19 Aralık 2018 Çarşamba

30

"Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. Öyle ki bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek, size acı verecek, sizi terk edecek, sizi sevecek ve olmanız gereken insan olabilmenizi sağlayacaktır." (Lao Tzu)

Merhaba sevgili insancıklar,

Bir yazının en zor kısmındayım, başlangıcında. Bu yazının başlangıcı bir şeylerin bitişine, bitişi bir şeylerin başlangıcına gebe.

Gelenekselleşmiş olduğu üzere bu yıl da bir 'son bir yıl' muhakemesi yapmak istiyorum. Bitenlerle başlayalım, başlayanlarla bitirelim.

Yirmili yaşlarım bitiyor. HOLY SHIT! İnanılır gibi değil. Acıııı amaa gerçek! Değil işte, acı değil. Çok güzel. Bıkmıştım yirmili yaşlarımdan. Beni olmadığım biri gibi gösteriyorlardı. Ben doğdum doğalı kırklarımı yaşıyorum. Hedefe bir adım daha yaklaşmış oldum böylece. Ama bu demek değil ki yirmili yaşlarımı kötü anacağım. Hayır, asla, katiyen, zinhar, bahusus (bu başka bir şeydi, dosti naber)!

Söylerken ve yazarken biraz tuhaf hissettiriyor, bunu kabul etmeliyim. 30 yaş. Güzel bence, beğendim. Bence bana daha çok yakıştı. Kaç yaşındasın? 29. I ıh, çok kılıçta, bir şey eksik. Sanki ne yirmili ne de otuzlu, aidiyet yok. O yüzden 30 iyi, 30'u beğendim. Sanırım buraya kadar kendime iyi destek oldum. Yaş konusunda takıntılı olmadığıma kendimi ikna ettiysem devam edebilirim.

***

2018 hayatımın en nevi şahsına münhasır yılı oldu. Önceki 29 yıl bir yana, bu son bir yıl bir yana. O kadar çok şey öğrendim ki... Tabii, keşke bazılarını öğrenmem gerekmeseydi ama yazının girişindeki alıntının orada bulunmasının bir anlamı var. Hayat, başımıza gelenler değil, bizim o başımıza gelenlerle ne yaptığımızda gizli. Beklentilerle yaşanmayacak kadar pamuk ipliğine bağlı hayatlarımız. Kendimiz olabilmeyi, kendimizi gerçekleştirebilmeyi bir şekilde başarmamız gerekiyor.

Geçen yılki doğum günü yazımda ilk kişisel maddem 'değiştiremediğim şeyleri kabullenmek'ti. Sanırım o kadar güzel bir noktaya temas etmişim ki 2018 bunu test edebileceğim sayısız örnek çıkardı karşıma. Tabii ki içindeyken anlamadım çoğunu. Şimdi fark ediyorum. Ama ne var biliyor musunuz? Artık (bence en azından ki bu yazıyı ben yazıyorum ve benle alakalı yazıyorum, o yüzden ben ne dersem o!) kabullenebiliyorum. Yani, o fikirle isyansız yaşayabiliyorum en azından. Azcık da olsa boşverebiliyor, dikiş payı bırakabiliyorum. Üçün birini görmeyebiliyorum örneğin. Zor oldu. Henüz bitmiş de değil ama gayret edersem olacak, o ışığı gördüm. Bu benim için sevindirici oldu geçen bir yıl adına.

Neyi fark ettim son bir yılda? Kararlarımı çok büyük oranda mantıkla aldığımı fark ettim. Bu, konudan konuya avantajla dezavantaj olma potansiyeline sahip bir durum. Sosyal hayatla ilgili bazı konularda aşırı mantıkçı bir düşünce yapısına ve karar mekanizmasına sahip olmak pek doğru değil gibi geldi bana bu son yılda. Orta yol bulmak, insanlara ulaşabilmek, halden anlamak lazım. Peki, karşımızdaki bizi anlamazsa ne olacak? O kadar mücadele ediyoruz sonuçta. Ne olacak? Hiç! Peki, biz ne kaybedeceğiz? Yine hiç! Şimdi onlar düşünsün. HELL YEEAAHH! 30 yaşındayım ve nasıl ki bugüne kadar buraların delisi idiysem bundan sonra da akıllısı olmayacağım. Bilmem anlatabildim mi?

