14 Eylül 2014 Pazar

Orhan Kemal - Eskici ve Oğulları

Efendiiiim, yine çok beğendiğim bir kitap ile huzurlarınızdayım.

Edebi kariyerinin başlarında şiir yazmayı deneyen ama hapishane arkadaşı Nazım Hikmet'in yönlendirmesiyle düzyazıya geçiş yapan, bunu yapmakla da bizlere edebiyatımızın belli ki en güzel eserlerini veren yazarlardan birisi konumuna gelen Orhan Kemal'in okuduğum ilk kitabı oldu Eskici ve Oğulları.

Adana Çukurova yöresinde, bundan elli altmış sene öncesinde geçiyor romandaki olaylar. Bu neden önemli ya da neden benim umrumda? Çünkü yakın tarih çok ilgimi çekiyor. Bu kadar yakın olduğu halde neredeyse hiç bilmemem zoruma gidiyor. Bu diyardan göçmüş gitmiş o insanları anlamanın en etkin yollarından birisi, belki de en etkini kitaplar, yazılı belgeler. Bu yüzden arka planda yakın tarihimize ve dönemin şartlarına odaklanırken önyüzde de bir aileyi ve bu ailenin ilişkilerini anlatan bu tip kitaplar benim için çok kıymetli.

Tabii bunu vaadeden her kitap bu kadar başarılı değil. Herkes farklı kitaplardan farklı tatlar alıyor muhakkak. Ben de Eskici ve Oğulları'ndan acayip keyif aldım. 1990 yılında filmi de çekilmiş, okuduktan sonra öğrendim. Bilmiyordum hiç. Bulabilirsem onu da izleyeceğim. Beğeniyle bahsediliyor zira filmden.

Orhan Kemal'in anlatım tarzını çok sevdiğimi söylemem lazım. Sadece bu kitabında mı böyle, yoksa genel olarak bu şekilde bir yöntem mi izliyor bilemiyorum henüz başka bir kitabını okumadığım için. Ama yazar olarak bize uçsuz bucaksız ovaları, sıcağı, sinekleri, onca sıkıntıyı anlatmak yerine karakterlerin düşünce yapısıyla anlatmış. Yani yerel ağızla sırasıyla Topal Eskici'nin kafasından geçirdiği şekilde, o cümlelerle, bol küfürlü; ardından eşinin düşünce şekliyle başka türlü; sonra oğulların derken kısacası kitaptaki tasvirlerin büyük bir kısmı karakterlerin kafalarından geçirdikleri şekliyle verilmiş. Gerçekten çok hoşuma gitti bu. Karakterlerle daha çabuk bağ kurulabiliyor böylece.

Hepsinin kafasından geçeni bilince insan kendisini biraz dert ortakları gibi de hissetmiyor değil gerçi. Yani sanki hepsi gelip sıkıntısını bana anlatıyor gibi oluyor. Halbuki ben de insanım, iki dakika rahat verin lan demek istiyorum. Diyemiyorum. Çünkü onlar da insan. Haklılar ayrıca. Temelde hepsi haklı.

Yakında 11'ine girecek olan Ayşe de haklı; ana babası, eşi ve kardeşi arasında kalan ve sağduyuyu kaybetmemeye çalışan büyük oğul da haklı; küçük Cavit de haklı; küçük oğul da haklı; ayağının tekini Trablusgarp'ta bu vatanın namusu için bırakmış Topal Eskici de haklı; kız çocuğu olduğu ve artık 16'sına geldiği için bakışları üzerinde toplayan Zeliha da haklı; hatta en çok o haklı. İşte bu ahval ve şerait içinde bütün aile harap ve bitap düşebiliyor. Okurken siz de yoruluyorsunuz. Bu yüzden siz de haklısınız, hakkınızı yemeyeyim şimdi.

Tabii böyle durumlarda işler ne yazık ki benim güzel ülkemde aile içinde kalmaz. Konu komşu ne der, elalemin ağzına sakız olmayalım stresi aile içindeki sıkıntıdan büyük. Kitapta da azımsanmayacak ölçüde var bu göndermeler. Ancak yine de kitabın sonunda Anadolu insanı olmanın nasıl bir şey olduğunu unutturmuyor bize Orhan Kemal. Peki, ne yapıyor? İşte onu kitabı okuyarak öğrenmeniz lazım. Dikkat ettim de neredeyse hiç gıcıklık yapmadan bitirecekmişim yazıyı. Klasıma ters, prensiplerime aykırı.

Bu arada kitapta en çok dikkatimi çeken durumlardan birisi karakterlerin isimlerini ya çok geç öğrenmemiz ya da hiç öğrenmememiz oldu. Varsa yoksa büyük oğlan, küçük oğlan, gelin şeklinde gidiyor isimler. Kitabın ortasında ancak iki oğlanın da ismini öğrenebildik. Gelinin isminiyse hala bilmiyorum. Adeta ismini bilip de ne yapacaksın, adamlara bir hayrın mı dokunacak demek istemiş Orhan Kemal. Haklı, dokunmayacak. Benimki de laf işte.

En nihayetinde millet, benim beğenerek okumuş olduğum bu kitabı yakın tarih Anadolusunu merak eden herkese tavsiye ederim. Geçmişi düzeltmek mümkün değil, evet; ancak bence geçmişin esprisi de bu değil. Mesele ders alıp üzerine koyabilmek. Ne yazık ki şu anda bu kitabın geçtiği dönemden daha ilerideymişiz gibi hissetmiyorum kendimi. Hatta gerisinde bile olabiliriz, özellikle insan ilişkileri konusunda. İyi olarak niteleyebileceğimiz bir başlangıç yapmak için ille de dibe vurmak zorunda mıyız? Bence değiliz. Neyse, bunlar bu yazının konuları değil. Şimdi bir başlarsam susturabilene aşk olsun.

Hepinize esenlikler diliyorum. Hoşça kalın.

SON ANDA AKLIMA GELDİ NOTU: Allah herkese bu kitaptaki gelin (adı neydi ki acaba) ve Zeynep gibi bir eş nasip etsin. Ben erkek tarafından baktım, kız tarafından bakan birisi de damat adaylarını söyleyebilir. Saygılar...

7 Eylül 2014 Pazar

Yalçın Tosun - Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler

"Sanki biliyordu bugün döneceğimi, en sevmediğim yemeği yapmış. Ben gelirim diye belki her gün kereviz pişirmiştir bu kadın, ondan beklenir."

