açıklaması da işin bir başka boyutu. Böyle dolu dolu bir insanın bilim adamı olması ülkemiz için çok büyük öneme sahip bence. Neden peki? Çünkü bana şu anda Türkiye'nin herhangi bir üniversitesinin rektörünün Mustafa İnan kadar donanımlı olabileceği fikri pek inandırıcı gelmiyor. Dediğim gibi, bana öyle gelmiyor.
Zorluk içinde büyümüş ve sürekli sağlık problemleri çekmiş olmasının yanı sıra, ömrü boyunca rahat bir oh çekemeden göçüp gitmiş bu diyarlardan ne yazık ki Mustafa İnan. Bir akademisyen olarak en takdir ettiğim yönü herhangi bir konuyu karşısındaki kişinin anlayabileceği en uygun dille anlatma kabiliyeti oldu diyebilirim. İnsanların seviyesine göre o ya da bu şekilde, ama mutlaka bir şekilde işin doğrusunu ifade edebiliyormuş. Şimdi aramızda bazılarına bu çok basit gibi gelebilir ama ı ıh, gelmesin yani. Kazın ayağı öyle değil. Bu deyimi de hep kullanmak istemiştim, bugüne kısmetmiş.
Teknik olarak kitaptan bahsedecek olursam ilk olarak şunu söylemem lazım ki ağır bir kitap. Oğuz Atay'ın varlığı aşikar yani kitapta. Öyle oturayım da iki günde okuyayım dememek lazım, telef olursunuz. Ben bir ayda okudum mesela, sindire sindire. Yine uzun paragraflar var kitapta, tıpkı her Oğuz Atay eserinde olduğu gibi.
Kitabın önsözü Mustafa İnan'ın en iyi arkadaşlarından Cahit Arf'e ait. Kendisi olağanüstü bulmuş olmasa da kitabı beğenmiş. Ancak bu kadar yazılırdı demiş Mustafa'nın hayatı. Yalnız işin güzelliğine bakar mısınız arkadaşlar; kitap Mustafa İnan hakkında, yazar Mustafa İnan'ın öğrencilerinden Oğuz Atay, önsöz de Cahit Arf'in. Şimdi ben kendi çevreme bakıyorum. Neyse ya tamam, bakmıyorum. Moralim bozulacak gibi oldu. Çok zorlamayayım ben.
Daha fazla lafı uzatmayayım. Çok içten gelerek rica edeyim, bu kitapla insanları tanıştıralım. Daha doğrusu Mustafa İnan gibi hocalarımızı tanıyalım. Eğitimci nasıl olur, nasıl olmalıdır öğrenelim böyle değerlerimizden. Paraların arka yüzüne bu insanların yüzlerini basmayla olmuyor. Okuyup öğrenmemiz, tanımamız lazım. Hiçbir şey olmasa bir insanın hayatını öğrenmiş oluruz ve onun tecrübelerinden faydalanırız. Bence en azından bu kadarı olur yani.
Son olarak bir notu da ekleyip bitireyim. Bu kitap aynı zamanda MEB'in Türk ve Dünya Edebiyatı'ndan 100 Temel Eser listesinde yer alıyor. İki saattir boşuna çene yormuyorum yani, hakikaten önemli bir kitap. Bu bilgiyi de paylaştığıma göre huzurlarınızdan gönül rahatlığıyla ayrılabilirim. Hoşça kalın efendim.
Dipnot: Son anda aklıma geldi. Herkese güzel bir Ramazan ayı dilerim. Önemli olan insan olmak. Lütfen ağacı sevelim, yeşili koruyalım ve ayıları öpelim.
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an...
29 Haziran 2014 Pazar
26 Haziran 2014 Perşembe
Sait Faik Abasıyanık - Semaver
Bir aydan fazla zamandır kitap bitiremiyordum. Bugün azmettim ve şeytanın bacağını kırdım. Halbuki okurken de içten içe hep 'oha ya, niye onca zamandır okumamışım gene, şu keyife, şu laflara bak' diye geçirdim yine. Şimdi ben her şeyi kitap okumaya bağlayabilen artist bir insan olduğum için bir kez daha bağlıyorum ve diyorum ki kitap okumanın tadı başka hiçbir şeyde yok. Annemin sarmasının tadı da hiçbir şeyde yok ama onun konumuzla alakası da yok. Geçelim.
Türk Edebiyatı'nda öykü yazarı denince akla sanıyorum ki ilk Ömer Seyfettin gelir, şaşmaz yani. Net. Halbuki işin içine girsek mutlaka ama mutlaka daha farklı ve bize hitap etme ihtimali daha fazla olan yazarlar da bulacağız. Bu da net. Kaldı ki ben yer yer Ömer Seyfettin'in epey psikopat bir insan olduğunu da düşünmüşümdür. Bomba, Diyet vb. bazı hikayeleri çocuklar için hiç de uygun değiller bence. Peki, ya Sait Faik nasıl?
İtiraf etmem lazım ki ilk kez okudum Sait Faik ve size şöyle söyleyeyim, Mustafa Kutlu okurkenki doğallığı hissetim öykülerinde. Zahmetsizçe yazmış sanki. Kötü anlamda değil tabii bu. Günümüz tabiriyle kasmamış yani. Kalem akıp gitmiş. Zaten ömrünce de yazarak para kazanma gibi bir çabası olmamış Haldun Taner'in kitabın sonunda belirttiğine göre.
Nasıl yazmış o halde? İçinden geleni olabilecek en sade ve basit haliyle yazmış. Herhangi bir öykünün sonunda şok edici bir cümle aramamak lazım; çünkü öyküler bittikleri yerde bitmeyip devam etselermiş birkaç sayfa daha hiç sırıtmazmış. Günlük olağan şeyleri de yazmış, bir nevi anı da yazmış. En belirgin özelliği sanırım ufak detayları yazması sürekli. Yani ne bileyim, çorap söküğünü yazmış mesela adam. Tabii bunu şimdi örnek olsun diye salladım ben. Ama gidip de sonunda 'İşte o adam Einstein'dı!' diyeceği bir ortam oluşturmamış. Tabii bunlar hep rahat okunmasını sağlıyor öykülerin.
En kilit noktalardan birisi de yine Haldun Taner'in bahsettiği gibi öykülerinde bir şeyleri savunmaya ya da alttan alttan bazı görüşleri yedirmeye çalışmayıp günlük yaşantıyı olduğu gibi yazmış olması. Adam adeta sevgi ve pozitif düşünce timsali diye düşünmedim değil okurken.
Bu arada ben kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısından okudum. Sayfaların diplerine eski kelimelerin anlamlarını yazmışlar. Takdir ettim bu davranışlarını, kendilerine buradan teşekkür ediyorum.
Sait Faik'in ilk eseriymiş ayrıca Semaver. Ben diğer eserlerini de sırayla okuyayım o zaman. Siz de okuyun. Hatta belki de okudunuz. Artistlik yapın bana o zaman, ezin beni. Hak etmiş olabilirim.
Kitapla o kadar alakasız bir şey söyleyesim var ki şu anda, söylemezsem içimde kalır. Bugün kan tahlili yaptırmak için kan verdim. Beş tüp kan aldılar! Ağırlık merkezim şaştı lan resmen. Yalnız teknoloji çok ilerlemiş. Eskisi gibi şırıngayı (tamam tamam, enjektör) batırıp kendileri çekmiyorlar. İğnenin ucunu takıyorlar, kan kendisi geliyor. Benim kanımda da biraz oynaklık varsa demek ki hiç yok ben gelmem falan demedi. Adam iğneyi çıkarmasa hepsi şarıl şarıl, gürül gürül akacak. Bu paragrafın anafikri: Lan arkadaş, kan vermeye gidiyoruz. Bari hemşire falan alsaydı. Niye o eleman aldı ki yani? Nalet olsun, sebep neydi ki?