***

Dürüst olmak gerekirse hayatım boyunca hiçbir zaman mutluluk peşinde olmadım. En önemli kavramlar hep sağlık ve huzurdu. Hala da öyle. Bu ikisini biraz da neşe, başka bir deyişle delilikle harmanlayabildiğim anlarda ben bile kendimi sevebiliyorum. Yani, ben de az değilim haaa, aslında bir potansiyel var ama kullanmıyorum. Mustafa iyi ama çevresi kötü gibi oldu. Çalışsam olacak demek ki. Ama işte kim uğraşacak amaaaan...

***

Şu ana kadarki hayatımın 96%'sında yanımda olmayışını son 4%'lük kısımda yanımda olarak telafi eden dünyanın en güzel gamzelerine de buradan selam ederim. Onlar kendilerini bilirler. Bakın çok ilginç (birazdan balkon konuşmasına çıkacak gibi hissettim cümleye böyle başlayınca), dünyada yaklaşık 3.5 milyar kadın var. Ama yapbozu tamamlayan, nereye baksam görmek istediğim, belki de gördüğüm, her an merak ettiğim, hep yanımda yöremde olsun istediğim tek bir (1) tane var. Adeta delilik! İlle de o olsun, o olmayacaksa hiç kimse olmasın istiyor insan. Halbuki küçükken dayak da yemişimdir illa ki.

Biraz önce yukarıda mantıkla karar alan birisi olduğumu söyledim ama bu öyle bir şey değil. Bildiklerimin hepsi çöp. Çünkü sevince bilginin bir yeri olmuyor. İki gönül arasında his oluyor, duygular oluyor; bilgi değil. Bilsen de bildiklerin o dünyaya ait değil. O yüzden insan sevince yüklerinden de kurtuluyor biraz. Yalnız olsa kendine yük olacak onca şey sevdiğim dediği kişi yanında olunca yapılabilir, çözülebilir oluyor. İnsan tek başına pek bir anlam ifade etmiyor belki de. Düşman bile olsa bir karşılık, etki tepki, sürekli mücadele olduğu için sosyal kalıyor insan. Hele bir de sevince ve sevilince...

ssS

***

Peki, ileriye dönük olarak kendime dönüp bakınca ne görüyorum? Bir sürü eleştirim var aslında kendime. Ama şimdi buraya yazsam yüzsüzlük edip üstüme gelecek insanlar tanıyorum. Onlara bu fırsatı neden vereyim ki? Sonuçta ben 30'undan gün almış eşşşşşek kadar adamımühühühühühüh :( Biraz denge bozucu bir eşikmiş. Şimdi 30 üstü insanlar gelip bana bıdı bıdı ettiğimi söyleyecekler. Hahayt, ehtiyarlar, size her şey serbest. Ahahahha, yaşasın itlik serserilik.

Arkadaşlar, yaşın bir önemi yok. Sağlığınız yerindeyse, sevdikleriniz yanınızdaysa ihtiyacınız olan her şeyiniz var demektir. Üçüncü bir şey yok. Bu kadar. Kıymet bilmek lazım. Geriye kalan her şey zaten bizim elimizde. Tevekkül burada çok anahtar bir kavram. Bir de hayata ve gelişen olaylara karşın sakin ve soğukkanlı kalabilmeyi öğrenmek lazım. Telaş istemiyorum. Çünkü onun da yeri var. İnsanın telaşlanması gerektiği zamanlar da var ama onları Allah göstermesin. Onlar ciddi konular. