1 Eylül 2015 Salı

Üstü Kalsın

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

(Cemal Süreya)

23 Mart 2015 Pazartesi

Murat Menteş - Korkma Ben Varım

Hızlı mı hızlı, su gibi akıp giden, kapağı olsun adı olsun çok hoş bir kitap ile karşınızdayım: Korkma Ben Varım.

Dublorün Dilemması'nı üniversitedeyken okumuştum. Korkma Ben Varım çok daha güzel bir kitap olmuş şahsi kanaatimce. Yine her zamanki gibi acayip, ama gerçekten acayip karakter ve mekan isimleri, dehşetengiz cümleler, ara sıra tokat gibi yapıştıran kısımlar barındırıyor. Tuhaf bir şekilde kitabın ana karakteri yok, yani bana sorarsanız yok. Yazık oldu dediğim karakterler var, çok sevdiğim profiller var, her şeyin bir şekilde birbiriyle bağlantılı olması zaten harikulade.

Kitabın içinde Dublorün Dilemması'na ve Alper Canıgüz'e (Gizliajans) atıflar da cabası. Afili Filintalar kendilerini pek bir tutuyorlar canım. Ya da tutuyorlarmış, şu anki hallerini bilmiyorum. Kitabı da kardeşimin kitapları arasından seçtim aldım zaten. Pişman değilim, çok güzel bir eser.

Murat Menteş güzel yazıyor. Çok birikimli bir yazar. Yani şu kitabın içinde bir şekilde kıyısından köşesinden anılan kaç tane eser, kişi ve olay var sayamadım. Evrenin Sonundaki Restoran'ın bile adı geçiyor kitapta, daha ne olsun? Ayrıca Milan Kundura diye ayakkabıcı mı olur ya? Hahahaa...

Şimdi bana deseniz ki bana tek bir sebep göster de okuyayım: Müntekim Gıcırbey'in Şebnem Şibumi'ye olan mektupları için okuyun derim. Meraklandınız mı? Güzel.

Aslında şöyle üç beş ay önce olsa çok eğlenceli bir yazı yazabilirdim ama bugünlerde içimden gelmiyor. Hiç havamda değilim. Umarım seneler sonra bu satırları okurken kimsenin anlamayacağı gizemli bir tebessüm belirir yüzümde. Gelecek nasıl gelecek? Sizi de kendi seviyeme düşürmeden bir sürü alıntı paylaşmak istiyorum. Ara sıra ben de bakarım hem. Hoşça kalın.

  • Aşk insanın sadece psikolojisini ve kimyasını değil; tarihini, müziğini, coğrafyasını, edebiyatını, fiziğini, beslenme çantasının içindekileri, hayat bilgisini de değiştiriyor.
  • Plaj terliği gibi bir dil gerektiren Hint aksanıyla [...]
  • Hırçın bir hortlak hırıltısıyla "Keppe gegeni!" Hoppala, bu Öztürk Serengil [1930-1999] şivesi de neyin nesi?
  • "Nasıl ölmek istersin?" [...]
    "Yaşlanarak."
  • Bazen, Müntekim Gıcırbey'le aramızda dörtyüz ışık yılı olduğunu düşünürdüm... Bu da onu iyi bir dert ortağı yapıyordu.
  • Aşk, imkansızlaşınca daha da şiddetleniyor.
  • Yağmurda ıslanmamı engelleyen birtakım haplar alıyordum.
  • "Bekar bir adam asla pişirmesi yemesinden uzun süren bir yemek hazırlamaz"
  • "Kravatın çok güzelmiş?"
    "Sadece bir kravat işte."
    "Aynısından bende de var, Roma'dan almıştım."
    "Ben de Fellini'nin 8,5 filminde Marcello Mastroianni'nin boynunda görmüştüm..."
    "Ciddi misin?"
    "Evet, ama film siyah-beyazdı."
    (Bahsi geçen sarı puanlı, siyah bir kravat aslında burada)
  • Aşk yalnızca sağlam vücutlu ve tok karınlıların mı tekelinde? Yalvarırım "Hayır" deyin!..
  • Bildiğim bir şey varsa, bir erkek, babasıyla nasıl konuşacağını ölünceye kadar öğrenemez. Hangisi ölünceye kadar? İşte onu bilmiyorum. Henüz.
  • Başkalarının felaketinde eğlence, kendi mahvımızda avuntu buluyoruz.
  • [...] insan bilmediği konuda doğru soru soramaz.
  • [...]
    "Fakat ne doktor?"
    "Onyedi senedir komadaydınız."
    Birden bütün yük kalbime indi. Onyedi sene mi?! Karım yaşıyor muydu? Kızım ne haldeydi? Torunlarım var mıydı; ben uyurken mi büyümüşlerdi? Dünya Kupası'nı almış mıydık? Ülkemizin bölünmez bütünlüğü korunuyor muydu? Hangi parti iktidardaydı? Otomobiller uçmaya başlamış mıydı? Herkes yokluğuma iyiden iyiye alışmış olmalıydı? Bu yaştan sonra ne halt edecektim?!..
  • Kendimizi emanet edeceğimiz kişiyi bulana kadar canımız çıkmasa.
  • Dünyada sahtelik kadar gelişim gösteren başka bir şey yok.
  • İnsanlar, yakınlaşmanın yolunu kendilerine acındırmakta ya da muhataplarının kafasında demirle vurmakta arıyorlar çoğu zaman.
  • Bazı şeylerin anlamı ortaya çıktığında, o şeylerin kendileri çoktan yitmiş oluyor Şebnem. Biz aslında kaybettiklerimiziz.
  • Şövalye olsaydım, senin şehrine hücum etseydim, dudaklarını görünce kılıcımı düşürür, atımdan düşerdim. Hiçbir zaferin erişemeyeceği tatta bir yenilgi olurdu...
  • Yalnızlık deliliğin hammaddesidir.
  • Yine de insan istiyor ki, bir kişiyle olsun bu 'kalpteki sır' daha doğrusu 'kalbin sırrı' konusunda anlaşabilsin. Birisi "Evet" desin, "seni anlıyorum. Aynı dert bende de var."
  • Fikirler, düşüncelerden doğmaz. Bilginin asıl fonksiyonu, duygularımızı değiştirmesidir. Zihniyet, hissiyata tâbidir.
  • Çocukların güzelliği neşe, kadınların güzelliği acı verir.
  • "Eminim bir gün sen de hayatının kadınına rastlayacaksın evlat... Ve ona şöyle diyeceksin: 'Ben evli bir adamım.'"
  • Şebnem'e hakikati anlatırım. O, her şeyin mantıklı bir açıklaması olmadığını bilecek kadar akıllı.
  • Dinle, her evli çiftte bir acı çeken, bir de canı sıkılan vardır...
  • Çok sevmek, sonsuza dek kavuşamamak için en ideal yöntemdir!
  • Aptallığın hemen hiç masrafı yok. Kendimden biliyorum. Akıllanmaksa ateş pahası.
  • Geleceğe bakıyorum ve ertesi günü bile göremiyorum.
  • Limanlar eski ya da yeni tüm gemiler için en güvenli yerlerdir. Fakat hiçbir gemi, limanda demirlemek için yapılmamıştır.
  • İnsanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyor.
  • Delilik artık düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir.
  • Fanilik de, sonsuzluk da insana ağır gelir. Katlanılabilir ıstıraplar peşinde koşmamız bundandır.
  • Beklemek, cehennemdeki mezuniyet töreniydi.