Hadi ben gideyim artık. O hadiyi de cümlenin başına eklemeden konuşamıyorum bile. Yazımı da etkiliyor onun için. Hadi görüşürüz. :)
Türk Edebiyatı'nda öykü yazarı denince akla sanıyorum ki ilk Ömer Seyfettin gelir, şaşmaz yani. Net. Halbuki işin içine girsek mutlaka ama mutlaka daha farklı ve bize hitap etme ihtimali daha fazla olan yazarlar da bulacağız. Bu da net. Kaldı ki ben yer yer Ömer Seyfettin'in epey psikopat bir insan olduğunu da düşünmüşümdür. Bomba, Diyet vb. bazı hikayeleri çocuklar için hiç de uygun değiller bence. Peki, ya Sait Faik nasıl?
İtiraf etmem lazım ki ilk kez okudum Sait Faik ve size şöyle söyleyeyim, Mustafa Kutlu okurkenki doğallığı hissetim öykülerinde. Zahmetsizçe yazmış sanki. Kötü anlamda değil tabii bu. Günümüz tabiriyle kasmamış yani. Kalem akıp gitmiş. Zaten ömrünce de yazarak para kazanma gibi bir çabası olmamış Haldun Taner'in kitabın sonunda belirttiğine göre.
Nasıl yazmış o halde? İçinden geleni olabilecek en sade ve basit haliyle yazmış. Herhangi bir öykünün sonunda şok edici bir cümle aramamak lazım; çünkü öyküler bittikleri yerde bitmeyip devam etselermiş birkaç sayfa daha hiç sırıtmazmış. Günlük olağan şeyleri de yazmış, bir nevi anı da yazmış. En belirgin özelliği sanırım ufak detayları yazması sürekli. Yani ne bileyim, çorap söküğünü yazmış mesela adam. Tabii bunu şimdi örnek olsun diye salladım ben. Ama gidip de sonunda 'İşte o adam Einstein'dı!' diyeceği bir ortam oluşturmamış. Tabii bunlar hep rahat okunmasını sağlıyor öykülerin.
En kilit noktalardan birisi de yine Haldun Taner'in bahsettiği gibi öykülerinde bir şeyleri savunmaya ya da alttan alttan bazı görüşleri yedirmeye çalışmayıp günlük yaşantıyı olduğu gibi yazmış olması. Adam adeta sevgi ve pozitif düşünce timsali diye düşünmedim değil okurken.
Bu arada ben kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısından okudum. Sayfaların diplerine eski kelimelerin anlamlarını yazmışlar. Takdir ettim bu davranışlarını, kendilerine buradan teşekkür ediyorum.
Sait Faik'in ilk eseriymiş ayrıca Semaver. Ben diğer eserlerini de sırayla okuyayım o zaman. Siz de okuyun. Hatta belki de okudunuz. Artistlik yapın bana o zaman, ezin beni. Hak etmiş olabilirim.
Kitapla o kadar alakasız bir şey söyleyesim var ki şu anda, söylemezsem içimde kalır. Bugün kan tahlili yaptırmak için kan verdim. Beş tüp kan aldılar! Ağırlık merkezim şaştı lan resmen. Yalnız teknoloji çok ilerlemiş. Eskisi gibi şırıngayı (tamam tamam, enjektör) batırıp kendileri çekmiyorlar. İğnenin ucunu takıyorlar, kan kendisi geliyor. Benim kanımda da biraz oynaklık varsa demek ki hiç yok ben gelmem falan demedi. Adam iğneyi çıkarmasa hepsi şarıl şarıl, gürül gürül akacak. Bu paragrafın anafikri: Lan arkadaş, kan vermeye gidiyoruz. Bari hemşire falan alsaydı. Niye o eleman aldı ki yani? Nalet olsun, sebep neydi ki?
Hadi ben gideyim artık. O hadiyi de cümlenin başına eklemeden konuşamıyorum bile. Yazımı da etkiliyor onun için. Hadi görüşürüz. :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