Aslen hukukçu olan Yalçın Tosun'un 2009 yılında çıkan ilk kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler bir öykü kitabı. Öykü olması bana önemli gibi geliyor. Sanki son zamanlarda pek çıkmıyor gibi öykü. O yüzden edebiyatımız adına da güzel bir gelişme bence bu kitap. Çünkü hiç de boş bir kitap değil, hoş bir kitap. İncecik (87 sayfa) ama etkili.

Kitabın ismi çok 'ters' bir kere. Kitabın kendisine değil yalnız, belki de 'karanlık' demek daha doğru olurdu. Zaten aynı isim de bir öykü yok kitapta. Ancak okuduğunuzda anlayacaksınız ki bu isim bu kitaba mükemmel uyuyor. Çünkü kitaptaki tüm öykülerde ya bir anne ölü ya da bir baba, belki ikisi birden. Karakterlerinin içini oymuş biraz Tosun, veyahut beklemiş içlerinin oyulmasını ve o boşluklardan yola çıkıp yazmış. Bu da acayip bir hava katmış öykülere.

Çiçekli böcekli hikayelerden oluşmuyor kitap. Hepsinde bariz meseleler var ortada, insanlık halleri, onlar, bunlar, şunlar; ancak en barizi ölüm. Ölümün etrafında şekillenen hayatlar ya da ölümün şekillendirdiği hayatlar; hatta ölümün şekillendireceği hayatlar. Pasta isimli öyküyü okursanız bu son dediğimi daha net anlayabilirsiniz.

Şimdi saydım, 16 tane öykü var kitapta. 87 sayfayı göz önüne alırsak ortalama 5-6 sayfadan oluştuğunu görüyoruz her bir öykünün (mühendisliğin kullanım alanları). En son iki öykü nispeten daha uzun, 8-9 sayfa kadar.

Biraz tarzından bahsetmek istiyorum yazarın. Genel olarak birden fazla karakterin gözünden bakmayı ve onların ağzından yazmayı tercih ediyor. Altı üstü beş sayfa bir öyküde bunu denemek bana göre çok riskli. Zaten karakterleri tanımıyoruz; bir de ikisinin dilinden okuyunca bölünebilecekken öyle olmuyoruz. Yani başarılı bir şekilde idare etmiş bence bu karakter değiştirme olayını. Bu tip denemeleri hep romanlarda gördüğüm için bu kadar kısa soluklu olmaları biraz tuhaf geldi açıkçası. Romanlarda bölüm bölüm farklı karakterlerin gözünden olanı biteni takip etmek zevklidir de hem. Burada iki sayfada ne anlarsanız o. Onun için riskli dedim.

Öykülerin genelinde belirsizliği de kullanmış yazar. Ne demek bu? Mesela hiç öyle 'merhaba ben Mustafa' diye çok bariz bir başlangıç yapmıyor. Öykünün yarısı geçene kadar karakterin cinsiyetini dahi anlayamıyoruz. Bu belirsizliklerden epeyce yararlanmış. Benim için de içinde (tekrar okurken fark ettim ki burdan önceki iki kelime dahi anlamındaki de'nin ayrı yazımına çok güzel bir örnek olmuş, kendimi tebrik ediyorum) bu tip gizem ve bilinmeyenler bulunan eserleri okumak daha keyiflidir. Güzel olmuş böyle.

16 öyküden üçünü özellikle beğendim: Ölüler Uzar, Parkta ve Unutmabeni Çiçekleri. Parkta'da biraz Dostoyevski havası sezmedim değil (şu an fena sallıyor da olabilirim). Sonra Ölüler Uzar çok etkileyici. O ara paragraflarda sıralanan bıkmış usanmışlık listesi (nefret demeyi tercih etmiyorum, bence daha çok bıkmış usanmışlıktı onlar; yazar da ne olduğunu söylememiş zaten) çok iyi. Lâkin Unutmabeni Çiçekleri kitabın en son öyküsü olarak sizi mükemmel bir şekilde uğurluyor. Sanırım en beğendiğim öykü bu oldu. Burada ilk kez ikiden fazla karakterin gözünden inceliyoruz olan biteni, geçmiş yaşamları. Bu öykünün 'çocukluk arkadaşlarının kopuşu' teması olduğu için de ayrıca bir güzel yanı var. Düşündürüyor insanı bu tip ayrılıklar. Gerçi her ayrılık düşündürüyor insanı. Ayrılık kötü, ayrılıklar hoş değil.

Bana sorarsanız siz de bir pazar günü kalktığınızda yatağınızdan çıkmadan alın elinize bu kitabı ve bitirin bir an önce. Acayip keyifli oluyor. Hiç öyle yağmur yağsın da yok işte çayımı da hazırlayayım diye kasmayın. Üşenin işte yataktan çıkmaya. Kitabı okuyun. Bakın ben çay hazırlamaya dahi üşenin diyorsam kitabı beğenmişim demektir. Dikkatinizi çekmemiştir diye de açıklıyorum yani, ona göre.

Bu konuyu da açıklığa kavuşturduğumuza göre ben gideyim. Saat beş olmak üzere ve art arda dört tane basketbol maçı var izlemem gereken. Basketbol Dünya Şampiyonası ne kadar güzel bir şey, değil mi? Evet, bence de.

Hoşça kalın gençler.
 

1 Eylül 2014 Pazartesi

Oruç Aruoba - de ki işte

"Nasıl olsa öleceğimize göre,
yaşamalıyız."

Nihayet Oruç Aruoba okumalarıma devam edebildim. tümceler'den bu yana epey zaman geçmiş. İyi geldi de ki işte.

de ki işte'de de felsefe yapmaya devam ediyoruz. Kitap dört bölümden oluşuyor: Anlama-rayış, Ölüm (de), Yaşam (ki), Felsefe (işte). Anlama-rayış, mükemmel ötesi bir giriş bölümü. Her gün okusam yeter artık demem. Yazmaya hazırlanma aşamasını anlatmış dört sayfada Oruç Aruoba ama nasıl demeli, çok ince işlemiş kelimeleri. Kitabın en güzel yeri burası bana göre.