17 Mart 2015 Salı

Oruç Aruoba - hani

Biraz felsefeyle nefes alıp vermeye devam. Bu kez aşka, daha doğrusu o'na dair birkaç kelamı var Oruç Aruoba'nın. Okuduğum dördüncü eseri kendisinin ve şu ana değin en beğendiğim eseri oldu diyebilirim. Neden?

Bir kere ettiği laflar hafif değil. Hepsi gerçekten üzerinde düşünülesi ifadeler. Adam kıvranmış adeta. Yani bunları yazabilmek için bazı şeyler yaşamalı insan, değil mi? Yoksa bunlar kolay kolay herkesin bu kadar düzgün cümlelere dökebileceği düşünceler değil. Yazının sonunda birkaç alıntı yapacağım ama zaten elinize aldığınızda bir solukta bitecek bir eser, okuyun isterim baştan sona.

Kitabın içeriği o'nun hakkında dedik, temelde de bize kendimizi anlatıp, kendi içimizdeki sesleri tokat gibi yüzümüze çarpıyor. Sen düzgün müydün şeklinde çarpıcı eleştiriler (özeleştiriler) yapıp olduğu gibi sana gelen o'nun hakkında, daha doğrusu beraber 'biz' olabilmeniz adına dilinden geleni ardına koymuyor da diyebiliriz. Ben düzgün anlatamıyorum. Zaten daha çok insanın anlatamadıklarıyla ilgili bir kitap. Bu durumda ben en iyisi sizi alıntılarla baş başa bırakayım. Lafı uzatmanın manası yok. Hoşça kalın.
  • Şimdi hayallerinin gerçek de olabileceğini düşünebilirsin - bu berbat dünyada, düşlerinin gerçekte karşılığının bulunabileceğini...
    Çünkü, var, artık, o-
  • En iç, en içten, en içteki sesine bile aykırı düşebilir mi kişi?-
    Düşer...
  • Kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek - yıllar yılı unuttun onu yalnızca: Bunu da "koşullar"a, "hayatın akışı"na, "sorumlulukların"a falan bağlamaya kalkışma - bahane bulmağa çalışma: Sendin, sendeki asıl senin anlamını, önemini, değerini gözardı eden : korkaklıkla işin kolayına kaçan...
    O işte şimdi hesabını soruyor o sahici senin, senden : ne yaptın sen sana?!...
  • Yaşamının anlamı senin ile birlikte varolmak istiyor -
    -Koru onu.
  • Oysa - ta o zaman; onu o ilk gördüğün ama kavrayamadığın zaman (-birden gözüne çarptığı ama anlaşılamadığı zaman - sen anlayacak; o da, belki, anlaşılacak durumda, değildiniz...), anlayabilseydin(iz) : ne  olağanüstü, ne muhteşem, ne harika birşey olabilirdi yaşamın - ama olamadı - - belki de (-herhalde) olamazdı : senin de, onun da, bütün geçirdiklerinizi, bütün yaşadıklarınızı geçirmeniz, yaşamanız gerekliydi...
    Ancak bugün -şimdi, böyle- olabilirdi- oldu, işte...
  • O senden ne istiyorsa, sen de ondan onu isteyeceksin - sen ondan ne istiyorsan, o da senden onu isteyecek-
    -o; sen; işte:-
  • Öyle ki, artık yazmayabilirsin de - yaşamının gerçekten anlamlı olması için yazmanı gerektirmeyecek artık, o işte:-
  • Kişinin yaşadığı gerçeklerdir, doğru; ama, gerçeklerini hep bir hayal kipinde yaşar - kişinin hayalleri gerçek değildir, doğru; ama, hayallerini hep bir yoğun gerçeklik duygusuyla yaşar - şimdi : hangisi 'gerçekten' gerçektir acaba?...
    Hayallerinde gerçekten direnen kişiye 'gerçekler' ne yapabilir ki?
 

