14 Nisan 2014 Pazartesi

Jane Austen - Aşk ve Gurur (Kitap + Film)

İlk baskısını ta 1813'te yapan ve dönemini eleştirmesinin yanında yazarının ileri görüşlülüğünü de gösteren bir kitap Aşk ve Gurur.

Dönemi eleştiriyor; çünkü geçtiği yerde, yani dönemin İngiltere'sinde kadınların tek bir düşüncesi varsa o da evlilik. Millet kafayı evlilikle bozmuş resmen. Yirmisine girip de hala evlenmemiş kızlar yerin dibine sokuluyormuş o dönemler evde kaldı diye. Evliliğin en önemli şartıysa varlıklı birisiyle evlenmek! Ne güzel, di mi?

Jane Austen'in hiç evlenmemiş olduğunu düşünürsek baş karakteri Elizabeth Bennet üzerinden söylediği cümleler az çok kendi bakış açısını yansıtıyor diyebilir miyiz acaba? Bence deriz, ben derim yani. Özellikle Elizabeth'in bu para hırsına gülüp geçmesi ve mantıklı düşünce yapısı zamanının çok ilerisinde, günümüze daha yakın bir profil çizmesine sebep oluyor. Mantıklı insanın hali bir başka. Tamam, biraz inatçlık ve dikbaşlılık da var.

Su gibi akıp gidiyor bu arada kitap. Ne ara bittiğini anlamadım. Bunda kısa kısa bölümlerden oluşması da etkilidir tabii de ben özellikle Austen'in akıcı dilini çok beğendim. Yoksa çeviriden mi kaynaklanıyor bu? Çevirmen Nihal Yeğinobalı'nın çok usta bir isim olduğunu biliyoruz çünkü. Ben bunların her ikisi de geçerli diye düşünüyorum.

Kitabın Türkçe çevirilerinde Aşk ve Gurur'dan başka Gurur ve Önyargı ismi de kullanılmış (ya da tam tersi, bilemedim). Orijinal isminin Pride and Prejudice olduğunu biliyoruz; yani birebir çevirisi için Gurur ve Önyargı daha doğru. Karakterleri düşününce de Gurur (Darcy) ve Önyargı (Elizabeth) daha doğru. E, daha niye Aşk ve Gurur olmuş o zaman? İşte bunlar hep pazarlama.

Elizabeth'in babası Bay Bennet, en sevdiğim karakter oldu. Mükemmel bir mizah yeteneği de varmış Austen'in ve hepsini Bay Bennet üzerinden aksettirmiş resmen. Karısı Bayan Bennet'a verdiği bazı cevaplar durup dururken kahkaha atmama sebep oldu. Çok iyi yazılmış. Tabii bunda karakterin vurdumduymazlığı mı desem, tembelliği mi desem, o da etkili ama hangimiz kusursuzuz ki? Böyle de acayip saçma bir şekilde bağlamış oldum. Aferin bana.

Diğer karakterlerden de Bay Collins için ne desem az. Hele ki Bay Bennet'a yazdığı mektuplar, hahhaa, böyle bir şey olamaz. Ekşisözlük'te bir arkadaş kendisinin Türk olduğunu düşünüyorum diye yazmış, benim niye hiç aklıma gelmedi bilmiyorum. Çok haklı! :)

Kitabın birçok film ve dizi uyarlaması var. Ben en son çekilen Pride & Prejudice'i izledim. Hem yönetmeni Joe Wright başarılı bir uyarlamacı hem de yönetmen oyuncu işbirliği konusunda Keira Knightley ile acayip bir uyum yakalamış haldeler. Gerçi son filmleri Anna Karenina'yı izlemedim henüz ama o kadar olur artık.

Bu film hakkında konuşursak, öncelikle dikkat etmemiz gereken jeneriğin başında uyarlama değil de 'esinlenilmiştir' şeklinde bir bilgilendirme bulunması. Yani aslında kitabı filme çekmişler demek çok doğru değil, kitabı esas alıp kendilerine göre yorumlamışlar. Böylece birebir uyarlama olsa çok fena eleştirebileceğim yerleri eleştiremez oluyorum. Resmen bana inat olsun diye yapmışlar. Vay arkadaş...

Neymiş bu kadar hoşuna gitmeyen derseniz, öncelikle yukarıda özellikle belirttiğim matrak Bay Bennet'ın kitaptaki haliyle çok alakasız bir karakter olmasını saymam lazım. Filmde hiç de komik değil. Hayal kırıklığı resmen. Ayrıca bazı sahnelerde karakterlerin edindikleri bilgiler aslında kitapta hiç de öyle değiller, çok daha çetrefilli öğrenmeleri lazımdı onların o bilgileri. Hani ufak tefek meseleler olsa tamam diyeceğim ama değil işte, kitap hakkında okumayanların zevkini kaçıracak bir şey söylemek istemediğim için daha derine inemiyorum.

Yine ne varsa IMDB Trivia sayfasında var. Şok edici bir bilgi edindim film hakkında. Bu filmde Jane karakterini oynayan ve gerçekten de en az kitapta bahsedildiği kadar güzel olan (maşallah) Rosamund Pike, bu filmde rol almak için Harry Potter ve Ateş Kadehi'nde Rita Skeeter'ı oynama teklifini geri çevirmiş. Olaya gel! Gözümde ömür boyu çirkef olacaktı, o rolü es geçip Jane'i seçince ömür boyu güzellik abidesi olacak. Bazı şeyler çok ilginç...

En başarılı oyuncu olarak da Darcy rolündeki Matthew Macfadyen'i seçiyorum. Kitaptan çıkmış gelmiş adeta, çok başarılı. Kendisini de hiç tanımıyordum, böylece tanışmış olduk. İkinci olarak da Mrs. Bennet rolündeki Brenda Blethyn diyeceğim. O da en az kitaptaki kadar iyiydi bana göre.

Böyleyken böyle işte millet, adamlar yapıyor gördüğünüz gibi. Yani ben şu filmi kitabı okumamış olsam bile sırf Joe Wright'ın uzun sekansları için beğenirdim. Acayip zaafım var bu tek çekim sahnelere.

Aşk ve Gurur sayesinde yapmış olduğum bu ufak ve tarihi İngiltere gezimin sonuna gelmiş bulunuyorum. Daha sonraki yolculuklarımda tekrar birlikte olmak dileğiyle hepinizi selamlıyorum. Hoşça kalın.

Dipnot: Dün acayip bir şey oldu. Çok hoşuma gitti. Tekrar teşekkür ediyor ve sahibinin de yüksek müsadesiyle buraya bir ekran görüntüsü koymak istiyorum.

13 Nisan 2014 Pazar

David Mitchell - Bulut Atlası (Kitap + Film)

Bir buçuk yıl kadar önce Wachowski kardeşlerle Tom Tykwer'in beraber bir film çekeceklerini duyduğumda 'oha, olaya gel' diyerek her zamanki gibi benden beklenecek şekilde hayvani bir tepki vermiştim. İşte o film, Cloud Atlas'tı (işte o adamın adı Aynştayn'dı şeklinde okunması lazım buranın); yani Bulut Atlası.

Tabii klasik takıntım olduğu üzere önce kitabını okumalıydım. Aslında bu şart değildi ama dedim ki bu arkadaşlar bir kitabın üzerine film çekeceklerse onun deli manyak bir şey olması lazım. Ayrıca büyük ihtimalle anlamayacağım kadar da karmaşık olma ihtimali var. Bu durumda kitabı okuyayım, hiç olmadı filmde anlarım diye düşündüm. Hahaaa, yalnız kitabı da gayet anladım. Ama kitabı dahi okuma sebebim film olduğu için filmi yine de izledim. Ondan daha sonra bahsedeceğim, önce kitap.

