28 Ağustos 2014 Perşembe

Şule Gürbüz - Kambur

"Bir günü daha bitirmenin sevincini, yarına başlıyor olmam yarıda bırakıyor."

92 sayfada dayak yemek isteyenleri böyle alalım. Aslında 92 de sayılmaz, boşlukları çıkarırsak aşağı yukarı 50 sayfa diyebiliriz.

Şule Gürbüz, '74 doğumlu bir yazar. İlk kitabı Kambur 1992 yılında İletişim Yayınları baskısı ile çıkmış. 18 yaşındayken yani daha, evet. Bu kısma özellikle vurgu yapmak istedim. Çünkü kitabı okuduktan sonra birisi bana sorsa bunu kaç yaşındayken yazmıştır diye, en az 25 derdim. Bence aradaki 7 sene büyük bir fark. (Bu arada kendime de yine fena giydirdim sanki.)

"Daha söylerken, içinizdeki ses ile dış sesinizin ne denli farklı olduğunu hisseder, ve BEN SÖYLEYEMEDİKLERİMİM, dersiniz."

Gürbüz'ün kurduğu cümleler 18 yaşında birisi için ağır cümleler, çok karanlık cümleler. Altı üstü bir saatte bitirilebilecek bir kitap yazmış ama çok etkili laflar etmiş. Kitabın herhangi bir sayfasını açınca 'vay arkadaş' dedirtecek bir metinle karşılaşmak çok olası. Bunda kitabın genelde kısa kısa paragraflar halinde yazılmış olmasının da etkisi büyük gerçi.

Kambur, esasen baş karakterimiz. Hayata nefretle bakan birisi olarak düşünebiliriz. Kolay değil. Yaşı konusunda, hatta genel olarak kitapta geçen zaman dilimi konusunda da net bir şey söylemek pek mümkün değil. Zaten önemli de değil. Önemli olan bir kamburun ağzından o lafları duymak. Zehir zemberek konuşuyor olabilir; kaldı ki öyle konuşmuyor olsa kitap bu kadar övgü almazdı. İnsan okudukça devam etmek ve yeni ifadeler görmek istiyor. Çünkü o karanlık mı demeli, soğuk mu; insanı çekiyor. Çeker yani. Beni çekiyor mesela.

"Tavsiye ettiği kitapları kimse okumuyordu ki, o da sonlarını öğrensin."

Daha uzun uzadıya anlatabileceğim bir eser değil ne yazık ki Kambur. Ha, evet, onu diyecektim. İlk kitap olmanın acemiliğine mi gelmiş bilmiyorum ama bence bu Kambur karakteri çok daha uzun bir kitabın, bir romanın mesela baş karakteri olmalıydı. Kitap şu haliyle roman için kısa, öykü için uzun; 'novella' denen bir sınıf var, ha işte, tam ondan.

Ama düşününce şöyle bir mekan, zaman ve karakterler belli olsa ve güzel bir kurguyla yazılmış olsa nasıl bir kitap olurdu diye... Cümleyi düzgün kuramadım yine. İşte öyle düşününce çok çok daha edebiyatımızda yer edecek bir kitap olurdu diyebilirim gönül rahatlığıyla. Okurken bana Küçük Ağa'daki Çolak Salih'i anımsatmadı değil Kambur. Hani sorsanız alakaları dahi yok aslında ama o şekilde bir kitapta kendine yer bulsaymış Kambur, olaaylaar olaaylar diyorum.

"Tanımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?"

Efendim, uzatmayayım daha, uzun lafın kısası bu kitabı edinin bir yerlerden ve bir güzel silkelesin sizi. Ara sıra silkelenmek lazım. Overlok makinesi gibi hizmeti ayağınıza getiriyor Şule Gürbüz. Daha ne duruyorsunuz?

Bu arada burada yazdığım her kitabı sanki aşırı öneriyormuşum gibi bir izlenim edindim ama onun sebebi var. Seçerek okuyorum. Daha başlamadan okumam gerektiğini düşündüğüm kitapları seçiyorum ve büyük oranda tutturuyorum ya da özellikle zevklerine güvendiğim kişilerden öneri alıyorum. İşte bunlar hep ondan. Hem okumaktan zarar gelmiyor. Okuyalım, okutalım o yüzden. Nice kitaplara...

Hoşça kalın.

26 Ağustos 2014 Salı

Turgut Uyar - Büyük Saat

"Herkesin bir umudu vardır.
Bir savaşı, bir kaybedişi,
Bir acısı, bir yalnızlığı
Bir hüznü...

Çünkü herkesin bir gideni vardır,
İçinden bir türlü uğurlayamadığı."

Büyük Saat'i de devirdim. Ne zormuş Turgut Uyar okumak, ne zormuş yalnızlık, ne zormuş sevmek...

Şiir okumak genel olarak zor bir iş gerçi. Ama bazı şairler kolay okunabiliyor yine de ve Turgut Uyar onlardan birisi değil. Sanki insanın bir şeylerden nasibini almış olması lazım anlamak için. Yalnızlık, aşk, özlem, o, bu, şu... Ha, şimdi diyeceksiniz ki onları çekmeyen mi var? Ne bileyim? Onu da mı bağa soruyonuz?!

Yakın tarih edebiyatımızdan üç şair hedefim vardı bir an önce okumak istediğim: Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar. Böylelikle üçünün de tüm şiirlerini okumuş oldum. Üçü de birbirine benzer aslında ama üçünün de farklı birer boyutları var adeta.

Mesela Cemal Süreya daha edebiyatçı. Her türde yazmış neredeyse. Turgut Uyar, Cemal Süreya'nın şiir alanında bir derece yukarısında bana göre. Daha yoğun ve zor. Edip Cansever'i nereye koyacağımı bilemedim. O hepsinden 'fazla'. Yani Cemal Süreya'nın da dediği gibi 'fazla şiirden öldü Edip Cansever'.

En nihayetinde bana en çok hitap edenin yine Edip Cansever olduğunu söylemem lazım. Onda başka bir şey var. Anlatamıyorum ama onun kafasının içi sanki çok çok daha başka.

Tabii bu üç ismi bir tutmamın sebebi İkinci Yeni akımının başında gelen isimlerden olmaları. Yani gidip de Edgar Allan Poe ile, Mehmet Akif Ersoy ile karşılaştırmıyorum o yüzden.

Tarz olarak bakarsam da İkinci Yeni akımına dahil çoğu şairdeki gibi bir gidişat söz konusu gibi geldi bana. Bu ne demek? 1940'ların sonundan itibaren ilk on yılki şiirlerinde bir düzen var. Kafiyeli, redifli şiirler çok sık. Sonra sonra akımın da getirdiği şekilde şiirler uzamaya veya kısalmaya başlarken dizeler karmaşıklaşıyor. Kimi dizeler upuzun, kimisi tek kelime; kimi dizeler bayağı bildiğimiz diyalog iken kimisi paragraf gibi... Yine buna benzer şekilde ilerleyen yıllarla beraber noktalama işaretlerinin de şiirlerden çok büyük oranda kalktığını görüyoruz.

Bu iyi mi, kötü mü? İkisi de değil bana göre; fakat zor. Okumayı ve anlamayı çok zorlaştırıyor. İnsan adeta kekeliyor bazen. Üst satır bunun devamı mı, yoksa bu alttakinin başı mı ya da bununla beraber kaç dize bütünlük arz ediyor gibi telaşlardan bahsediyorum. Bence en mantıklısı şiirleri en az ikişer kez okumak o yüzden. İlkinde vurguları öğrenip ikincisinde (belki daha sonrakilerde) ağız tadıyla şiiri okumak lazım. İnanın tadı bambaşka oluyor.

Göğe Bakma Durağı, Eski Kırık Bardaklar, Sular Karardığında Yekta'nın Mezmurudur, Ölü Yıkayıcılar, Açıklamalar, tabii ki Büyük Saat, Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma, düzenbozan'a, gemi, gemi, Acının Tarihi, Bir Süreğen İlkbahar, Sibernetik, Acıyor, Sulardan Ürkü, Size Olmayan ve daha bir sürü birbirinden güzel şiire imza atmış Turgut Uyar.

Bu arada YKY'nin bu baskısı, Turgut Uyar'ın tüm şiirlerini içeriyor. Kitap 724 sayfa. Demek istediğim şiirleri tek tek yazmakla olacak gibi değil. Belirli yerlerini işaretlediğim çok fazla sayıda şiir var. Bu da Turgut Uyar okurken sık sık yaptığım bir şey oldu. Şiirin kendisinden çok tek bir dizesini işaretlediğim çok oldu mesela. Durup durup on ikiden vurmak gibi bir şey diyeyim, siz anlayın.

Bir şiir kitabını okuyup bitirmek, kurgu bir eseri bitirmek gibi değil. Sürekli yeniden yeniden okunmak istiyor şiirler. Çok güzel bir özellik bence bu. Sıkmıyor, bilakis her seferinde yeni heyecanlar ve anlamlarla geliyor. Onun için evet, şiir okumak belki zor; ancak kesinlikle değer.

Bunları da söyledikten sonra yazıma koca kitapta en çok beğendiğim alıntı ile son vermek istiyorum. Sanırım böyle dizeler yazabildikleri için Turgut Uyar gibiler usta oluyorlar. Önünde saygıyla eğiliyorum ve müsaade ederse uzanıp yanaklarından bir de ben öpmek istiyorum. Hoşça kalın.

"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."