16 Mart 2015 Pazartesi

Marcel Proust - Guermantes Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde, #3)

Nispeten uzun bir aradan sonra nihayet yeni bir kitabı daha bitirmiş olmanın haklı boşluğunu yaşıyorum. Özellikle kalın kitapları bitirince ister istemez boşluğun hacmi de artıyor. Kaldı ki Kayıp Zamanın İzinde de seri olarak çok yavaş ilerleyen kitaplardan oluşuyor. İnsanı biraz yoruyor demek de mümkün.

Serinin bu üçüncü kitabında anlatıcımızla beraber burjuva hayatının kılcal damarlarına kadar uzanan bir yolculuğa çıkıyoruz. Yalnız, anlatım ilk kez bu kitapta bu kadar detaylandı. Hani zaten detaylıydı, bu kez sanki birazdan fazla abartılmış. Bir balo yüz elli sayfa anlatılır mı? El insaf. Sayfa sayısını attım bu arada ama gerçekten uzundu. Bu baloda konuşanlar da genelde şecerelerden bahsettikleri için kitabın yarısı milyon tane isimden oluşuyor. İlk iki kitapta aklıma kazınmış isimleri unuttum neredeyse. Bu yönüyle acayip detaylı ve uzun anlatımlı bir kitap Guermantes Tarafı.

Fakat bu detayları okurken şöyle bir şey de geçmedi değil aklımdan: Bizim edebiyatımızda da böyle yakın (gerçi biraz uzaktan da başlaması lazım, bu kitapta atalarının izinden çok eski yüzyıllara giden karakterler vardı çünkü) tarihimizi bütün karakterlerin isimleri ve ilişkileriyle birlikte anlatacak bir eser olsa ne güzel olurdu. (Kardeşim belki vardır diyor ama araştırmaya üşendiği için kaale almıyorum)

Çeviri ve çevirmenin notları konusunda her zamanki saygı duruşumuzu da yapalım ve Roza Hakmen'in ellerinden öpelim. Ben okurken yoruluyorum. Kendisi gerçekten büyük insanmış. Vay arkadaş...

Kitap, dönemin sosyete hayatını, insanlar arasındaki ilişkileri temele alıp çok detaylı bir anlatım sunduğu için yukarıda da dediğim gibi yer yer sıkıldığım zamanlar oldu. Ancak benim asıl bahsetmek istediğim konu şu ki sosyete hayatı olsun ya da olmasın, o dönemde (sadece Fransa'da mı bilmiyorum) insanlar sanki kendileri değiller. Yani nasıl desem, herkes birbirinin yüzüne gülmekle o kadar meşgul ki kimse kendisi olamıyor. Ben mesela o toplantılardan birisinde kendimi hayal ediyorum. Gider piyanistin yanına otururum, usta helal olsun derim gibime geliyor. Sonra içimden geçeni de yirmi sayfa kendimi kasmadan sorarım yani şu bilmem nere prensesinin kızının bi çıktığı, görüştüğü falan var mı diye. O dönem insanların kanserden ölüm oranı epey yüksek olsa gerek. Çekilir dert değilmiş sosyete olmak. Şu anda kendimi şu sahneyi izler gibi hissediyorum:


Okurken en etkilendiğim kısım ise anlatıcımızın babaannesinin ölümü ile ilgili olan yaklaşık otuz sayfalık kısımdı. Burası gerçekten kitap içinde kitap gibi olmuş, değişik olmuş, etkileyici olmuş, kabul edelim ağır olmuş.

Tabii ki kitabın altı çizili bir sürü yeri var. Lakin takdir edersiniz ki onları Marcel Proust bir kere yazmış, bir de burada ben yazmayayım. Sadece bir tanesinin fotoğrafını paylaşayım ve huzurlarınızdan çekileyim. Anlaşalım. Burdan bütün Mlle, Mme ve M. de İnsancıklar'a selam ederim. Hoşça kalın.


17 Ocak 2015 Cumartesi

Fyodor M. Dostoyevski - Ev Sahibesi

1847 yılından hepinize merhabalar. Kronolojik Dostoyevski okuma turnemde bu kez durağım Petersburg (yine Petersburg da diyebiliriz).

79 sayfalık bir eser (novella) Ev Sahibesi. Bu sefer hastalıklı bir karakterin, Ordinov'un gözünden aşk, yalnızlık, sosyal hayattan soyutlanma gibi kavramlar üzerine konuşmuş Dostoyevski.

Açıkçası öyle çok çok beğendim diyemem bu sefer. Sonu biraz laaaps diye bitmiş, sanki eksik sayfa var. 'Ha, iyi, oldu o zaman, hadi görüşürüz' minvalinde bir tepki verdim kitabın sonunda.

Ordinov'un sosyal hayattan soyutlanması aslında bilim düşkünü bir insan olmasından kaynaklı. Eve kapanıp çalışmayı seviyor. Ama tabii kitaptaki olayların gelişebilmesi için bir ara dışarı çıkması gerekiyordu, çıktı da. Ve Katerina'yı gördü. İşte orada film koptu sayın seyirciler. Kitabın buradan sonrasında özellikle Ordinov-Katerina diyaloglarında, anlarında hayal ve gerçek birbirine karışıyor. Biri birini mi vuruyor, yoksa hayal midir nedir derken bir şey oluyor; arınıyor her şey adeta. Gerçi kitap çok ince olduğu için pek yormuyor insanı.