Kitap, bugüne kadar benzerine öyle sanıyorum ki rastlamadığım bir kurguya sahip. Altı farklı öykü var esasen. Bunların isimlerini her seferinde uzun uzun yazmamak adına bir kez listelemek istiyorum. İlerde buraya bakınca bana da kolaylık olur hem hatırlamam açısından hangisi önceydi, hangisi sonraydı diye:
  1. Adam Ewing'in Pasifik Güncesi
  2. Zedelghem'den Mektuplar
  3. Yarım-Hayatlar: İlk Luisa Rey Gizemi
  4. Timothy Cavendish'in Dehşetli Çilesi
  5. Sonmi~451'in Niyazı
  6. Sloosha Geçidi ve Sooraki Her Bi' Şey
Kitabın iddiası temelde bu altı öykünün birbiriyle epeyce bağlantılı olacağıydı. Epeyce kısmı benim beklentimden dolayı abartılmış da olabilir; çünkü ben öyle çok da bağlantı göremedim. Herhalde ki bazı referanslar var bölümler arasında ama o zaten olmalıydı bu iddiadan dolayı. Hatta yer yer sanki bariz bir şekilde gözümüze sokulmaya çalışılıyor ilişkiler, bu da biraz rahatsız ediciydi. O kadar net söyleyene kadar biraz daha işkillendirecek cümleler kurulabilirdi.

Şimdi, daha önemlisi ve kitap adına beğendiğim iki önemli özellik var. Birincisi her bölümün farklı bir edebi türde yazılmış olması; günce, mektuplaşma, polisiye, anı, söyleşi gibi. Özellikle 4. bölümdeki ifadelere bayıldım. En sevdiğim kısım o oldu. Yaşlı birisinin ağzından çıkabilecek veya yaşlı birinin kafasında kuracağı cümleler çok ama çok yerindeydi. Hani yaşlıların güldürme amacı gütmeden komik konuşmaları vardır ya, onu demeye çalışıyorum ama beceremiyorum şu an.

En sevmediğim kısımlarsa neden bilmiyorum ama 5. öyküye ait. Söyleşi olmasından mı, yoksa sırf gelecek tasviri olduğundan mı bilmiyorum. Gelecek tasviriyle demek istediğim şu: öyle teknik isimler icat etmiş ki yazar, okurken tekliyor insan. Kısacası o bölüm(ler) biraz sıkıntılı oldu benim için.

Kitaba dair beğendiğim ikinci önemli özellik de kurgusuydu. Bu altı öykünün her birisi farklı zamanlarda geçiyor. 1800lü yıllar, 1900lü yıllar, gelecek, daha gelecek vs. Kurgunun güzelliği ise şu: bölümler kitapta 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 sırasıyla anlatılmış. Ne güzel, değil mi? Yani, 1. öykü başlıyor ve yarısında kesilip 2. öykü başlıyor. Bu böyle 6. öyküye kadar devam ediyor. Ondan sonra ters sırada diğer öyküler kaldıkları yerden devam ediyor ve kitap bitiyor. Ama böyle bir kurgu fikriyle gelen bir yazardan daha şaşırtıcı ve etkileyici bağlantılar beklerdim ben. Yukarıda bölümler arası bağlantıların azlığından yakınmamın ve beni çok tatmin etmedi dememin sebebi de aslen bu.

Kısacası, bence David Mitchell çıkıp bu altı öyküyü altı farklı kitap olarak yazsaymış en azından yarısı on numara kitaplar olurmuş diye düşünüyorum. Çünkü türlerin hepsinde iyi iş çıkarmış. Hani benim böyle yeteneğim olacak... Hımmm, çok iddialı bir cümle başlangıcı oldu. Benim öyle yeteneğim olsa ne olurdu bilmiyorum. Garanti üşenip yazmazdım.

Kitabı okurken aldığım notlara baktım. İkisini paylaşmak istiyorum. Birincisi altını çizmiş olduğum şu cümle: "O kadar parayı etrafta, ayakkabı kutularında sakladığımı mı sanıyorsunuz?". Kitabın ilk baskısını 2004'te yaptığını söylüyorum ve neyse, bu konuda daha fazla yorum yapmıyorum. Sadece Mitchell'ı bağzı arkadaşlara kötü örnek olduğu için esefle kınıyorum.

İkinci notuma göre de, dikkat ettiyseniz 6. hikayenin isminde dahi bir dil bozukluğu var. Zaten o öykü epey bir gelecek zamanda geçiyor, kıyamet sonrası demek doğru olur mu bilmiyorum. Kitapta Düşüş olarak geçiyor. O bölüm boyunca böyle bozuk bir dil kullanılmış. Acaba bu, zamanla dilin yozlaştığını göstermek için mi diye düşünmüştüm kitabı okurken. Yani insanlığın o anki halini düşününce gayet doğal görünüyor bana.

Bu arada, sanırım şu yazılarımı biraz daha kısa yazmam lazım. Niye hep böyle uzun oluyor bunlar hiç anlamıyorum. Zevzek olduğum için mi acaba? İsviçreli bilimadamı tanıdığı olan varsa rica edebilir mi acaba, beni bi inceleseler?

O arada filmden de biraz bahsedeyim ben yine de. Yoksa çatlarım. Kaldı ki kitabı okuma sebebimdi bu film.


Yazının başında da belirttiğim gibi üç yönetmeni var filmin. Wachowski kardeşler zaten beraber takılırlar hep. Fakat yanlarında Tom Tykwer de olunca dengeyi nasıl ayarlamışlar acaba diye merak etmiştim. Şöyle ayarlamışlar: filmin üç hikayesini Wachowskiler, üç hikayesini de Tykwer çekmiş. Oyuncular haric çekim ekipleri de tamamen farklıymış bu arada. Yani Halle Berry'nin de belirttiği gibi bir gün Tykwer ile çekimlerde 1936'daki rolünü oynarken bir başka gün Wachowskiler'le Çöküş'ten sonraki zamanlarını oynaması gerekmiş. Diğer oyuncular için de geçerli durum. Bu durumda hepsini tebrik etmek lazım. Oyunculuklar şahane çünkü.

Öyküler arası geçişler de çok güzel olmuş bence. Karakterler güzel aktarılmış. Kitaptan farklı olan yerler vardı ama hepsi ince detay olacak konulardı, o yüzden rahatsız etmedi izlerken. En hoşuma giden şeylerden birisi de anlatılan hikayelerin kitapta yazıldığı tekniğe olabildiğince yakın bir yöntemle çekilmiş olması. Yani Robert Frobisher'ın bölümü mektuplaşmaydı kitapta, filmde de o bölümleri izlerken çok büyük oranda Frobisher'in sesinden mektupları dinliyoruz. Aynı şekilde Tim Cavendish'li bölümde de Cavendish'in anıları olarak izliyoruz. Bu film ekibi bir harika dostum!

Sonuç olarak beklentimden daha da iyi çıktı film. Kurgusu kitaptan daha farklı; çünkü biraz da böyle olmak zorunda. Kitaptaki şekliyle birebir çekilse patlardım herhalde sıkıntıdan. Ha, bu şekilde de kitabı okumayanların filmden hiçbir şey anlamama ihtimalleri var ki bu durumda da ne diyeceğimi az çok tahmin edersiniz: kitap okuyun lan!

Saatin başını alıp gittiği şu an itibariyle nihayet bu yazımın da sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu uzun yolculukta bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Ah, sizler de olmasanız... Esen kalın efem.

3 Nisan 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar

ÖNSÖZÜ OKUMAYIN!

Kitapsever güzide insanlar için bir uyarıyla başlamak istedim bu sefer. Eğer Tehlikeli Oyunlar'ı okumamış ama okumayı düşünen birisiyseniz sakın ha kitabın başındaki önsözü okumayın. Kitap bitince okursunuz çok istiyorsanız. Cevat Çapan'a emeği için teşekkür ederiz, o ayrı mesele tabii de daha kitaba başlamadan kitabın sonunu bilmesem de olurdu. Artık kesin kararımı vermiş bulunuyorum. Bundan sonra önsözleri kitabı bitirince okuyacağım.

Tehlikeli Oyunlar, edebiyatımızın en farklı ve derin yazarlarından Oğuz Atay'ın ikinci kitabı. İlk kitabı Tutunamayanlar'ı geçtiğimiz aylarda okumuştum. Bildiğiniz gibi Tutunamayanlar, ülkemizde okunmamış ama okunduğu en fazla iddia edilen kitapların başında gelir. Bu istatistiği şu anda ben uydurmuş olsam da çok haksız olduğumu düşünmüyorum. Neyse, Tehlikeli Oyunlar'a geçeyim; zira söyleyeceklerim biraz fazla.

Kitaba bir tiyatro eseriymişçesine oyunla başlamış Atay. Yani tıpkı Tutunamayanlar'da olduğu gibi bu kitapta da edebi tür olarak sadece romandan bahsedemiyoruz. Baş karakterimiz Hikmet(ler). Albayım da albayım, hep albayım, her sayfada on beş kere yazılmazsa olmaz olan albayım Hüsamettin Tambay ana yan karakterimiz. Bilge, Sevgi, dul kadın ve diğerleri de cabası.

Adından da anlaşılacağı gibi biraz sıkıntılı bir kitap Tehlikeli Oyunlar. Hayatın gerçeklerine ve insanın kendini yenmesine bağlı düşüncelerinden (ikinci kısmı kitabın arka kapak yazısından çaldım) dolayı iç dünyasını epeyce karıştırmış olan Hikmet Benol ile beraber sayıklıyoruz kitap boyunca. Sayıklıyoruz dedim; çünkü bu kitapta bilinç akışı tekniği sürekli kullanılmış. Atay'a özgü o uzun paragraflar özellikle kusursuz. Kurgusunun da çoğunlukla şöyle bir güzelliği var: bölümün başında gayet de gerçek hayattan başlıyorsunuz okumaya ama sayfalar ilerledikçe aslında bir rüyayı okuduğunuzu anlıyorsunuz ve ne zaman gerçek bitti de rüyaya geçtik sorusu ortaya çıkıyor. Bölüm sonlarındaysa genel bir toparlama ve serzeniş oluyor diyebiliriz aynı şekilde.

Hikmet'in Sevgi ile olan evliliğinden ziyade Bilge'ye olan sevgisi ön planda. Albay Hüsamettin'i de sayarsak aslında tüm kitabın çatısı bu karakterler üzerine kurulu. Okuduğumuz satırların çok büyük bölümüyse Hikmet'in ağzından çıkanlar veya aklından geçenler. Dolayısıyla ortalık epey karışık.

Kitap içerisinde azımsanmayacak oranda Doğu Batı tahlilleri ve kıyaslamalar mevcut. Özellikle İngilizler muhabbeti geçen sayfalarda bu göze çarpıyor. Bundan başka tarihi karakterlerin de yer yer ortaya çıkışına ve belli oyunlarda yer alışlarına bakarak Oğuz Atay'ın bilgi birikimi çok yüksek birisi olduğunu anlayabiliyoruz. Kültürlü insanın hali bir başka. Bu durumda, cehaletin mutluluk olduğunu da kabul edersek Atay'ın kitaplarındaki bu karanlık ve umutsuz havanın sebebi gayet net anlaşılabilir.

Kendi içinde bilinç akışı olmayan temel olarak bir iki yer var kitapta. Bunlardan biri Hikmet'in Bilge'ye yazdığı mektup, diğeri de Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler. Bu iki kısım da birbirinden güzel. Mektup çok güzel; çünkü mektupta biz aslında o an konuşan Hikmet'in 'normal' bir insan olma yakarışını ve oyunlara kendini bu kadar kaptırmamış olsa nasıl birisi olabileceğini, nasıl ifadelerle konuşabileceğini görüyoruz. Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler ise bize Oğuz Atay'ın mükemmel bir öykü yazarı olabileceğini söylüyor. Kitabın en hızlı akan sayfaları onlardı sanırım. Bu öykü yazarlığı konusunda öyle umuyorum ki Korkuyu Beklerken'i okuyunca haklı çıkacağım.

Kitabın sonlarına doğru ismi Son Yemek olan bir bölüm var. İçerisinde Hz. İsa'nın son yemeğine dair referanslar var diyemeyeceğim; çünkü zaten Hikmet ve diğer karakterler böyle olduğunu söylüyor. Kitapta adı geçen bütün karakterler o yemekte var. Bu bölüm okuduğum en güzel kitap bölümlerinden birisi olarak da beynimin gerekli yerine işlendi. Bence ortalama bir yazar bu kadar başarılı ve tutarlı bir sahne yazamaz. Mümkünatı yok. Fakat bu bölümü okurken sayfalar geçtikçe insanın kafasında bir soru belirmeye başlıyor. Sadece bir karakter o bölümde yok. Nerde bu, bu niye yok diye içim içimi yedi okurken.

Hemen sonraki bölümde de Hikmet bunu belirtti o karaktere bir şekilde. İşte bu belirtmenin de şu anlamı vardı benim için: Atay sanki ben Son Yemek'i okurken içten içe kendimi yiyeceğimi ve öyle bir bölümde o karakterin büyü bir rolünün olacağını düşündüğümü biliyor. Ama yine de o karakteri getirmiyor yemeğe ve sonrasında da bunu baş karakter ağzıyla söyleterek 'bak, seninle de istediğim gibi oynarım sevgili okurcuğum' diyor. Ben biraz fazla anlam yüklemiş de olabilirim, bilemiyorum.

Kitabın son paragrafıysa sokaktan geçen ve belli ki sinemadan yeni çıkmış bir çiftin diyaloğundan oluşuyor. Bana göre yukarıda dediğim şekliyle burada da Oğuz Atay bizimle fena kafa buluyor, ayar veriyor amiyane tabirle. Hastasıyım böyle şeylerin. Çok hoşuma gitti. :)

Şimdi, değinmek istediğim ve kitaptan sonra da birçok yerde okuduğum bir nokta var. Kitaptaki üç karakterin isimlerine bakıyoruz: Hikmet Benol, Sevgi ve Bilge. Hikmet'te farklı kişilikler var, Hikmet VII'ye kadar gitti yanlış hatırlamıyorsam. Yani soyadına ters. Ya da şöyle diyelim, bütün amacı kendisi olmak ama beceremediği de o. Ayrıca Sevgi çok soğukken (sürekli üşüdüğünü boşuna gözümüze sokmadı onca zaman) Bilge'nin de çok bilgili birisi olduğu söylenemez. Yani karakterlerin isimleri ile de kitabın havasını korunmuş.

Oğuz Atay üzerine de bir iki kelam edip bitireceğim. Öncelikle artık emin oldum ki kendisi bir cümleyi 'aman işte canım' diyerek yazmıyor. Boş cümlesi yok. O cümle yerine başka bir ifade koysa yerini tutmayacağı için onu yazıyor. Bunu ne kadar düzgün anlatabildim bilmiyorum. Bunun da şöyle bir güzelliği var: yazdıkları kurgudan çok gerçeğe benziyor böylece. Yani bizim soluklanmamız gibi bir derdi yok. Kitap süresince Hikmet'in de yaşıyor olduğunu düşünebiliyor insan.

Kitap ve Oğuz Atay hakkında olumsuz eleştiri olarak söyleyebileceklerime gelirsem: çok fazla 'albayım' var. Edebi havayı vs. bi kenara bırakırsak biraz sıkıcı olabiliyor. Bir diğer ve aslında daha çok kafamı kurcalayan mesele ise şu: buraya kadar okuduysanız (valla helal olsun, karşılaşırsak çay ısmarlayayım, sözüm olsun) Hikmet Benol'un da bir tutunamayan olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu neden önemli? E, Hikmet Benol bir tutunayamansa ve Oğuz Atay'ın ilk kitabı zaten Tutunamayanlar'sa burada bir terslik yok mu? Ya Tehlikeli Oyunlar önce yazılmalıydı; çünkü Tehlikeli Oyunlar daha özelken Tutunamayanlar daha genel ya da Oğuz Atay kendini tekrar etmiş. Temel olarak kafamda oluşan soru işareti de bu. Yalnız bunlar kitabın kendi başına çok iyi olduğunu değiştirmiyor. Ona lafım yok (iki saattir övüyorum zaten).

Uzun oldu ama baştan uyarmıştım söyleyeceklerim biraz çok diye. Bir de altını çizdiğim yerlerden alıntı yapmaya kalksam yazının uzunluğu abartısız beş, abartılı on üç buçuk katı olurdu diye düşünüyorum. Ama tek bir tane yapmam gerekirse iki saattir yazdığım halde hala anlatamadıklarımı da vurgulaması açısından "kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" diyorum ve hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

25 Mart 2014 Salı

J. R. R. Tolkien - Silmarillion

Ne yapsam, nereden başlasam da anlatsam, anlatmaya çalışsam? Kafamda onlarca isim, birbirine girmiş soyağaçları, mekan ve olay isimleri...

Orta Dünya ile alakalı olarak bugüne kadar sırasıyla Yüzüklerin Efendisi, Hurin'in Çocukları ve Hobbit'i okumuştum. Yüzüklerin Efendisi'ni okurken liseye gidiyordum. Hurin'in Çocukları'nı ise üniversite için gittiğim Çanakkale'deki ilk dönemimde ne yapsam da kafayı yemesem diyerek okumuş ve biraz olsun bu diyarlardan uzaklaşabilmiştim. Geçen yıl da Hobbit'i okumuştum hazır filmleri de geliyor, olaya hakim olmak lazım diye.

Silmarillion'u ise geçen yıl Hobbit'le beraber aldığım halde bekletiyordum. Bir kişi de çıkıp demez mi arkadaş oku bir an önce diye. Varsa yoksa çok isim var da, yok işte arkadaki rehbere bakmaktan kitap okunmuyor da bilmem ne. Yalnız adamlar haklıymış. :)

Şimdi bu kutsal kitap hakkında ki sanırım kendisine kutsal bir kitap sıfatı vermek çok da yanlış olmaz, yazılabilecek çok şey var. Ben de sırayla birkaç kelam edip gitme niyetindeyim. Bakalım artık, ne zaman biterse söyleyeceklerim.

Bugüne kadar okuduğum tüm Orta Dünya eserlerinde geçen olaylar Silmarillion'da çok çok az yer ediyor. Zaten onlar da kitabın son bölümündeki Üçüncü Çağ dönemini kısacık vermek için var orada belli ki. Silmarillion ise çok büyük bir kısmında adını almış olduğu silmarillerin tarihini anlatıyor: Quenta Silmarillion'u.

Kitabın başında Tolkien'in vakti zamanında bir yayıncıya Silmarillion'u yazma öyküsünü anlattığı bir mektubu var. Mektup dediysem de elli altmış sayfa var yani. Kitabı okuyacaklar bu mektubu en sona bırakmalı bence; çünkü içinde bütün kitabın özeti var. Gerçi kitapta aşırı sayıda isim olduğu için ilerleyen sayfalara dair pek risk oluşturmuyor, unutuyorsunuz çünkü. Kitabın sonunda ise soyağaçları, haritalar, kitaptaki isimlerin bir indeksi ve Tolkien'in oluşturmuş olduğu dil için okuma kılavuzu ile belli başlı kelimelerin ve köklerin anlamlarının olduğu ufak bir sözlük var. Zaten tüm bunlar kitabın 100 sayfasını falan ele geçirmiş durumda.

Şimdi burada oturup isimleri vererek yazmak ne kadar mantıklı bilmiyorum. Bakın mesela ilk aklıma gelen isimleri karışık yazıyorum ki kitapta üüühüüüüü, bir sürü var: Eru, Valar, Maia, Manwe, Melkor, Yavanna, Maia Melian, Varda, Fingolfin (reyiz ya, alemin kralı, cesur yürek), Finrod, Fingon, Turgon, Maedhros, Galadriel, Findulias (bahtsız ki ahhh ne bahtsız), Hurin, Turin Turambar, Huor, Tuor, Thingol, Gil-Galad, Glaurung, Finwe, Feanor... Yok ya, vazgeçtim, okuyanlara da yazık.

Ama kitabı okuyanların fark edeceği gibi büyük ihtimalle Tolkien'in tüm bu kitabı uğruna yazdığı karakterleri belirtmedim: Beren ile Luthien'i. Tüm evrenin en büyük aşk hikayesini oluşturan bu bölüm kitabın da en uzun kısımlarından birisi aynı zamanda. Şu kadarını söyleyeyim, Tolkien'le eşi Edith'in mezar taşlarında da bu isimler yazmakta. Bilmem anlatabildim mi?

Şimdi tabii Tolkien'i bu konuda biz insancıklar kınayabilirz bence, haksız da sayılmayız. Çünkü seviyeyi aşırı yükseltmiş. Sevdiğin için evren kurup destan yazmak nedir Eru aşkına? Biz ne yapalım şimdi? Nerelere gidelim?

Bu arada evet, kitabın girişindeki mektupta Tolkien, Silmarillion'u yazmasının temel nedenini de açıklıyor: ülkesine ait büyük bir destan ya da mitolojinin olmaması. Ondan sonra da dur ya nedir, iki dakikalık iş deyip yazıyor sanki mübarek. Adam evreni kuruyor, zamanı başlatıyor, güneş ve ayı bilmem ne kadar zaman sonra getiriyor, evrenin düzlüğü ve yuvarlaklığı üzerinden döngüsel felsefe yapıyor, farklı edebi türler kullanıyor, daha neler neler.

Yani kimisi çıkıp 'yyeaaa işte Tolkien de fantastik roman yazmış, edebi değer yok' falan dese ki diyen densizler var gördüğüm kadarıyla, Morgoth çarpar lan adamı. Ungoliant'ın kanına girer yine, mahvederler ortalığı. Adamlar Valinor'u mahvettiler, sizin gözünüzün yaşına bakarlar mı sanıyorsunuz?

Şunu da özellikle hatırlatmakta fayda var bence. Bizim kötü olarak bildiğimiz Sauron, Morgoth'un kulu ve köpeği yani, bilmeyenler bu şekilde düşünebilir. Şimdi Morgoth aslında Melkor ve Ea'ya gönderilmiş Ainur'dan, yani Valar'dan olmasına rağmen Valinor'da kalmayıp Orta Dünya'da yaşamayı seçen ve bu sebepler Arda'nın gerçek sahibi olan sempatik bir arkadaşımız (!) desem pek bir şey anlaşılmayacak, onun için o tarafa bu tarafa çeke çeke anlatmaya çalışıyorum iki saattir. Adam Valar'ın en güçlüsü, şakası yok. Hobi olarak da kötülük yapıyor.

Yazı uzadıkça uzuyor. Tüm kitabı burada anlatacak halim yok. Sadece Fingolfin reyize özel bir paragraf ayırmak istiyorum. Kendisi evrenin gelmiş geçmiş en bi cesur yüreği, en bi delikanlı Elf'idir. Öyle bir ordu toplayıp Sauron'un kapısına gidip çık dışarı lan, dövüşeceğiz demeye benzemez yaptığı iş. Adam, kapısına tek başına dayanıp Melkor'u düelloya davet ediyor, üstüne üstlük yedi yerinden de çiziyor Melkor'un karizmasını. Kendisini son ikametgahına taşıyan kartalların efendisi Thorondor'a da buradan selam ve saygılarımızı sunalım.


Son bir şey daha belirtip bitirmek istiyorum. Bu sayfanın bir yerlerine koymuş olmam gereken soyağacını (soyağaçlarını) incelerseniz göreceksiniz ki (Yüzüklerin Efendisi'ni en azından izlediğinizi varsayıyorum bu arada) Elrond, Galadriel'in damadı. Yani Galadriel, Arwen'in anneannesi. Elrond'un anne tarafıysa ta Beren ile Luthien'e dayanıyor. Bunlar çok ilginç şeyler. Ayrıca bu soyağacındaki her bir bireyin, tabii bazıları daha detaylı olmak üzere, kitapta bir şekilde tüm hayatına değinildiğini söylemem lazım.

Silmarillion'u okumayı düşünenler bence çok da beklemesinler. Gerçekten öyle abartılacak bir okuma zorluğu yok kitabın. Tüm bunların bir insanın kafasından çıktığını düşünün. Daha kitaplığımda Bitmemiş Öyküler var mesela nerden baksanız Silmarillion kadar hacimli. Okudukça her şeyin yerli yerine oturması süper gerçekten. Silmarillion'un kurgusu da çok iyi bu konuda.

Gideyim artık. Silmariller'in ışığı, Beren ile Luthien'in sevgisi sizinle olsun.

15 Mart 2014 Cumartesi

Baharda Kitap Başkadır

Bilenlerin bileceği üzere (yine rezil bir giriş) ikinci etkinliğimiz iki hafta kadar önce bitti. Ayıptır söylemesi ilk 10'a bile girdim, hem de onuncu sıradan. Yani centilmenliğimi konuşturdum, önden bayanlar dedim.

Gerçekten de bu etkinliklere katılmak çok hoşuma gitmesine rağmen neredeyse hiç erkek katılımcı olmaması sebebiyle katılmamayı düşünmedim de değil bu sefer. Sanki yanlış bir şey yapıyormuş gibi hissediyorum kendimi. Davetsiz bir yere gitmiş gibi, ne bileyim işte, öyle yani. Anlayamazsınız!

Ama tabii ki aslında öyle değildir ya, di mi? Evet evet, değildir. Bunlar birtakım kuruntularım benim. Geçen sefer etkinlik için pinuccia'nın yazısına kendimi güne katılıyormuş gibi hissediyorum diye bir yorum yapmıştım. Bu sefer de evin çocuğu gibi hissediyorum, yani günün düzenlendiği evin demek istiyorum. Hahaha... :)

Neyse, bu etkinlik için de kategorilerimiz ve benim seçimlerim aşağıdaki gibi. Tabii değişiklikler olabilir ilerde.

  • 10 Puan: Tavsiyelerine güvendiği birinin önerdiği bir kitabı okuyanlara
    • Sorunca ve cevabı alınca güncelleyeceğim.
    • Murat Uyurkulak - Tol

  • 15 Puan: Bir şiir kitabı okuyanlara
    • Turgut Uyar - Büyük Saat (üç dört ay önce başlamıştım ama kalmıştı öyle, baştan başlamak için mükemmel bir fırsat oldu bu)


  • 15 Puan: Bir öykü kitabı okuyanlara
    • Sait Faik Abasıyanık - Semaver

  • 20 Puan: Adında bir çiçek adı olan veya 'çiçek' sözcüğü geçen bir kitap okuyanlara
    • Anatole France - Kırmızı Zambak

  • 20 Puan: Şimdiye kadar hiçbir kitabını okumadığı bir kadın yazardan bir kitap okuyanlara
    • Emily Bronte - Uğultulu Tepeler

  • 20 Puan: İlk kitabı 2010 yılında veya daha sonrası yıllarda çıkmış bir yazardan bir kitap okuyanlara

  • 20 Puan: Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere
    • David Mitchell - Bulut Atlası

  • 20 Puan: Kütüphanesinde en uzun süredir okunmayı bekleyen o kitabı okuyanlara
    • J. R. R. Tolkien - Silmarillion

  • 25 Puan: Kendisi doğmadan en az 100 yıl önce yazılmış bir kitap okuyanlara
    • Jane Austen - Aşk ve Gurur
    • Not: İlk baskısını 1813'te yapmış. Ayrıca tuhaf bir şekilde benim okumak istediğim kitapların çoğunluğu 19. yüzyıl edebiyatındanmış.

  • 25 Puan: Rus edebiyatından bir kitap okuyanlara
    • Ivan Turgenyev - Babalar ve Oğullar

  • 45 Puan: Aynı yazardan en az 1200 sayfa kitap okuyanlara
    • Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar
    • Oğuz Atay - Oyunlarla Yaşayanlar
    • Oğuz Atay - Korkuyu Beklerken
    • Oğuz Atay - Günlük
    • Oğuz Atay - Eylembilim
    • Oğuz Atay - Bir Bilim Adamının Romanı
    • Not: En beğendiğim kategori bu oldu. Tutunamayanlar'ı okumuştum geçen aylarda. Eğer bir aksilik çıkmazsa Oğuz Atay'ın tüm eserlerini okumuş olacağım etkinlik sonunda.

İşte böyle sayın seyirciler. Rus edebiyatı için Soljenitsin'den bir kitap seçecektim aslında ama 200 sayfa sınırına takıldım. Onu da haricen okurum yetiştirebilirsem.

Yorumlara ve tavsiyelere açığım. Bir söyleyeceğiniz varsa ya şimdi söyleyin ya da sonra söylersiniz. Aceleye gerek yok, bir yere kaçmıyorum yani.

Son olarak çizelgemi de paylaşıyorum ve gidiyorum. Hoşça kalın.



9 Mart 2014 Pazar

Kısa Kısa, #7

Şu blog da olmasa çatlayacağım zamanlar oluyor. Misal, şimdiki zaman. Zaten ben hep şimdiki zamanda çatlarım, hiç geçmişe ait çatlamışlığım yoktur. Geçmişe dair hep 'lan şimdiki aklım olacak var ya'larım vardır. Hepimizin vardır. Geleceğe dairse 'inşallah', 'belki' ve 'keşke'lerden çok 'acaba'larım vardır. Tam olarak ne demek istediğimi ben de anlamadım. Neyse...

Bu yıl güzel filmler izledim ama filmler hakkında tek tek yazı yazmak beni aşan bir iş, zor iş. Kitaplar hakkında yazabiliyorum; çünkü onları bitirmem, daha doğrusu onlarla birlikteliğimiz daha uzun sürüyor. Filmlerse bir buçuk, üç buçuk saat arası zamanlarda gelip giden arkadaşlar. Günde üç film izlediğim bile olabilirken üç günde bir kitap bitirmeyi oldukça iyi saydığımı söylersem aradaki fark daha iyi anlaşılabilir. Anlaşılamıyorsa Edip Cansever'den gelsin: "Ne çıkar siz bizi anlamasanız da". Nalet olsun, gene abarttım.

İzlediğim filmlerden bahsedecektim, nerelere gelmişim. Hep bu güzel havalar işte...

İlk olarak The Artist'ten bahsetmek istiyorum. Çok güzel film. Oscar'ı da aldı zaten. Sessiz değil de sözsüz sinema örneği. Başrol oyuncularının ikisi de çok iyi: Jean Dujardin ve Berenice Bejo. Bir fikir üretip, bunu hem yazan hem de yöneten insan olmak sinemada herhalde en uç noktalardan birisi olsa gerek. Üstüne üstlük bunu bu kadar iyi yapmak ve Oscar almak da cabası... Aslında Oscar'ı ödül olarak değil tören olarak seven birisi olsam bile Oscar alması önemliymiş gibi geliyor bana bu filmin. Arada kaynatmadan yönetmenimiz Michel Hazanavicius'a saygılarımızı sunalım. Zaten soyadı 'hazan' ile başlayan birisinin böyle hüzünlü ama güzel bir film çekmesi çok da yadırganacak bir durum değil bence.

İkinci filmimiz Once. Müzikal değil de müzikli bir film. Çok sade ve acayip derecede hoş bir film. Dublin'de geçiyor film. Bu ne demek? Kulağa çok değişik gelen bir İngilizce aksanı konuşuluyor demek. Her neyse. Başrollerdeki Glen Hansard ve Marketa Irglova'nın günlük hayatta da çok yakın arkadaşlar oluşu çekimlerin bu kadar güzel olmasını beraberinde getirmiş olsa gerek. Çünkü bu filmi izlerken bir film izlemekte olduğumu düşünmedim ben pek. Hatta şu anda Dublin'de olsam ve malum sokaktan geçsem Glen'i gitarıyla beraber görebilirim. Neden olmasın? Film hakkında daha derli toplu bir yazı için buraya bakabilirsiniz. Bakabilirsiniz dediysem, bakın yani; boşuna vermiyoruz o linkleri. Ayrıca filmi bana öneren Simgecan'a da buradan sevgilerimi sunarım.

Üçüncü filmimiz Searching for Sugar Man. 2012 yılının en iyi belgesel Oscar'ını alan bu buu buuuu çok on numara filmde (aklıma sıfat gelmedi bir an) gerçekten çok enteresan bir hayat hikayesine tanık oluyoruz. Çok enteresan; çünkü olayın kahramanı filmi bitirdiğimiz zamanki haliyle şu anda yaşamaya devam ediyor. Rodriguez! Evet, Rodriguez adındaki bir şarkıcının hayatı. Ama ne hayat! Adeta yalan edilmiş bir hayat. Belki de bilinmemiş ya da sindirilmiş bir hayat.

Amerika'da hiç tanınmayan ama Afrika'da efsane olan birisi Rodriguez ve filmin yapımcıları kendisine gelene kadar kendisinin bile bundan haberi yok. Afrika'da milyonlar satan bu adamınsa eline geçmiş tek kuruş yok! Olaylar olaylar yani anlayacağınız. Arkada artık neler olup bitmiş bilmiyoruz. Ama ölü bilinen Rodriguez'in yaşadığı öğrenilince ve sonrasında Afrika'da konser(ler) vermesi gibi inanılmaz bir olay yaşanınca insan bir tuhaf oluyor. Filmin hakkında yine benden daha güzel yazmış olan meczup'un yazısını okumanızı öneririm. Zaten bu filmi izlememi de o söylemişti. Gene güzel film önermiş. Takdir ettim, etmiştim yani zamanında. :)

Bir anlık sıkıntı ile başladığım bu yazıma Searching for Sugar Man'i izleyenlerin tahmin edebileceği o cümleyle son veriyorum: "Thank you for keeping me alive!".

Esen kalın.

2 Mart 2014 Pazar

Kemal Tahir - Esir Şehir Üçlemesi

Etkinlik kapsamındaki son kategori olan üçleme (ya da bir seriden üç kitap okuma) için Esir Şehir Üçlemesi'ni seçmiştim Kemal Tahir'den. Kemal Tahir de aslında tüm kitaplarını okumak istediğim yazarlardan birisi. Liseye giderken Devlet Ana'sını okumuş ve çok beğenmiştim. Hoş şimdi okusam daha iyi anlarım aslında ama neyse.

Öncelikle, üçleme şu üç kitaptan oluşuyor:
  1. Esir Şehrin İnsanları
  2. Esir Şehrin Mahpusu
  3. Yol Ayrımı
Kitapları alacağım zaman üçüncü kitabın isminden dolayı biraz tereddüt etmedim değil acaba yanlış kitabı mı alıyorum diye. Düz mantık bir insan olduğum için son kitabın adını da Esir Şehrin falanıfilanı şekline hayal etmiştim hep. Gerçi şimdi tüm kitapları okuyunca Yol Ayrımı'nın doğru ve mantıklı bir seçim olduğunu düşünüyorum. Ama yine de ilk iki kitabın ismini okuyup üçüncüye Yol Ayrımı deyince 'tahta mı? tahta tabii, zoruna mı gitti?' diye düşünmeden edemiyorum.

Kemal Tahir, Esir Şehrin İnsanları'nda Kâmil Bey ve ailesini romanın merkezine alıp 1920-21 yıllarını anlatıyor. Zengin ve har vurup harman savurmuş bir noktadan aşağı yukarı yoksulluk sınırına bir anda inen Kâmil Bey'in yanındayız roman boyu ve hem Kâmil Bey'i tanıyoruz hem de dönemin siyasi arkaplanına ve çözümlemelerine tanık oluyoruz. İki bölümden oluşan bu birinci kitapta bölüm sonları çok etkili yazılmış. Hatta kitabı bitirdiğimde duvarlar üstüme üstüme geliyormuş gibi hissetmedim desem yalan olur.


Esir Şehrin Mahpusu da birinci kitabın kaldığı yerden devam ediyor. Bu kez her seferinde Kâmil Bey'in yanından değil de yer yer karşısından da olaylara tanıklık ediyoruz. Kitabın isminden anlaşılabileceği gibi bu kitap tamamen mahpusta geçiyor. Bu ikinci kitap neden bilmiyorum ama üçlemede benim en beğendiğim eser oldu. İlk yüz küsür sayfası, hatta yine ilk bölümü bitene kadar kitabı yarısı geçiyor ve sadece iki üç günlük bir süre anlatılıyor.

Bu ilk bölüm süresince aslında biz dönemin Osmanlı aydını ile halk arasındaki uçuruma şahit oluyoruz. Mahpusta bulunan ve halkın neredeyse her kesimini bize anlatan karakterlerle dolu ortalık. Uzun uzun konuşmalar, abartmalar, yalanlar dolanlar, bugüne kadar hiç duymadığım bir sürü argo kelime ve kavram vs. derken bol diyaloglu geçen bu birinci bölümün finalinde Kâmil Bey'imizin bir anlık patlamasıyla hem şok oluyoruz hem de derin bir nefes alıyoruz. Üçüncü bölüm finali olarak düşünürsek (ilk iki final birinci kitaptan) üçte üç yaparak kalp ritmimi artıran Kemal Tahir'in kalemine bir kez daha şapka çıkarıyorum.

İkinci kitabın ikinci bölümünde bu sefer daha uzunca geçen bir zaman diliminde nispeten daha sakin bir gidişat bizi izliyor. Bu bölümde kitabın arka kapağında da yazdığı gibi Kâmil Bey'in kendi karakterini yeniden işlemesine tanık oluyoruz ve beklenmedik bir finalle (en azından bana göre) kitabı bitiriyoruz.


Yol Ayrımı, yani serinin üçüncü ve son kitabı kaldığımız yerden değil, sekiz dokuz sene sonrasından başlıyor. Bu kitap hem ismi hem de karakterleriyle seriden ayrılmış gibi aslında. Çünkü serinin en uzun kitabı olmasına rağmen Kâmil Bey kitapta yok denecek kadar az yer alıyor. Bu kez Selim Nuri, Kadir, Murat, Ağaoğlu Ahmet Bey, Doktor Münir, Deli Celadettin Bey karakterleriyle yola devam ediyoruz daha çok.

Bu son kitap 1930lu yıllarda geçtiği için siyasi arkaplan çok daha önde aslında. Hatta arkaplan neredeyse karakterler oluyor bu sefer. Mustafa Kemal, Fehmi Bey, Cumhuriyet Halk Fırkası, Serbest Halk Fırkası temelinde geçen ve Atatürk'ün isteğiyle kurulan ilk muhalefet partisinin oluşturduğu etkiyi anlatan Yol Ayrımı'nda Atatürk'e nasıl desem, biraz diktatörlük cephesinden bakılıyor. Yanlış görmediysem bir ara Trt'de bu kitabın dizisi de oynamış ama hiç izlemediğim için orada nasıl işlendi hiç bilmiyorum.

İlk iki kitabın aksine Yol Ayrımı'nda bölüm sonları ve hatta kitabın sonu dahi o kadar çarpıcı gelmedi bana. Öyle sanıyorum ki son zamanlarda bu dönemle ilgili okuduğum kitap sayısının biraz çokça olmasıyla ilgisi var bunun. Tek Adam'ı ve Küçük Ağa'yı bu kadar yakın tarihlerde okumuş olmasam serinin en etkileneceğim kitabı bu olabilirdi. Amma lakin ki olmadı, olamadı.

Böyle böyle üçlemeyi ve etkinliği noktalamış oldum ben de sayın okur. Çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu taam mı? Etkinliğin ilk yazısında paylaştığım çizelgemin son halini de paylaşayım da artistlik yapayım biraz. Siz de bu arada çatlay... şey yani, esen kalın diyecektim. Evet, ese kalın. :)



17 Şubat 2014 Pazartesi

Carlos Fuentes - Cam Sınır

Artemioz Cruz'un Ölümü'nün hemen ardından güzel bir Fuentes kitabı daha... Al işte, yine aynı şey oldu. Duyan da Artemio Cruz'u gömüp gelmişim sanacak. Türkçe çok ilginç bir dil, valla.

Cam Sınır bir öykü kitabı, içinde dokuz farklı öykü var. Normalde bu tür kitaplarda öykülerin birbirinden bağımsız olmasına alışkınım. Fakat Fuentes aşmış kurgu yeteneğiyle tüm öyküleri tuhaf ve çok ince bağlarla birbirine bağlamış. Yani normalde hepsini tek tek okumak ve anlamak gayet mümkünken hepsini beraber okuyunca alınan tat daha bir başka oluyor.

Öykülerden üçünü özellikle beğendim: Unutma Çizgisi, Cam Sınır ve Bahis. Son öykü olan Rio Grande, Rio Bravo ise başlı başına bir kitap olabilecek güzellikte bir kurguya ve finale sahip. Zaten kitaptaki en uzun öykü de bu. Güzelliğini anlamanız için film olarak Paramparça Aşkla ve Köpekler'e (Amores perros) benziyor desem herhalde izleyenler anlar. Ayrıca yine bu öyküdeki anlatım tekniği bana Artemio Cruz'un Ölümü'nü hatırlattı. Düz öykü metninin dışında her karakterden sonra italik harflerle yazılmış kısımlardan bahsediyorum.

Kitabın genel olarak konusuysa yine tabii ki Meksika. Meksika halkının yaşadığı sıkıntılar ve talihsizliklerle örülü. Meksika'nın hemen yanıbaşındaki Amerika'nın bir fırsatlar ülkesi algısından ziyade Meksika tarafından bakıldığı zamanki karanlık yüzünü anlatıyor. İşte burası önemli. Amerika ve Meksika arasındaki ilişkileri Meksikalı birisi tarafından dinlemek önemli; çünkü medya denen kavram bize hep güçlünün bakışıyla anlatıyor gerçekleri. Tamam, bu bir öykü kitabı ama öykü olması burada anlatılanların gerçek olamayacağı anlamına gelmiyor. Amerika bildiğin karabasan bu kitapta yani. Ona göre okuyup okumama konusunda bir tercih yapabilirsiniz.

Öykülerin konularından daha fazla bahsetmeyeceğim. Kitabın içeriğiyle ilgili daha derli toplu yazılmış bir değerlendirme burada var. Okuyun bence. Az ve öz yazmış zaten Seda her zamanki gibi. Üşenip de linke tıklamayanlar için bir daha paylaşıyorum: burada! Tıklayın lan! Evet.

Şimdi bahsetmek istediğim bir diğer meseleye gelebilirim. Ben dillere ilgi duyan birisi olduğumdan mıdır nedir, bu kitabı okurken özellikle dikkatimi çeken bir şey oldu. Fuentes, kitap boyunca Meksikalı olmayanlardan gringo'lar diye bahsediyor. Yani günlük hayattaki gerçek laflarla konuşuyor. Amerikalı demiyor mesela, gringo diyor. Yani kim olduğunuz önemli değil, Meksikalı değilsiniz ve bizi anlamıyorsunuz demek istiyor sanki biraz. Bu da önemli bir tepki bence.

Aynı şekilde kitapta çevrilmemiş olan İngilizce cümleler ve kelimeler sıkça yer alıyor. Burada kitabı İspanyolca orijinalinden çeviren çevirmenimiz Yıldız Ersoy Canpolat'a teşekkür ediyorum. Fuentes o satırları İngilizce yazmış ve anlamları hakkında not düşmemiş, bu tepkiyi anlayabilmek adına bizdeki baskılarda da çevrilmemeleri gayet önemli. Yoksa bilemeyebilirdim bile. Peki, bu neden bu kadar önemli?

Çünkü canım öyle istiyor. Değil tabii. Kitaptaki olayların hatırı sayılır bir kısmının Meksika-Amerika sınırını geçmek ve Amerika'ya geçince İngilizce konuşup konuşamamak olduğunu söylemem lazım. Hatta bir karakter vardı, adını unuttum şimdi. Oldukça geçmiş bir tarihte Amerika'ya gelmiş ve İspanyolcayı unutmuş. Ama tuhaf bir şekilde İngilizceyi de pek bilmiyormuş. Artık kimseyle iletişim kuramaz olmuştu diyordu Fuentes kitapta. Yani bu sizi düşündürmezse kitap okurken daha ne düşündürür bilmiyorum.

Bu dil konusu da dayatmaları ve baskıyı anlatmak adına yapılmış süper bir tercih bence. Fuentes'in diğer kitaplarını da okumak istediğimden son derece eminim artık. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, kitaplarında biraz 'çeken bilir' havası var Fuentes'in. Sıkıntılar, ezilmişlikler, sonradan görmeler, iki  yüzlüler... Yani karakterleri arasında boş yok. Hepsini alıp bir kitaba baş karakter yapabilirmiş istese. Edebi olarak acayip bir zenginlik bu. Vay anasını...

Neyse, daha uzatmayayım. Güzel bir kitap Cam Sınır. Tamam, Artemio Cruz'un Ölümü bence de daha güzel ama yine de nedense Türkiye'de çok bilinen ya da okunan bir kitap değil. Daha fazla kişiye ulaşsa keşke. Belki zamanla o da olur. Blogda düzgün yazmaya başladım başlayalı Türkiye'de aslında çok deli manyak kitap okuyan süper bir azınlığın olduğunu gördüm. Kısa zamanda keşfedeceklerdir bence. Şimi bir yerlerde birileri de benim bilmediğim bir kitap için aynısını diyor olabilir, o yüzden ağır konuş(a)mayacağım. :)

Uzatmayayım dedikten sonra birkaç paragraf daha yazdığım görülmemiş iş değil. Bir nevi telefon kapatma olayı bu da benim için ya da misafirlikten kalkarken kapıdan çıkma seremonisi. Başlı başına birer iş yani bunlar da. Düzgün yapan tanıdığım olmadı gibi bir şey. Ben de yapamıyorum gördüğünüz gibi.

O zaman ne yapıyorum? Alelacele bitiriyorum. Hadi kendinize iyi bakın. Görüşürük.

NOT: Kış Okuma Etkinliği, okumayı öğrendiğiniz yıl ilk baskısı yapılan kitap kategorisi, 30 puan.

15 Şubat 2014 Cumartesi

Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (Kitap + Film)

Nihayet okumuş olmanın dayanılmaz hafifliği...

Yıllardır, ben diyeyim liseden, siz deyin kundaktan beri (abartmayın hemen, az yavaş!) okumayı istediğim bir kitaptı Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği. Ama kitabın ne anlattığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece ismi çekici geliyordu bana. Evet, sırf ismi yüzünden okumak istediğim bir kitaptı zamanında, itiraf ediyorum.

İlerleyen yıllarda, ben diyeyim üniversitede (tamam tamam, sakin), ehem... Gel zaman git zaman, vaktin birinde Milan Kundera'nın erkek olduğunu öğrenmem de tam bir şok etkisi yaratmıştı bende. Açıkçası niye öyle olduğunu da bilmiyorum. Sanki dilbilim uzmanı ya da isimler sözlüğü yazarıyım. Ama işte şaşırdım yine de. Zaten Harper Lee'nin kadın olduğunu da daha geçenlerde öğrendim. Bir de Emile Zola var ama rica ediyorum o konuya şimdi hiç girmeyelim.

Arkadaş, yazının başlığına kitabın ismini verdim, kitaptan bahsedemeden bitireceğim bu gidişle. Bakalım ne anlatıyormuş Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği.

1960-1970 yıllarında temel olarak Prag'da geçen ve politik bir arkaplana sahip bir eser, en başta bunu belirtmek lazım. Yani komünist yönetim zamanlarını ve Sovyet müdahalesinin sonrasını genel olarak zemin seçmiş kendine. Bu arkaplanın önündeyse temelde iki ana karakter ve genelde de bana göre beş tane karakterle gidiyor kitap. Bu beş (ve çoğunlukla tabii ki ilk iki) karakter üzerinden resmen birbirine zıt kutupların ilişkileri konusunda çığır açıcı tespitler yapıyor.

En özet haliyle erkek olanı aşk ve cinselliği birbirinden ayrı tutan, yaklaşık olarak da Avogadro Sayısı kadar kadınla ilişkiye giren ya da girmiş olan birisiyken kadın olanı da tam tersine tek eşlilik yanlısı, sessiz sakin, elişi dokuyan (oha, evet, abarttım sanki biraz) birisi. Resmen ilköğretim özeti çıkardım, vay arkadaş. Biraz ilk paragraftan, biraz da son paragraftan derken... :)

Hani bu tipler hayatta anlaşamaz diyeceğimiz ilişkilere öyle bir açıdan bakıyor ki Kundera, hıııı tabii öyle şeedince muhakkak olur yani falan diyoruz. Benim anlatamayışıma bakmayın, Kundera çok güzel anlatıyor oraları.

Ana karakterlerimiz Tomas ve Tereza, diğer üç karakterimiz de Sabina, Franz ve Karenin. Benim favori karakterimin Karenin olduğunu belirtmem lazım ki kendisi bir adet en yüce duygunun canlısı olan köpek olur. Kitabın sonuna doğru olan bölümlerden birisinde Milan Kundera, Karenin üzerinden bize hayvan sevgisi aşılıyor resmen. Muazzam bir bölüm orası. Şu kitap sırf o bölüm için okunur ve şu an abartmıyorum.

Diğer karakterler üzerine yorum yapmayacağım pek. Yukarda birbirine zıt karakterler demiştim baş karakterlerimiz hakkında. Zaten isterseniz bir sürü yerde kişilik olarak farklılıklarını okuyup öğrenebilirsiniz ama gerek yok. Kitabı okuyup öğrenmek varken hiç gerek yok. Hayır yani, saçma değil mi? Öğrenmek için okuyacaksınız, e oturun kitabı okuyun o zaman. (Benim var ya, araştırsam kesin Einstein'la bi akrabalığım falan vardır.)

Bu arada kitapta geçen iki tane Almanca deyiş var: 'Es muss sein (olmak zorunda, ing: it must be)' ve 'Einmal ist keinmal'. Özellikle bu ikincisini anlamamda bana yardımcı olan Deniz'e de buradan teşekkürlerimi sunuyorum. Hani olur da burayı okursan Deniz, bak sayende millete hava atabiliyorum. :) Ha, unutmadan, en temelde 'bi kereden bi şey olmaz' anlamı var bu ikinci deyimde ya da bir kereyse görmezden gelinebilir de diyebiliriz.

Sonra kitabın en meşhur kavramı olan kitsch var ama açıkçası onu düzgün anlatabilecek kadar iyi anladığımı düşünmüyorum. Ekşi Sözlük'teki kitsch başlığında güzel örnekler var, isteyen oraya bakabilir.

Yazıyı da uzattıkça uzattım yine ama filminden de bahsetmek istiyorum biraz.

1988 yapımı; oyuncular; Daniel Day-Lewis (Tomas), Juliette Binoche (Tereza), Lena Olin (Sabina) ve Derek de Lint (Franz); yönetmenimiz de Philip Kaufman. Benim doğduğum yılda adamlar neler neler yapmış, hey gidi.

Öncelikle filmi izlemeye ilk zamanlar üşendim; çünkü üç saat. Onun için hafta sonunu bekledim ve ancak izleyebildim. Ayrıca filmin ilk bir saati sıkıldım açıkçası. Ama ne zaman ki Rusların Çekoslovakya'ya giriş sahneleri başladı, işte o zaman koltuğa iyice bi gömüldüm. Çoğu belgesel çekimi olan sahneleri nasıl becermişler bilmiyorum ama başrol oyuncularımızı da arada hiç sırıtmayacak şekilde oynatarak çekmişler (yoksa kullanmışları mı demeliydim). O sahnelerin siyah beyaz oluşu olsun, filtreleri olsun, belgesel ve dehşet havası olsun hakikaten çok başarılı.

Bu sahnelerden sonra tabii kitaptaki gidişata göre benim yine nispeten sıkıldığım zamanlar oldu. Fakat öyle sanıyorum ki benim sıkılmam, bir an önce sonunun gelmesini istememden kaynaklandı. Kitabı okur okumaz izlememek lazımmış belki de filmini, bilemiyorum.

Bu arada sevdiğim oyunculardan Stellan Skarsgard'ı da bu filmde görmek çok hoş oldu. Adam hiç değişmiyor resmen, yüz aynı.

Oyunculuklardan bahsetmem gerekirse; bu filmin en başarılı oyuncusu Sabina rolündeki Lena Olin. Karakter kitaptan çıkıp çekimler için gerçeğe bürünmüş adeta. Birebir diyebileceğim derecede güzel oynamış bence. Daniel Day-Lewis'i neden bilmiyorum hep There Will Be Blood'daki haliyle düşündüm film süresince. İşte doğduğum zaman izleseydim böyle sıkıntılarım olmayacakmış ama akıl edememişim. Sağlık olsun. Juliette Binoche içinse ne diyeyim bilemedim. Çok güzel kadın lan... Ha, Franz'ı unuttum. Kitaptaki kadar derinleştirilmemiş ama o da çok iyiydi bence.

Aldım başımı gittim resmen. Filmin üç saatlik oluşuyla eşdeğer uzunlukta bir yazı oldu. Sizleri daha fazla hayattan bezdirmeden gideyim en iyisi. Sağlıcakla kalın efem. :)

Not: Kış Okuma Şenliği, sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleme kategorisi, 20 puan.

LAN?! Tam da şimdi fark ettim. Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği hakkında yazı yazmışım ama siyah şapkadan ve öneminden hiç bahsetmemişim. Çok ayıp Mustafa, çok ayıp! Çk çk çk...

10 Şubat 2014 Pazartesi

The Stoning of Soraya M. (2008)

İki hafta kadar önce içinde izlemediğim filmleri tuttuğum hard diskimi yere düşürmek suretiyle bozdum efem. Oh oldu bana. Neden? Çünkü bende şu klasik 'güzeli sona ayırma' hastalığı var. Evet, ben de onlardanım. Gitti canım filmler, içim cız etti. Ondan sonra da nalet olsun bu aşka dedim, bir daha yapmıyorum arşiv marşiv.

Hal böyle olunca izleyeceğim filmleri daha özenle seçmeye başladım. Ama ne demiş atalarımız? Bir elin nesi var, iki elin sesi var (tıpkı birlikten kuyruk doğacağı gibi ama takdir edersiniz ki onun konumuzla alakası yok). Ayrıca akıl da akıla üstün olduğu için meczup'tan film tavsiyesi aldım birkaç tane. Hakkını vermem lazım, şu ana kadar boş yok resmen.

Şöyle bir filmin yazısına böyle saçmalayarak başladığım için korkarım ben de ufak çaplı bir taşlanmayı hak ediyorum. Gerçi sayın meczup gereken ağız payını verecektir diye umuyorum. Bu arada beni hayattan soğutmak gibi ince emelleri var olsa gerek böyle filmler önerdiğine göre. Bunların farkındayım. Bilgisi olsun.

Zevzekliği bir kenara bırakayım. The Stoning of Soraya M., sanıyorum ki Türkiye'de Soraya'yı Taşlamak adıyla vizyona girmiş zamanında. Hiç bilmiyordum kendisini meczup önerene kadar.

Freidoune Sahebjam'ın 1994 yılında çıkardığı kitaptan uyarlama bir filmden bahsediyoruz, yönetmeni Cyrus Nowrasteh. Birebir yaşanmış bir öykü izliyoruz ayrıca. Burası önemli. Aslında filmin başında yaşanmış bir öyküdür falan yazmasa da yaşanabilirliği daha doğrusu çokça yaşandığı (ne yazık ki) bilinen bir olayı onlatıyor: haksız yere recm cezasına çarptırılan bir kadın olan Soraya'nın son anlarını. (Bu satırları tekrar okuyunca fark ettim ki recm cezasını doğru buluyormuşum gibi olmuş, şahsen karşı olduğumu belirtmek isterim.)

Filmde yazar Sahebjam'ı Jim Caviezel canlandırıyor. Benim Caviezel ile ilgili bir önyargım var The Passion of the Christ'ı izledim izleyeli. Sanki onun olduğu her yapımda can yakıcı en az bir sanhe olmalıymış gibi. Ama bu kez benim dememe kalmadan filmin ikinci yarısında, tam olarak söylemem gerekirse bana göre Soraya'nın cezayı duyup odasında yalnız kaldığı anda fotoğraflara gözü iliştiği sahneden sonra, film gerçekten The Passion of The Christ gibi ilerliyor. Nasıl diyeyim, her anı uzun uzun, göstere göstere çekilmiş. Çok rahatsız edici; çünkü çok gerçek.

Bir iki sahne özellikle çarpıcı ama filmi izlemeyenler bunları duymak istemeyebilir. Onlar bu paragrafı okumasalar belki daha iyi olur. Yazıyorum bak! Birincisi, Soraya'nın hemen recm öncesinde kara çarşafını çıkarınca üzerindeki bembeyaz giysisinin göründüğü sahne; ikincisi, annesiyle hiçbir bağı kalmamış görünen erkek çocuğunun recmin ardından hıçkıra hıçkıra ağlaması, daha doğrusu ağlayan ilk çocuğun o olması. Sanki bir tane daha vardı aklımda ama unuttum ne yazık ki. Sağlık olsun.

Şimdi bu filmdeki Ali karakterini oynayan Navid Negahban'ı yolda görsem taşla peşine düşerim. Erol Taş'tan sonra en iyi kötü adam oynayan adam oldu gözümde bir anda. Sırf bu adam yüzünden sakal uzatmasam yeridir artık. Bu zihniyetteki insanların (filmdeki karakter olan demek istiyorum) hepsi bir anda yok olsa Dünya nasıl bir yer olurdu gerçekten çok merak ediyorum. Herhalde yeni kötüler üretmemiz gerekirdi. O kadar büyük bir değişimi ekosistemin bir anda kabullenebileceğine inanmıyorum çünkü.

Böyleyken böyle sayın seyirciler... Sıcağı sıcağına söylemek istediklerim bunlardı. Pek tabii ki yine atladıklarım olmuştur. Onları da meczup tamamlasın bi zahmet. :p

Hoşça kalın. (Burayı tekrar okuyunca da fark ettim ki çat diye bitirmişim yazıyı. Hep filmin etkisi bunlar. Kapanış konuşmasını yapacak beyinsel bölgem hala düzelmemiş demek ki.)