"Herşeyden önce unutmamalısın ki, yaşam zordur:
'yaşamak' ise kolaydır; sana, istemeden, verilmiştir;"

Ardından gelen üç bölümde kısa kısa, kendine has şiirimsi tarzıyla yazmış Aruoba. Felsefe kısmı yordu beni epey. Yaşam kısmı da bir yerden sonra acayip derecede tekrar ediyor gibi geldi. Yaşam kelimesini ele alarak ismin bütün hallerinde kullanarak cümleler kurmuş adeta bölüm boyunca. Bunların yerlerini değiştirip yazınca bir yerden sonra sıktı sanırım. Bendeki lükse bakar mısınız yalnız? Oruç Aruoba sıkıyo yeeaaaa diyorum resmen. Çarpılmasam bari.

Azcık daha ciddi olmam gerekirse üç bölümde de bu kendini tekrar etme havası epeyce var. Fakat bazen sayfayı çevirince öyle bir ifadeyle karşılıyor ki sizi değil altını çizmek, beyninize kazımak istiyorsunuz. Mesela bu yazının başındaki alıntıda öyle olmuştum ben. Çok çok basit yazılmış ama ne kadar etkili, değil mi Ceyms?

"Yaşam, yazarı da, sahneye koyanı da, baş oyuncusu da
sen olan; ama senin yalnızca seyircisi olduğun
bir oyundur."

tümceler'de daha çok doğaya bakıyordu Aruoba. Onun için her yazdığı farklı bir tat verebiliyordu. Belki ben de ki işte'ye başlarken o beklentiye sahiptim yine. Ondan böyle oldu. tümceler ve de ki işte ile birlikte bir üçleme oluşturan yürüme de var şu anda elimde. Onu okuyunca belki taşlar daha da oturur yerine.

Şimdi aklıma geldi, unutsam üşenirdim sonradan eklemeye. Felsefe bölümünde neredeyse her sayfanın dibinde yine Oruç Aruoba'nın verdiği açıklamalı örnekler mevcut filozoflardan. Özellikle Sokrates, Platon, Wittgenstein, Kant, Nietzsche, Hegel ve şimdi aklıma gelmeyen bir iki isim daha çok sık geçiyor. Yani sonrasında felsefeye dair kimi, neyi okusak diyen birisi için de çok önemli bir referans olma iddiası var bence bu kitabın.

"Yaşamda kimse paylaşmayacak -paylaşamayacak-
senin tutkularını : onları, hep, yaşayıp yaşayıp,
unutacaksın.

Yalnız, yaşayacaksın;
yalnız yaşayacaksın..."

Bu arada ne yalan söyleyeyim ben kitabı okumak istediğim onca zaman içinde ismini hep 'diyelim ki' anlamında bir 'de ki işte' olarak düşünmüştüm. Şimdi böyle her bölümün sonunda 'de', 'ki', 'işte' olduğunu görünce kitabın ismini söylerken dümdüz de ki işte diyemiyorum. Adeta virgül koyuyorum araya. Beynimin ayarlarıyla oynadı Oruç Aruoba. Bu da böyle bir anımdır efem.

Bu gereksiz bilgiyi de verdiğime göre gönül rahatlığıyla kabuğuma çekilebilirim. Kendinize has bakınız efem. Lütfen.

28 Ağustos 2014 Perşembe

Şule Gürbüz - Kambur

"Bir günü daha bitirmenin sevincini, yarına başlıyor olmam yarıda bırakıyor."

92 sayfada dayak yemek isteyenleri böyle alalım. Aslında 92 de sayılmaz, boşlukları çıkarırsak aşağı yukarı 50 sayfa diyebiliriz.

Şule Gürbüz, '74 doğumlu bir yazar. İlk kitabı Kambur 1992 yılında İletişim Yayınları baskısı ile çıkmış. 18 yaşındayken yani daha, evet. Bu kısma özellikle vurgu yapmak istedim. Çünkü kitabı okuduktan sonra birisi bana sorsa bunu kaç yaşındayken yazmıştır diye, en az 25 derdim. Bence aradaki 7 sene büyük bir fark. (Bu arada kendime de yine fena giydirdim sanki.)

"Daha söylerken, içinizdeki ses ile dış sesinizin ne denli farklı olduğunu hisseder, ve BEN SÖYLEYEMEDİKLERİMİM, dersiniz."

Gürbüz'ün kurduğu cümleler 18 yaşında birisi için ağır cümleler, çok karanlık cümleler. Altı üstü bir saatte bitirilebilecek bir kitap yazmış ama çok etkili laflar etmiş. Kitabın herhangi bir sayfasını açınca 'vay arkadaş' dedirtecek bir metinle karşılaşmak çok olası. Bunda kitabın genelde kısa kısa paragraflar halinde yazılmış olmasının da etkisi büyük gerçi.

Kambur, esasen baş karakterimiz. Hayata nefretle bakan birisi olarak düşünebiliriz. Kolay değil. Yaşı konusunda, hatta genel olarak kitapta geçen zaman dilimi konusunda da net bir şey söylemek pek mümkün değil. Zaten önemli de değil. Önemli olan bir kamburun ağzından o lafları duymak. Zehir zemberek konuşuyor olabilir; kaldı ki öyle konuşmuyor olsa kitap bu kadar övgü almazdı. İnsan okudukça devam etmek ve yeni ifadeler görmek istiyor. Çünkü o karanlık mı demeli, soğuk mu; insanı çekiyor. Çeker yani. Beni çekiyor mesela.

"Tavsiye ettiği kitapları kimse okumuyordu ki, o da sonlarını öğrensin."

Daha uzun uzadıya anlatabileceğim bir eser değil ne yazık ki Kambur. Ha, evet, onu diyecektim. İlk kitap olmanın acemiliğine mi gelmiş bilmiyorum ama bence bu Kambur karakteri çok daha uzun bir kitabın, bir romanın mesela baş karakteri olmalıydı. Kitap şu haliyle roman için kısa, öykü için uzun; 'novella' denen bir sınıf var, ha işte, tam ondan.

Ama düşününce şöyle bir mekan, zaman ve karakterler belli olsa ve güzel bir kurguyla yazılmış olsa nasıl bir kitap olurdu diye... Cümleyi düzgün kuramadım yine. İşte öyle düşününce çok çok daha edebiyatımızda yer edecek bir kitap olurdu diyebilirim gönül rahatlığıyla. Okurken bana Küçük Ağa'daki Çolak Salih'i anımsatmadı değil Kambur. Hani sorsanız alakaları dahi yok aslında ama o şekilde bir kitapta kendine yer bulsaymış Kambur, olaaylaar olaaylar diyorum.

"Tanımakla görevlendirildiğim kişi ben miyim?"