Ev Sahibesi de Dostoyevski'nin ilk dönem eserlerinden birisi olduğu için insana biraz sıkıcı gelebiliyor. Eserlerini yazdığı tarihlere baktığımızda bu kitapla beraber 1847, 1848 ve 1849'da epey etkin olduğunu ama ondan sonra bir daha ta 1857'de (tarihler değişebiliyor, 1860 öncesi diyelim) yeni bir kitap yazdığını görüyoruz Dostoyevski'nin. Peki, neden?

Bunu anlamak için Dostoyevski'nin hayatını incelememiz lazım biraz. Ev Sahibesi'ni ve ardından Bir Yufka Yürekli'yi yazıp beklediği eleştirileri alamayınca politikaya atılmayı denemiş ve sürgün yemiş, Sibirya'ya gönderilmiş. Bu dönemin geçmesi, adeta hayata geri dönmesinin ardından sanırım hepimizin bildiği 'Dostoyevski' olmuş. Bu ikinci yazarlık dönemindeki eserleri de umarım günün birinde burada anlatacağım. Zira kronolojik okuma kararımı alma sebebim olan Suç ve Ceza tam olarak Sibirya sürgününde kafasında yer eden suç ve cezalandırma kavramlarının ürünü bir kitap. Yıllarca irdelediği düşüncelerin sonunda bugün tüm edebiyat çevrelerince her daim en iyi kitaplar arasında gösterilen Suç ve Ceza'yı kaleme aldığını düşünürsek Dostoyevski'nin bu ikinci yazarlık dönemi eserlerini daha bir iple çektiğimi söyleyebilirim.

Yazdıkları üzerinden Dostoyevski'nin ayak izlerini takip etmeye Netoçka Nezvanova ile devam edeceğim ama araya birkaç kitap serpiştirmem lazım. Bir sonraki görüşmemize kadar kendinize iyi bakın efendim. Kapanışı kitaptan bir alıntı yapıyorum, hoşça kalın.

"Düşünce, acıdan, kederden gelir, keder doğurur. Mutluluk istersen, düşüncesiz yaşayacaksın."
 

13 Ocak 2015 Salı

Antoine de Saint-Exupéry - Küçük Prens

Sayfa sayısıyla bu kadar orantısız derecede bilgi barındıran kitap azdır sayın seyirciler. O neydi öyle? Gerçekten konuşulduğu kadar varmış Küçük Prens.

Küçük gezegeninden gelen ve bize mükemmel dersler veren, hikayeler anlatan bir prens Küçük Prens. Toparlayamıyorum, en iyisi kitaptaki bir sürü fikirden yola çıkarak bir şeyler yazayım. Bir kitap yazısından çok halet-i ruhiye yazısı olabilir bu saatten sonra bu kayıt. Hadi bakalım.

Prensimizin gidip gördüğü altı gezegenden bize anlattığı çeşitli düşünceler var: otorite, kendini, beğenmişlik, ayyaşlık (utancı unutma çabası), iş adamı, fenerci ve coğrafyacı. Düşünce olmadı gerçi hepsi, içerikler diyelim. Hepsinde gerçekten mükemmel diyaloglar var. Bu altı gezegeni gezmeye başlama kısmına kadar çocuk kitabı diyebilirdim ama burası ve buradan sonrası ı ıh, katiyen olamaz. Yetişkinlere çok daha fazla mesaj veriyor bu kitap.

Kitabın anafikri aslında içindeki bir iki sözde geçiyor 'En iyi, yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.' ve 'Gülünü senin için bu kadar önemli kılan, ona harcadığın zamandır.' gibi. Kitabın genel içeriğinin de yalnızlık, sevgi, dostluk gibi kavramlar olduğunu düşünürsek biraz 'değer bilme'nin öneminden bahsediyor da diyebiliriz.

Kitabı okuyanlar gül muhabbetini anımsayacaklardır. Prensimizin üzerine titrediği ve türlü şirretliklerine rağmen bir türlü vazgeçemediği, Dünya'da binlerce benzerini görmesini rağmen onun tek olduğuna inandığı gülü. Yazarın bu gülü eşi Consuelo'dan esinlenerek karakterize ettiği şeklinde büyük bir inanış var edebiyat çevrelerinde gördüğüm kadarıyla. Haksız değil gibiler, zira Consuelo'nun vatanı olan El Salvador, Volkanlar Diyarı olarak biliniyormuş. Yine kitabı okuyanlar prensimizin, gezegenindeki en temel işlerinden birisinin aktif (2) ve sönmüş (1) volkanları temizlemek olduğunu hatırlayacaktır. Yani kendini de kitaba öyle bir katmış ki Saint-Exupéry, takdir etmemek elde değil. Çetin bir evlilikleri ve fırtınalı bir ilişkileri olmasına rağmen sürekli eşini yanında tutmak istemiş.

Yukarıda yaptığım iki alıntıyı rastladığı tilkiden öğrenmişti prensimiz. Yine aynı tilkinin öğrettiği bir şey daha var kitapta: evcilleştirme. Hakikaten süper bir açıklama da eklemiş evcilleştirme ile ilgili: "Sen, benim için, diğer yüz bin küçük oğlan çocuğuna benzeyen bir oğlan çocuğundan başka bir şey değilsin şimdilik. Sana ihtiyacım yok. Senin de bana ihtiyacın yok. Ben de senin için, diğer yüz bin tilki gibi bir tilkiyim yalnızca. Ama, beni evcilleştirirsen, birbirimize ihtiyaç duyarız. Sen benim için dünyada bir tanecik olursun. Ben de senin için dünyada bir tanecik olurum...".

Tabii evcilleştirmenin bedeli olarak gözyaşını vurgulamayı da ihmal etmiyor. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim de tam olarak buydu işte. Kitap, bizi evcilleştirip kendisini bizim için bir tanecik yapıyor ve ayrılma vakti geldiğinde gözyaşlarımızı tutamıyoruz. Evcilleştirdiğimiz şeyin sorumluluğunu da kabul etmemiz gerektiğini eklemeyi unutmamıştı zaten tilki kardeşimiz. Kitaplığımızdaki en güzel yerlerden, en kolay ulaşılır yerlerden birisini kendisine layık görüyoruz o halde. En az haftada bir okunabilecek bir referans kitabı olarak kullanmak mümkün Küçük Prens'i.

Hakkında daha saatlerce konuşabilirim kitabın ama durmak ve o uzaktaki yıldızdaki koyunun çiçeği yiyip yemediğini düşünmem lazım. Sorumluluk aldık bir kere. Yerine getirmek lazım. Ve bundan sonra her yıldıza baktığımda istemsizce gülümseyeceğimi biliyorum. En azından oralarda bir yerde gülümseyen bir dostum olduğunu bileceğim. Varsın deli desinler.

İnternette her yerde zilyon tane alıntı bulmak mümkün kitaptan (örneğin). Hatta bana sorsanız yapılan alıntılar kitabın toplamından fazla eder. Ben, aşağıdaki alıntıyla bitirmeyi uygun gördüm. Okumamış olanların da en kısa zamanda bir saatini ayırarak bu kitabı okumasını diliyorum. Hoşça kalın.

"İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık. Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından, insanların dostları da yok artık."

Dipnot: Bu kitabı bana hediye ederek daha geç olmadan okumamı sağlayan can dostum güzel insana teşekkür ederim. Var olsun.

12 Ocak 2015 Pazartesi

Marcel Proust - Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde (Kayıp Zamanın İzinde, #2)

Bu seriye bayılıyorum. Edebi kaliteden taviz vermeksizin kendimden geçerek Balbec'in sırtlarında okudum adeta bu kitabı ben. Yer yer kapıyı pencereyi kapatıp istirahate çekildim, yer yer at arabasıyla kır gezilerine katıldım, yer yer konserlerde coştum eğlendim. Ama en önemlisi aşk, mutluluk, mutsuzluk, ilişkiler, kıskançlık gibi konularda müthiş tespitler okudum. Bu seriye bayılıyorum.

Adını hala öğrenemediğimiz (hiç öğrenemeyecek de olabiliriz bu gidişle, biliyorsanız da söylemeyin ama lütfen) anlatıcımızın gençlik dönemindeki hisleriyle düşünüp kendi yağımızda kavruluyoruz bu eserde. Büyük laflar etmiş gerçekten Proust. Zaten belli sayfalarda yapmaktan hoşlandığı bir şey var. Mesela bundan yıllar sonra zaten göreceğimiz gibi tam da burada anlattığımız gibi olacak gibisinden cümleler kuruyor. Kendi eseri içerisinde kendisine referans veriyor adam, hem de ilerideki kitaba. Deli ediyor beni. Çatlayacağım bu gidişle meraktan. Hızlı da okunmıuyor ki bir an önce bitsin.

Ama yok, bitmesin bir an önce. Çünkü yedi kitaplık bu seri bittiğinde tahmin ediyorum ki bir kitaptan beklenti katsayımın değerini (şu anda uydurdum ama bence güzel bir katsayı oldu), bariz şekilde yukarı çekecek. Çok daha dolaşırım buralarda hey gidi Kayıp Zamanın İzinde diye. Ben de henüz okumadığım kitaplara ancak bu kadar referans verebiliyorum işte. Aramızdaki farkı görün.

Roza Hakmen'e yine bir paragraf ayırmak ve bir önceki yazıda söylediğim bir konuda hakkını teslim etmek istiyorum. Evet benim gibi cahil ama geç olsun güç olmasın insanları, 'smart'ın İngilizcede giyim kuşam bakımından 'şık' gibi bir anlamı da varmış. Baktım, öğrendim. Aslında bizde ona daha çok 'jilet gibi (cilet gibi de dendiği olur)' denir. Demek ben ondan şeedememişim ilkin. Ehem...

İlk kitap Swann'ların Tarafı ve ikinci kitap Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde ilk olarak 1913'te basılmışlar. Serinin bir sonraki kitabı olan Guermantes Tarafı ise 1920'de basılmış. Son kitap Yakalanan Zaman ise 1927'de yayımlanmış. Hani biraz önce dedim ya ileriki kitaplara bariz atıflarda bulunmuş diye, hah işte, ben o dönem yaşasam kafayı yiyebilirmişim. Sanırım şu anda Buz ve Ateşin Şarkısı serisinde de aynı durum söz konusu. O yüzden onu okumuyorum, bekletiyorum. Ama o seri çok daha akıcı ve olaya dayalı olduğu için unutulabilir. Kayıp Zamanın İzinde'yi isimler haricinde unutmak pek olası değil gibi geliyor bana. Çünkü her şey fikir gibi. Vay arkadaş, adam ne yazmış be. Bi çay koyayım bari...

Aklıma gelmişken söylemek istediğim bir şeyse şu: kitaptaki isimlere taktım sanırım ben biraz. Bütün kız isimleri sanki aslında erkekmiş gibi geliyor kulağıma, Albertine mesela. Fransızcaya aşina olmamamdan mı kaynaklı acaba bu durum?

Genel olarak Marcel Proust ile ilgili olarak da şunu eklemek istiyorum. Olanı biteni, her şeyi, yalansız dolansız anlatmış adam. Hayatını kendi eliyle deşifre etmiş. Proust diyorum çünkü kendi hayatından izler taşıdığı biliniyor zaten kitabın. Ne kadar kısmı kurgu olduğu beni çok bağlamıyor şu anda. En derindeki lafların hepsinin kendisiyle de bir şekilde alakası olduğuna inanıyorum. Takdire şayan bir cesaret örneği bana sorarsanız.

Kitap yine altı çizilecek uzuuuun alıntılarla dolu. Şu anda bendeki kitabı eline alan birisi okumamışım da boyama kitabı olarak kullanmışım diye düşünebilir. O derece. Cümleler vs. uzun olduğu için işaretlemeye bir başladı mı insan, kalemin ucu bitiyor neredeyse. Ama kısa ve vurucu ifadeler de yok değil. Belli bir kalıbın adamı değil Proust. Her türlü yazmış. Ben bir iki tanesini buraya not almak istiyorum kısa olanların:
  • Zeki insanların rahatsızlıklarının dörtte üçü, zekalarından kaynaklanır.
  • Sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür ki, bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karşımızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir.
  • Gün içinde sahip olduğumuz zamanın miktarı esnektir; hissettiğimiz tutkular bu zamanı genişletir, hissettirdiğimiz tutkular daraltır, alışkanlıksa doldurur.
  • Hayatımızı bir insana göre kurarız, artık onu hayatımıza kabul edebileceğimiz an geldiğinde, o insan gelmez, sonra bizim için ölür ve biz de sadece onun için hazırlanmış olan şeyin içine hapsolup yaşarız.
  • Bir odaya eşyaları dikkatimiz yerleştirir, alışkanlığımızsa onları kaldırıp bize yer açar.
  • Fotoğraf, gerçeğin bir kopyası olmaktan çıkıp bize artık mevcut olmayan şeyleri gösterdiğinde, yoksun olduğu haysiyeti bir ölçüde kazanmış oluyor.
  • Elstir, insanın, idealinin gerçekleşmesini sadece düşüncenin gücünden beklediği gençlik çağını geride bırakmıştı.
Sırada serinin en uzun kitabı var. Herhalde onu da bir, bir buçuk ayda falan okurum. Okumayınca yazmıyorum, blog ıssız kalıyor. Eee, ünlü bir düşünürün de dediği gibi: her şeyin bir şeyi var. Çok şaapmamak lazım.

Esen kalın efendim. Yol uzun, Guermantes tarafını yürüyeceğim bu sefer. Görüşmek dileğiyle...
 

19 Aralık 2014 Cuma

26

Bazı yazılara başlamak bu kadar zor olmasa emin olun çok daha fazla yazarım. Fakat başlayamıyorum bazen. Kimi zaman içimden gelmiyor ki benim için en geçerli bahanedir. Ama içimden geldiği halde ilk lafı edemediğim için, düşüncelerimi toparlayamadığım için yazıya dökemediğim birçok taslağım oldu. Sonra da hepsi çöp oldu, gitti.

Çok klasik bir yazıya başlama taktiği kullandığımın farkındasınızdır ama bu akşam bir şeyler yazmak zorundayım. Çünkü bugün ben bir kez daha doğdum. 26 senem doldu, 27. seneme açtım gözlerimi.

Sayılar gerçekten çok komik, hiçbir anlam ifade etmiyorlar şu anda bana. 24 yaşımdan neyim farklı ya da 12.5'tan? Tamam, 12.5'tan bariz farklı olabilir. Lakin biri çıkıp mesela altı sene öncesinden, üniversiteye başladığım seneden bu yana ne değişti diye sorsa tanıdığım insanlar haricinde belki de dişe dokunur hiçbir şey sayamam.

Dedim ya, tanıdığım insanlar haricinde diye, onu da neden dedim? Geçenlerde Taylan (adamın hası bir arkadaş) bir vidyo önermişti bana bunu kesin izlemelisin diye. Bu yazının sonunda o vidyoyu da paylaşacağım. O vidyoyu izledikten sonra işte, bunları ciddi ciddi düşündüm. Lan dedim, daha ne olsun? Tek fark tanıdığım insanlar olsa bile yeter. Çünkü önemli olan o, insanlar; bizler. Bu, varoluşsal (oha, ağzıma da hiç yakışmadı) bir biz değil ama. İnsan insanayız, önce bunu bi anlamamız lazım, ondan.

Vidyoda bir 'gözlerdeki parıltı' deyimi var. Sanırım yaşamaya değer bir fikir ancak bu kadar güzel olabilir. Hani bir laf var, biraz olsun başkaları için yaşanmamış hayat hiç yaşanmamış olsa da olur diye (ya da buna çok yakındı işte). Ben buna inanıyorum. Sırf kendim için yaşamak bana o kadar anlamsız ve boş geliyor ki 'niye, hadi anlat' deseniz kendimi tam ifade edemeyeceğimi bildiğim için sıkıntıya düşerim. İyi de kim için yaşamak o zaman, ne için, ne uğruna yaşamak?

Tabii bu soruyu Cosmos'u izledikten hemen sonra soruyor olmak da gerçekten çok hoş oldu. Ama oraya girmeyeceğim. Devam edelim.

Tabii ki önce aile için yaşamak derim ben. Bu seneyle birlikte yedi sene oldu bir arada olamıyoruz doğum günlerimde. Evet, sayısını tutuyorum. Çünkü önemli. Tabii, aile demişken kan bağı olmak zorunda da değil. Ferit'in de (Ferit deyince bi tuhaf oluyorum, zaten kankulim de kızıyor) yazdığı gibi kardeş olmak için aynı anne babadan doğmak gerekmeyebiliyor. İşte böylece yaşanabilir bir hayat.

Günlük koşuşturma, iş, güç, o, bu, şu... Her şey bir yana. Umurumda değil. Benim değer verdiğim insanlar önemli önce. Yedi milyar insan var. Belki de bunlardan milyonlarcası benim ruh ikizim ve hiç tanışamayacağız. Çok saçma ve bir o kadar gülünç, trajikomik. Anlamıyorum. Halbuki Dünya da o kadar büyük bir yer değil. Tamam tamam, Cosmos'a girmiyorum.

Yeri gelmişken bir hafta öncesinden doğum günümü kutlayan ve hiç beklemediğimi görünce sevinen ama beni de gerçekten çok sevindiren Beyto'ya teşekkür ederim. Takdir edersiniz ki insan bir hafta öncesinden böyle bir şeyi beklemiyor. Sonra her daim yanımda olduğunu bildiğim canım Dek'e çok teşekkür ederim. Bir de büyük ihtimalle şu sıralar Brezilya'dan Türkiye'ye uçmakta olan Mlle Bayburtluoğlu'na (ileriye dönük not, biz bu sıralar Kayıp Zamanın İzinde'yi okuyorduk) teşekkür ederim, genel olarak yani.

Yukarıda bahsini ettiğim vidyonun TED linki için buraya tıklayabilirsiniz. TED'in sitesinde Türkçe altyazısı da var. Alta da Youtube versiyonunu koyuyorum ama onda sadece İngilizce altyazı var. Herkes izlesin isterim.

Gözlerinizden parıltı eksik olmasın. Hep beraber nice güzel senelere.

 

15 Aralık 2014 Pazartesi

Marcel Proust - Swann'ların Tarafı (Kayıp Zamanın İzinde, #1)

Ne yapsam, nereden başlasam şimdi ben. Söyleyecek çok şey var ama hepsini bir anda söylemek istediğim için hiçbirini becerip söyleyemiyorum. Allah'ım, sen aklıma mukayyet ol.

Kitap okumak nedir, bundan tat alınır mı gerçekten, edebi değer dediğimiz ne ola ki... Sanırım müthiş bir yolculuğa adım atmış oldum Swann'ların Tarafı'nı bitirerek. Çünkü bilen bilir, Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust'un ömürlük eseri. 7 cilt toplamda. Binlerce sayfa ediyor haliyle. Daha giriş sayfasında belli ediyor kendisini, kalitesini, ne ile karşı karşıya olduğumuzu. Gerçekten acayip bir yetenek mi demeli, başka ne denir bilemiyorum. Sayfalarca, uzun uzun herhangi bir konuyu en ince detayına kadar anlatmış adam. Tuhaf yanı sıkılmadım da hiç okurken, bilakis o kadar keyif aldım ki anlatamam. Tamam tamam, bir deneyeceğim.

En başta tüm kitabın bir anı(lar zinciri) olması bana şunu düşündürdü: hiç yaşanmamış bir geçmiş yaratıp bunu en ince ayrıntısına kadar anlatabilmek nasıl bir şeydir? İnsan olan der ki işte o vakitler şurası şöyleydi, burası böyleydi, şurda şu vardı, burda bu. Halının desenine, bulutların şekline kadar detay verilmez ki (verilemez anlamında). Vay arkadaş yaa...

Saf edebiyat olarak etiketledim ben bu kitabı, kim ne derse desin.

Paragraf uzunluğunda cümlelerden oluşuyor kitabın çoğunluğu. Ama öyle cümleler ki, yani kendi içlerinde ve genelde o kadar tutarlılar ki histerik bir şekilde güldüğüm zamanlar oldu okurken. Be adam, bir yerde de yanlış yaz, sonunu getireme diye bir muhalefete giriştim yer yer. Çekememezlik çok kötü, siz yapmayın.

Sonra şunu fark ettim. Ben bir yazar olsam pek tabii ki kendi dilime hakim olmalıyım. Yani anadilimde bu şekilde uzun cümleler kurabilmem aslında o kadar ahım şahım bir olay olmazdı. E, ama ben bu kitabı orijinal dilinden, Fransızcasından okumadım ki! İşte bunu fark ettiğim an çevirmenimiz Roza Hakmen'e Marcel Proust'a duyduğumdan daha fazla saygı duydum. Bu kadar kusursuz, bu kadar güzel çeviri yapılır mıymış?  Ben bugüne kadar çok abartmışımdır bu blogda bir sürü şeyi ama gerçekten bu çevirinin benim abartabileceğim bir yanı yok. Ayakta alkışlıyorum.

Yazar yer yer İngilizce kelimeler kullandığı için (karakterleri öyle konuşturduğu için daha doğrusu) çevirmenimiz de (editör mü yoksa?) onları İngilizce bırakmış ve sayfanın dibinde anlamlarını haricen belirtmiş. Kitapta bulabildiğim tek kusur bu notlardan birisinde smart'ın akıllı, zeki gibi bir anlamda değil de şık olarak çevrilmesiydi. Ha, şu anda ölümüne çuvallıyor olamaz mıyım, olabilirim. Ama işte kafam böyle çalışıyor. Ben ne yapayım?

Sonra Vinteuil'ün bir eseri var, klasik müzik eseri, adını not almayı unuttum, şu anda kitaba da bakamıyorum kafamdakiler uçmasın diye. Hah işte, bir eseri var. Müziğin insanın kafasında neleri nasıl çağrıştırabileceğini, insana neler düşündürebileceğini, hissettirebileceğini o kadar güzel ve uzuuun uzun anlatmış ki yazar M. Swann üzerinden, evet dedim, işte bunun için bu adamlar büyük yazar. Şimdi detay vermeye kalksam altından çıkamam, en iyisi siz kitaba başlayın tez elden.

Dikkatimi çeken bir diğer husus ise unvanların kısaltılmış bir şekilde verilmesiydi. M. Swann, Mme Swann, Mlle Swann gibi. Olmayan Fransızcama rağmen bunların Monsieur, Madame ve Mademoiselle (bildiğimiz Matmazel, evet bildiğimiz) olduğunu kitabı okudukça anladım. Ayrıca saygınlık belirtisi olarak isimlerin önüne 'de' takısı geldiğini de öğrendim. Durduk yere başlangıç seviyesinde Fransıca bilgisi edindim diyeceğim ama o kadar da değil tabii mon ami (bildiğimiz mon ami, he).

Toparlamak istiyorum. Çünkü yazıyı bitirip ikinci kitaba başlayacağım. Uzun zamandır seri kurgu okumuyorum ve gerçekten bir sonraki kitabı merak etmeyi özlemişim. Bu kitabı kimlere tavsiye ediyorum? Dürüst olmam gerekirse ben kitap okumayı seviyorum diyen herkese. Ben şimdi kayıp zamanın izinden gitmeye devam ediyorum. Sizleri de beklerim. Belki zamanın bir noktasında karşılaşırız. Kim bilir, neden olmasın?

Au revoir.
 

30 Kasım 2014 Pazar

Efkardan Başlığı Unutmuşum

Moralim bozuk.

Sevdiğim birini yolcu etmeyi bilmiyorum, sevmiyorum. Sesim değişiyor, gözlerim doluyor hemen. Ayrılıklar zor. Haksızlık bu. İnsan neden yaşayacağı tek hayatta istediği zaman istediği kişilerin yanında olamıyor? Bu mudur yani zekamızın geldiği son nokta? Evrile evrile buna mı evrildik, gelişe gelişe buna mı geliştik, ola ola bu mu olduk? Valla bravo!

Yeni bir düzen kurmak bile bu kadar zor değil. Bir aydan fazla oldu tek başıma yaşıyorum. Aslında altı üstü iki üç hafta tek kalabildim ama sevdim böylesini. Evimin her şeyi benim, her yeri benim. İstediğim saatte, istediğim şekilde, istediğimi yapabilme özgürlüğüm var. Amma lakin ki sadece bir akşam bile birisiyle kalsam takip eden ilk yalnız akşamımda volta atıyorum evde.

Neler düşünmedim ki kendimi ikna etmek için. Lan işte ne güzel, özlemini çekeceğin sevdiklerin var şeklinde duygu sömürüsünden rahat mı batıyor arkadaşım diye tehdidine kadar neler düşünmedim. I ıh, yok arkadaş, yemiyor. Benim morali sıffır sıffır sıffır sıffır! Nalet olsun.

Halbuki yarına bir şeyim kalmayacak ama bu seferlik bunu yutmak istemiyorum. Belgelemek istiyorum. Onun için ellerim klavye üzerinde gezinmeye devam ediyor. Omurilik çalışıyor.

Bu arada evet, yeni bir evim var benim artık. Ufak bir çatı katı, tam bana göre. Tavanı alçak, boyu boyuma uygun ev yani. Çok da sevdim. Ciddi düşünüyoruz. Şuralarda bir yerde odamın ki kendi aramızda biz oraya yaşam alanım diyoruz, fotoğrafı olması lazım. Film izlemek için bir televizyon alma düşüncem epeydir vardı. Gerçek oldu. Bir de hep hayalimdi, sallanan sandalye istiyordum en ahşapından; onu da bir güzel insan sağ olsun hediye etti; ancak bu fotoğrafta çıkmamış. Çekimser biraz.

AMA BENİM MORALİM BOZUK! NEDEN? ÇÜNKÜ RAHAT BATIYOR!

Sakinim. Biz bizeyken iki sesimizi de yükseltemeyeceksek ne anladım o işten? Misal, şu anda Göksel arkadan yardırıyor İçime Sinmiyor diye. Kendine eziyet etme konusunda bir dünya markası olabilirim bu gidişle. Bu yaptıklarım da hiç içime sinmiyor ama ilerleyen zamanlarda kendime ayar vermek için bunları da yazmalıydım.

Sonra? Sonrası Allah kerim. Çamaşır attım, onları asacağım. Bulaşıkları yıkayacağım. Hahaa, bayağı bildiğin ev kadını oldum lan ben. Bana yemek yapmayı da öğrettiniz mi olaylar olaylar... Aslında yemek yapmakta bir şey yok da ben tek başıma yemek yiyemiyorum. Atıştırmalık dediğimiz yiyecekler ya da en fazla çorba. Mesela kendime normal yemek yapsam yerken canım sıkılır. Sanki yemek birisiyle yenilmeliymiş gibi bir düşünce var bende. Yalnız yenmiyor azizim.

Geçen gece kardeşimle Mary and Max'i izledik tekrar. Böyle güzel bir film olamaz. İzleyin efendim, izletin; sevin bu filmi.

Not almayı unuttuğum başka bir konu kaldı mı? Hımmm... En kısa zamanda Kayıp Zamanın İzinde'ye başlamam lazım. Atı alan Üsküdar'ı geçmiştir şimdiye. Değil mi sayın at sahibi? (Burayı gerekli kişi üstüne alınacaktır, lütfen siz şeetmeyin.)

Yılın en güzel ayına başlamamıza saatler kala cümlelerime son veriyorum. Malum, evin işi bitmiyor. :)

Hadi kalın sağlıcakla.