Efendim, uzatmayayım daha, uzun lafın kısası bu kitabı edinin bir yerlerden ve bir güzel silkelesin sizi. Ara sıra silkelenmek lazım. Overlok makinesi gibi hizmeti ayağınıza getiriyor Şule Gürbüz. Daha ne duruyorsunuz?

Bu arada burada yazdığım her kitabı sanki aşırı öneriyormuşum gibi bir izlenim edindim ama onun sebebi var. Seçerek okuyorum. Daha başlamadan okumam gerektiğini düşündüğüm kitapları seçiyorum ve büyük oranda tutturuyorum ya da özellikle zevklerine güvendiğim kişilerden öneri alıyorum. İşte bunlar hep ondan. Hem okumaktan zarar gelmiyor. Okuyalım, okutalım o yüzden. Nice kitaplara...

Hoşça kalın.

26 Ağustos 2014 Salı

Turgut Uyar - Büyük Saat

"Herkesin bir umudu vardır.
Bir savaşı, bir kaybedişi,
Bir acısı, bir yalnızlığı
Bir hüznü...

Çünkü herkesin bir gideni vardır,
İçinden bir türlü uğurlayamadığı."

Büyük Saat'i de devirdim. Ne zormuş Turgut Uyar okumak, ne zormuş yalnızlık, ne zormuş sevmek...

Şiir okumak genel olarak zor bir iş gerçi. Ama bazı şairler kolay okunabiliyor yine de ve Turgut Uyar onlardan birisi değil. Sanki insanın bir şeylerden nasibini almış olması lazım anlamak için. Yalnızlık, aşk, özlem, o, bu, şu... Ha, şimdi diyeceksiniz ki onları çekmeyen mi var? Ne bileyim? Onu da mı bağa soruyonuz?!

Yakın tarih edebiyatımızdan üç şair hedefim vardı bir an önce okumak istediğim: Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar. Böylelikle üçünün de tüm şiirlerini okumuş oldum. Üçü de birbirine benzer aslında ama üçünün de farklı birer boyutları var adeta.

Mesela Cemal Süreya daha edebiyatçı. Her türde yazmış neredeyse. Turgut Uyar, Cemal Süreya'nın şiir alanında bir derece yukarısında bana göre. Daha yoğun ve zor. Edip Cansever'i nereye koyacağımı bilemedim. O hepsinden 'fazla'. Yani Cemal Süreya'nın da dediği gibi 'fazla şiirden öldü Edip Cansever'.

En nihayetinde bana en çok hitap edenin yine Edip Cansever olduğunu söylemem lazım. Onda başka bir şey var. Anlatamıyorum ama onun kafasının içi sanki çok çok daha başka.

Tabii bu üç ismi bir tutmamın sebebi İkinci Yeni akımının başında gelen isimlerden olmaları. Yani gidip de Edgar Allan Poe ile, Mehmet Akif Ersoy ile karşılaştırmıyorum o yüzden.

Tarz olarak bakarsam da İkinci Yeni akımına dahil çoğu şairdeki gibi bir gidişat söz konusu gibi geldi bana. Bu ne demek? 1940'ların sonundan itibaren ilk on yılki şiirlerinde bir düzen var. Kafiyeli, redifli şiirler çok sık. Sonra sonra akımın da getirdiği şekilde şiirler uzamaya veya kısalmaya başlarken dizeler karmaşıklaşıyor. Kimi dizeler upuzun, kimisi tek kelime; kimi dizeler bayağı bildiğimiz diyalog iken kimisi paragraf gibi... Yine buna benzer şekilde ilerleyen yıllarla beraber noktalama işaretlerinin de şiirlerden çok büyük oranda kalktığını görüyoruz.

Bu iyi mi, kötü mü? İkisi de değil bana göre; fakat zor. Okumayı ve anlamayı çok zorlaştırıyor. İnsan adeta kekeliyor bazen. Üst satır bunun devamı mı, yoksa bu alttakinin başı mı ya da bununla beraber kaç dize bütünlük arz ediyor gibi telaşlardan bahsediyorum. Bence en mantıklısı şiirleri en az ikişer kez okumak o yüzden. İlkinde vurguları öğrenip ikincisinde (belki daha sonrakilerde) ağız tadıyla şiiri okumak lazım. İnanın tadı bambaşka oluyor.

Göğe Bakma Durağı, Eski Kırık Bardaklar, Sular Karardığında Yekta'nın Mezmurudur, Ölü Yıkayıcılar, Açıklamalar, tabii ki Büyük Saat, Malatyalı Abdo İçin Bir Konuşma, düzenbozan'a, gemi, gemi, Acının Tarihi, Bir Süreğen İlkbahar, Sibernetik, Acıyor, Sulardan Ürkü, Size Olmayan ve daha bir sürü birbirinden güzel şiire imza atmış Turgut Uyar.

Bu arada YKY'nin bu baskısı, Turgut Uyar'ın tüm şiirlerini içeriyor. Kitap 724 sayfa. Demek istediğim şiirleri tek tek yazmakla olacak gibi değil. Belirli yerlerini işaretlediğim çok fazla sayıda şiir var. Bu da Turgut Uyar okurken sık sık yaptığım bir şey oldu. Şiirin kendisinden çok tek bir dizesini işaretlediğim çok oldu mesela. Durup durup on ikiden vurmak gibi bir şey diyeyim, siz anlayın.

Bir şiir kitabını okuyup bitirmek, kurgu bir eseri bitirmek gibi değil. Sürekli yeniden yeniden okunmak istiyor şiirler. Çok güzel bir özellik bence bu. Sıkmıyor, bilakis her seferinde yeni heyecanlar ve anlamlarla geliyor. Onun için evet, şiir okumak belki zor; ancak kesinlikle değer.

Bunları da söyledikten sonra yazıma koca kitapta en çok beğendiğim alıntı ile son vermek istiyorum. Sanırım böyle dizeler yazabildikleri için Turgut Uyar gibiler usta oluyorlar. Önünde saygıyla eğiliyorum ve müsaade ederse uzanıp yanaklarından bir de ben öpmek istiyorum. Hoşça kalın.

"Düşünüyorum da biz, büyüyerek çocukluk etmişiz."

21 Ağustos 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Eylembilim

"Neden bazı insanlar, bazı şeyleri hiç bilmiyorlar? Duysalar, dinleseler, hatta karşılarında görseler bile bilmiyorlar."

Cahillik başa bela arkadaşlar. Ben daha geçen haftaya kadar Oğuz Atay'ın tamamlayamadığı tek projesi olarak Türkiye'nin Ruhu'nu biliyordum. Eylembilim'in yarıda kaldığını net olarak bilmiyordum. Yani birisi kendinden emin bir şekilde gelip bitmiş dese inanırdım. Siz inanmayın. Bitmemiş. Kesin bilgi, yayalım.

Eylembilim, ne güzel bir isim. Akademik elemanların siyasi olaylar dönemindeki varlıkları ve harekete geçme, geçmeme kararları ancak bu kadar güzel bir isme bağlanabilirdi. Tabii kitapta daha güzel anlatılıyor 'neden Eylembilim' diye, ben kendi tanımımı yaptım sadece.

Acaba Oğuz Atay kafasında bu kitabı ortalama kaç sayfa düşünmüştü, daha neler olacaktı ve daha ne cümleler okuyacaktık kaleminden? Bunları bilememek çok kötü. Mesela Türkiye'nin Ruhu basılı halde sunulmadı benim bildiğim kadarıyla. Yani notlar toplamı olarak bile... Ama işte Eylembilim'in bu şekilde havada kalmış olması çok yazık. Yani şöyle bir yakın geçmişe bakıyorum ve aman Allah'ım, Oğuz Atay'ın kaleminden o dönemin insanlarının kafalarından geçenleri okumak mükemmel olurdu. Özellikle de içi boş aydınlarımıza ne deli manyak laflar ederdi o kendine has tarzıyla.

Bazı insanlar gerçekten çok erken göçüyorlar bu hayattan ne yazık ki. Gerçi böyle söyleyince de sanki yaşamasını kendi keyfim için istiyormuşum gibi geliyor kulağa. Öyle değil ama. Ne bileyim, değişik işte. Tuhaf...

Kitapta geçen bir ifade var ki buraya yazmazsam aklım kalır: İnsanlar birbirlerini anlamıyorlardı. (Allahtan anlamıyorlardı.)

Yazının başında yapmış olduğum alıntı kitabın nispeten başlarındaydı, bu ise ortalarında. Çelişkili gibi duruyorlar ama bana sorarsanız değiller aslında. Oldum olası yanlış anlaşılmaktansa anlaşılmamayı dileyen birisi olduğum için bu iki kısmın altını biraz hunharca çizmiş ve aklıma yazmış olabilirim. Sizce de çok güzel değiller mi?

Velhasılıkelam, bana göre çok daha iyi bir kitap olacakken yarıda kalarak yazık olmuş bir kitap Eylembilim. Benim için ayrıca kötü; çünkü Oğuz Atay'ın eserlerini bitirdim (kulağa çok iddialı geliyor, tüm kitaplarını okudum diyelim). Bundan sonraki zamanlarda olsa olsa tekrar okumalar yapabileceğim. Ha, bir de Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım kitabını okuyacağım mutlaka. Şunu da unutma dedikleriniz varsa seve seve not alırım. Bilgi paylaşıldıkça çoğalır. Kendimize saklamayalım lütfen.

Oğuz Atay kara mizahıyla, tahlillerindeki ustalığıyla, yazım tekniğiyle ve şimdi ifade etmeyi beceremediğim birçok özelliğiyle başucu yazarlarımdan birisi oldu. Yerli edebiyatta kendine has bir yer edindiği muhakkak. İyi ki geçmiş bu diyarlardan. Ruhu şad olsun.

Sizler de kendinize iyi bakın. Görüşmek dileğiyle...

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Murat Uyurkulak - Tol

"Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."

Sanırım edebiyatımızın en güzel açılış cümlelerinden birisine sahip Tol. Daha ilk cümlesinde neyi anlatacağını söylüyor. Nasıl anlatacağını da ilk beş on sayfada belli ediyor. Biraz sert, ağır; ama anlaşılmayacak bir ağırlık değil. Ağır konuşmaktaki ağırlık. Küfür gibi yani. Hatta yer yer küfürlü.

Kitapta anlatılan dönem biraz muğlak olsa da 2000'den önceki aşağı yukarı bir elli yılı anlattığını söyleyebiliriz. Kurgusal karakterler üzerinden devrimi, devrim ateşini, belki biraz her genç insanın içinde yer alan anarşizmi anlatıyor. İçki gırla. Kitapta en çok yapılan iş içmek. Devrim sağlam kafayla başarılacak gibi değil çünkü. Biraz sıyırmak şart.

Geçen döneme dair sayısal bir veri olmamasının biraz da şöyle bir belirsizliğe yol açtığını söyleyebilirim. Bir bölümle bir diğer bölüm aynı zamanı anlatmıyor diyorsunuz okurken ama arada ne kadar mesafe varı birkaç sayfa okuyunca bile ancak tahmini olarak söyleyebiliyorsunuz. Kitabın beni en çok rahatsız eden yanı bu. Karakterlerin kaç yaşlarında olabileceklerini bile tahmin etmeye çalışmak okura bırakılmasa da olabilirmiş. Gerçi bu biraz da devrimin yaşı olmaz, fikir yaşlanmaz gibi bir anlama getirilmek istenmişse o başka.

Kurgusu gereği çok fazla isim geçiyor kitapta ve ben açıkçası sıkça ipin ucunu kaybettim bu kimdi, bu bir yerde geçmişti ama nerede gibi. Kitabın geneline hakim olan o sisli, buğulu hava sebebiyle tam olarak herhangi bir şey için bu net olarak böyle oldu da diyemiyor insan okurken. Adeta tüm kitap bir düş. Karakterlerin ayık kafayla dolaştığı zaman dilimleri kısıtlı olduğu için kitabın bu havası da güzel olmuş.

Kurgusu gereği demiştim biraz önce, ondan bahsedeyim. Kitabı, birinci ağızdan anlatan Yusuf. Yanında Şair de var. İlerleyen sayfalardan itibaren bir bölüm bu şekilde bir bölüm de hikaye olacak şekilde ilerliyor kitap. Her hikaye bölümü farklı karakterlerin dilinden olabiliyor. Yani evet, bu şu demek: kitap ilerledikçe taşlar yerine oturuyor ve kitabın ismindeki Bir İntikam Romanı hakkını vermeye başlıyor. Bu arada intikamın da Yusuf'un babası Oğuz'a, hatta belki de Ahmet'e ait olduğunu belirtmekte fayda var.

Bir ilk eser için başarılı ve etkileyici bir kitap Tol. O açıdan bakmakta da fayda var. Har ve Bazuka isminde iki kitap daha yazmış Uyurkulak sonradan. Onları da okumayı düşünüyorum. Edebiyatımızın böyle yazarlara ihtiyacı var gerçekten.

Gelelim kitabın kendisinden bağımsız olarak benim için olan önemine. Geçmiş zamanda bir vakit, bir hafta sonu vakti, kapı çaldı. Anam, kargo gelmiş. Biz fatura falan bekliyorduk halbuki. Lan? Hem de bana gelmiş. Ne gelmiş? Tol gelmiş. Yanında bir de zevvvvzek mi zevzek notla gelmiş. Ama o notu yayınlayıp sayın göndericiyi rencide etmeyeceğim. O değil de ne kral arkadaşlarım var, değil mi? Herkese lazım valla. Huzurlarınızda kendisine teşekkür ederim. Cabin crew slides armed and cross check, hahaha... :))

Bu kitabı aslında herkese tavsiye etmezdim ama bir başlayın, ilk yirmi sayfa sonunda baktınız gitmiyor, bakmazsınız daha. Bir şans verin yani. Ünlü bir düşünürün de dediği gibi 'hayat okumak için var'. Üstüne söze ne hacet? Halbuki ben böyle bir laf edecek olsam 'hayat yemek yemek için var' falan derdim ancak. Beyin nakilleri başladı mı acaba? Bedava falan diyorlardı bir ara, n'oldu o?

Ben gidip bi' araştırayım o konuyu. Sizler de kendinize has bakın. Yeni kitaplarla tekrar görüşmek dileğiyle...

İNANILMAZ AMA GERÇEK GÜNCELLEMESİ: Efendim, bu kadar da olmaz. Benim yazımdan intihal yapılmış. Buyrun, aha da burada! El insaf ya, bu kadar da olmaz. İnsan kaynak belirtir en azından. Yazıklar olsun.
 

11 Ağustos 2014 Pazartesi

İvan Turgenyev - Babalar ve Oğullar

"Sen, Yevgeniy, sanma ki, ne kadar ıssız bir yerde yaşıyoruz falan diyerek konuğumuza kendimi acındırmak istiyorum. Tam tersine, ben, düşünen bir insan için ıssız yer diye bir şeyin olmadığı kanısındayım."

Rus Edebiyatı'nı seviyorum. Bu kuzeyli arkadaşlarımız soğuktan dona dona, dizlerini karınlarına çeke çeke içlerine fazla dalmış da orada ne var ne yok hepsini yazmış gibiler. İnsana ve ilişkilere, doğaya dair çok farklı ve güzel ifadeler okumuşumdur bugüne dek Rus yazarların eserlerinde.

Babalar ve Oğullar da ha okudum ha okuyacağım diye diye bu vakte kadar beklettiğim kitaplardan oldu ne yazık ki. Geç oldu, güç olmadı.

Kitabın isminden anlayabileceğimiz gibi eser, babalar ve oğullar üzerinden nesiller arası görüş, yaşayış ve düşünce tarzlarını inceliyor. Başta ve ebeveynleriyle en farklı diyebileceğimiz karakterde Bazarov var. Nihilist bir şahıs Bazarov, hiçbir şeyin anlamı olmadığına inanan bir insan. Doktor ama tıbba inanmıyor en basitinden. Her şeye de bir cevabı var. Haliyle aşka falan da inanmıyor. O neymiş öyle iki insan arasında hisler, sevgilinin göze farklı görünmesi falan, gidin de gözün fizyolojik yapısını inceleyin gibi cümlelerle konuşuyor hatta kitabın başlarında. Sonra çok fena yalıyor bu tükürdüğünü gerçi. Eee, naabıcan? Her şeyin bi' şeyi var.

Kitabı okuduktan sonra internette yorumlara baktım biraz. Çok beğenen de var, eh işte diyen de. Bir kısım insan Bazarov'un çok doğru yansıtılmış bir nihilist olmadığını savunuyor ki ben de kendilerine katılıyorum. Bence de nihilist birisi bu kadar kindar, öfkeli olmamalı. Yani adamda duygu var gördüğünüz gibi, hiç değil ki bunlar.

Ancak şunu da göz önünde bulundurmak lazım. Kitap 19. yüzyılın ortalarında Rusya'da geçiyor. Ne bileyim, Osmanlı'nın son zamanlarını düşünün mesela. Bu kadar aykırı düşüncelere sahip bir insanın o şartlar altında nasıl bir hayatı olurdu? Günümüzden değil de o zamandan düşünürsek ki ben öyle yapıyorum, kitabın çok iyi olduğunu görüyoruz. Belki Bazarov'un sonu böyle olmasaydı (nihilist yapısına aykırı durumlara düşmeseydi diyelim okuyanlar anlasın diye) çok çok daha çarpıcı olabilirdi ama Turgenyev'in yediği onca sürgünü düşününce bu kadarını da iyi yazmış diye düşünüyorum açıkçası.

Okurken aldığım birkaç nota baktım şimdi. Kısa kısa onlardan bahsedeyim.

Karakterler Rus olmalarına rağmen özellikle Fransızca ve sonra Almanca biliyorlar. Hatta Pavel Petroviç (Arkadiy'in amcası) İngiliz yaşam tarzını seviyor ve İngilizce kitaplar okuyor. Günümüzde elimizde bu kadar imkan varken nasıl oluyor da bizler bu kadar yabancı dil öğrenemiyoruz? Gerçekten takdire şayan insanlarız bence. Kendimi de bir güzel takdir ettiysem devam edebilirim.

Pavel Petroviç'in Bazarov'dan hiç hazzetmemesi ve asıl bir diğer sebepten (ne olduğu bende saklı) kendisini düelloya davet etmesi ilginç bir sonuca sebep oldu benim gözümde. Nedir bu? İnsanlarla kolay ilişki kurmak ya da işte ortamda sizden hoşlanmadığını düşündüğünüz biriyle nasıl daha iyi anlaşırsınız türünden yazılarda şöyle bir şey okumuştum zamanında: o kişiden bir çeşit yardım isteyin. Kaleminiz var mı diye sorun ve kalemini ödünç alın iki dakikalığına örneğin. Hah işte, bu düelloun sonucundaki bir iki sayfada ben direkt bu hissi yaşadım. Burada Turgenyev'e, yüzyıllar öncesinden bana ışık tutan bu güzel yazara selam ederim tekrar. Ruhu şad olsun.

Pavel Petroviç demişken... Bence kitaptaki en dikkate değer karakter aslında o. Zaten Turgenyev'in de kitabın ilerleyen sayfalarında söylediği gibi: Oysa o anda Pavel Petroviç'in içinde mahvolmuş koskoca bir yaşam dalgalanıyordu.

Turgenyev de kitapta okura sesleniyor bazen. Mesela kitabın son kısmında şunun gibi bir şey söylüyor: Artık okurlarımız karakterlerimizin ne yaptıklarını merak ediyorlardır; ilerleyen yıllardan hepsi şöyle şöyle oldu, hatta falan kişi şu anda şöyle de böyle gibi. Bu tip okuru içine çeken, daha doğrusu okuru adam yerine koyan eserleri çok seviyorum ben.

Amma da not almışım, bir bitmedi gitti. Aklıma gelmişken, çevirmenimiz Ayşe Hacıhasanoğlu'nu da tebrik etmek isterim. Gerçekten çok akıcı ve temiz bir çeviri yapmış. Karakter isimleri Ahmet Mehmet falan olsa yerli bir yazarın kitabı herhalde bu derdim. Yine unutmadan, Can Yayınları baskısından okudum ben kitabı. Tavsiye de ederim.

Kitapta altını çizdiğim epey yer var. Lakin internette bunlar zaten bulunabileceği için ben bulunma ihtimali düşük olduğuna inandığım bir taneyi buraya almak istiyorum. Çarpıcı ya da etkileyici değil belki ama ben bu tip ifadeleri çok severim kitaplarda: "Yüzündeki ifadeyi duvarlardan bile saklamak mı istiyordu, yoksa başka bir nedenle mi bilinmez, ayağa kalktı, pencerelerdeki ağır perdeleri çözdü ve kendisini tekrar kanepenin üzerine attı.". Yok ya, bence bayağı bayağı etkileyici bir üslup bu. Kim ne derse desin. Daha net bir ifade istiyorsanız Bazarov'dan gelsin: Ölüm eskidir ama her birimize yeni gelir.

Okudukça kendimden bir şeyler bulduğum bir kitap olduğu için Babalar ve Oğullar'ı ayrı bir yere koyuyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. Gönlünüzce, doya doya kitap okuyabileceğiniz bir sürü gününüz olsun inşallah. Hoşça kalın.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Şeyh Galib - Hüsn ü Aşk

Tek Hüsn için Aşk âh kılsın
Dünya yıkılırsa hâ yıkılsın.

Farklı türlere yelken açmayı amaçlıyordum çok zamandır. Görüşlerine çok değer verdiğim birisinden Ramazan öncesi birkaç tavsiye istedim. Söylediği eserlerden birisiydi Hüsn ü Aşk. Divan Edebiyatı'nı anlamayacağımı bildiğim, daha doğrusu bundan korktuğum için epey ön yargıyla yaklaşmıştım. Yanılmışım.

Yanılmamışım. Orijinal eserin çok çok büyük bir kısmında okuduğumdan çok çok az şey anladım. Ama kitabın baskısı o kadar güzel ki hepsini anladım. Bu konuya daha sonra değineceğim. Unutursam hatırlatın lütfen. Şurda biz bizeyiz, birbirimizin kuyusunu kazmayalım yani. Arkadakiler, hişşşt, siz de komik olan neyse söyleyin de beraber gülelim.

Hüsn ü Aşk'ı okumak beni çok derinden etkiledi. Ciddiyim. Şeyh Galib ismini duyunca insan ak sakallı birisini hayal ediyor ister istemez. Halbuki bu kitabı şu anda benim olduğum yaşta yazmış Şeyh Galib. Kitap demeyelim gerçi, mesnevi. Ama nasıl yazmış? Nasıl olur? Acayip gerçekten. O kadar düşündüm ki okurken acaba bundan iki yüz elli sene sonra benim yaşımdaki birisini ne yazsam bu kadar etkilerim diye, yer yer konsantrasyonum bozuldu. Vardığım karara göre de yazamam. Çünkü o yaşın yarısını zaten geride bıraktım. Şeyh Galib'in önünde saygıdan önümü ilikliyorum o yüzden öncelikle.

Hüsn ü Aşk'a gelirsek... Hüsn; iyilik, güzellik demek. Bu mesnevideki kız tarafı. Aşk ise erkek. (Bu parantezi Semih ve Hesna için açıyorum. Gençler, Hesna Hüsn'den geliyor. Bu eser sizin başucu kitabınız olabilir. Bunu bir düşünün. Mükemmel uyuyor. Benden söylemesi.)

Büyük ihtimalle çoğunuzun aklına benim de en başta olduğu gibi 'e, yani bu da bir çeşit Leyla ile Mecnun' düşüncesi geçiyordur. Hani geçmesin demiyorum; ama geçmese ne güzel olur. Ben ettim, siz etmeyin. O zaman tüm aşk romanlarını, tüm denemeleri vs de bir tutmamız gerekir. Takdir edersiniz ki bu da epey abes kaçar. Yapmayalım o yüzden böyle kıyaslar. İlle de yapacaksak iki eseri de güzelce okuyup öyle yapalım. Bunu yapmayan çok fazla insan var aramızda. Onlara da ne desem bilemedim.

Eserin konusuna çok kısaca değineyim. Merak edip okursunuz belki böylece. Aşk'ın Hüsn'ü kabile büyüklerinden istemesi ve kabile büyüklerinin Aşk'la dalga geçmeleri şeklinde en temel olarak başlıyor diyebiliriz eser. Ama tabii ki bu eser bir Divan Edebiyatı ürünü olduğundan ilk bin beyitin girizgah olduğunu belirtmek lazım. Ardından Aşk, yanında Gayret olacak şekilde Kalb diyarına 'kimya'yı bulmaya gidiyor. Kabile büyükleri bunu şart koşuyor çünkü. Bin türlü musibet geçiyor başından Aşk'ın. Ama Gayret hep yanında. Çoğu musibetten de Suhan adındaki yaşlı bir ihtiyar aracılığı ile kurtuluyorlar. Tüm bu şart koşma işine sebep olan kişi ise Hayret. Ayrıca Hüsn ile Aşk'ın küçükken beraberce Edeb okuluna gittiklerini belirtmekte fayda var.

En basit hali bu, ama daha ne semboller ve güzellikler var anlatamam. Evet, çok ağır bir eser aslında. Özellikle hiç anlamadan okumak, ardından günümüz Türkçesiyle okuyup anlamak yorabiliyor. Ama ilerledikçe çok farklı bir tat veriyor. Hem her ne kadar anlamasam da Divan Edebiyatı'nın o kendine has ahengi kendini acayip hissettiriyor. Nasıl desem, adeta bir renk cümbüşü var şiirde. Öyle güzel, öyle şahane.

Dolayısıyla gerçekten kafaya koymayanlar haricindekilere gönül rahatlığıyla tavsiye edemiyorum. Çünkü isteyen zaten öykünün temelini birçok yerden günümüz Türkçesiyle okuyabilir. Kaldı ki kitabın Önsöz kısmında da değinilmiş buna.

Baskı hakkında da birkaç kelam etmem lazım. Çeviren ve hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı. Kendisi zaten üstat. Kitabı da yedi kısma bölmüş. Bunlar: Önsöz, Hüsn ü Aşk (Latin alfabesi ile), Bugünün Diliyle Nesre Çevrilişi, Hüsn ü Aşk'ta Geçen Sözlere Ait Sözlük, Açılama, Bibliyografya, Şeyh Galib'in Kendi El Yazısı İle Hüsn ü Aşk.

Önsözü okuyunca insan epey bir hazır hissediyor kendisini. Çok güzel bir şekilde okuru bilgilendiriyor Gölpınarlı ve mesneviyi okuyacak hale geliyoruz. Ardından üç dört kısmı aynı anda takip etmeye başlıyoruz, yani daha doğrusu ben öyle yaptım. Önce Hüsn ü Aşk'tan beş beyit okuyordum, sonra bu kısmın günümüz diline çevirisini, arından da özel bir not varsa bu kısımla ilgili Açılama'dan onu okuyordum. Yer yer gözüme çok takılan sözleri de sözlükten bakıyordum tekrar tekrar. Parmaklarım yorulmadı değil yani okurken. Ama değdi mi? Değdi.

Baskının kalitesi için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nı ve emeklerinden ötürü Abdülbâki Gölpınarlı'yı ayrı bir yere koymak lazım dolayısıyla.

E, bu kadar yazdın ama içerikle ilgili dişe dokunur bir şey söylemedin diyenler için şu linki vermek istiyorum. Bunu okursanız nispeten Hüsn ü Aşk'ı okumuş kadar olursunuz. Evet evet, bunu bir okuyun, sonra kitabı almak isteyeceksiniz zaten. İnanıyorum.

Söyleyebileceklerim bu kadar. Kendimi bu kadar küçük hissettiren Şeyh Galib'in ruhu şad olsun.

Dipnot: Üç haftadır falan yokmuşum buralarda. Hepinizin geçmiş bayramı mübarek olsun güzel insanlar. Kalın sağlıcakla. :)

17 Temmuz 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Günlük

Oğuz Atay eserlerinde sona bir kala...

"Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptırdınız." diyor Oğuz Atay günlük tutmaya başlamasıyla ilgili daha ilk sayfada. Kendisine hak veriyorum. Çünkü bugüne kadar benim gözümde oluşan yazar kimliğine bir günce pek yakışmıyor. Yakışmıyor doğru kelime olmayabilir gerçi, bilemedim şimdi. Eşleştiremedim önceleri desem daha doğru belki.

Belki de benim günlükten anladığımla bu kitabın günlük anlamının bağdaşmamasından kaynaklanıyordur bu. Günlük benim gözümde daha gizli bir şey. Öyle olmalı en azından. Yazarların bu tip notlar aldıkları defterlerin Günlük ismiyle basılması bence doğru değil. Notlar denebilir mesela. Bunlar da günlük bir çeşit, evet; ama değil de işte. (Yuh!) İki paragraftır anlatamadıysam daha da anlatamam diyorum ve devam ediyorum.

Kitap (kitap demek de tuhaf geliyor ama günlük demek istemiyorum) boyunca büyük oranda Oyunlarla Yaşayanlar kitabının hazırlık aşamasını okuyoruz. Tutunamayanlar'ın ismi kısmen geçiyor, evet ama beklediğim ölçüde değil. Tehlikeli Oyunlar hakkında daha detaylı notlar mevcut. Hikmet'in tahlili var bu kitapta ki çok kıymetli. Çünkü Tehlikeli Oyunlar tiyatro metni gibi başlayıp birçok tekniğin kullanıldığı bir eserdi ve biz Hikmet'i kitabın yarısına kadar pek anlayamayabiliyorduk.

Halid Ziya Uşaklıgil ile kendisinin ortak yönleri olduğunu söylüyor kendisi de. Örnekler veriyor. Mesela Mai ve Siyah'ın baş karakteri Ahmed Cemil'in de bir çeşit tutunamayan olduğundan bahsediyor. Bir de Kemal Tahir hakkında birkaç sayfa oldukça güzel notlar var. Tabii ki söz konusu kişi Oğuz Atay olduğu için daha bir sürü yazarın ve şairin ismi geçiyor ama onlar geçiyor sadece. Kemal Tahir ve Halid Ziya üzerine tahlilleri çok kıymetli. Özellikle o kısımlar için bu kitap okunur, öyle diyeyim.

Kitabın baskısından bahsetmek istiyorum. Çünkü çok hoşuma gitti. Sağ sayfalar Atay'ın orijinal el yazısı ile basılmış, sol sayfalarda ise o sağ sayfanın birebir aynısının çıktısı var. Yani sağ sayfanın dibinde bir kelime kesme işaretiyle ayrılıp bir sonraki sayfaya geçmişse sol sayfa da aynı şekilde aynı yerden kesilmiş sayfanın ortasında dahi olsa ve bir sonraki sayfadan devam etmiş. Bence çok güzel olmuş.

Kitabın sonunda yedi sekiz sayfalık bir albüm de mevcut. Atay'ın çocukluk ve gençlik fotoğrafları var. Kendisi zaten ve ne yazık ki genç sayılacak yaşta aramızdan ayrıldı. Halbuki kitapta belirttiği notlara göre Türkiye'nin Ruhu'nu bitirebilseymiş çok güzel bir eseri daha edebiyatımıza kazandıracakmış bence. Eylembilim'in yarım kalışından da bahsediyor yine kendisi ve kafasındaki planı yazıyor. İşlerini istediği gibi neticelendiremeden bu diyardan göçüp gitmiş olması büyük talihsizlik. Ruhu şad olsun.

İlginç bir şekilde yazıyı daha fazla uzatmıyorum ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hoşça kalın efendim.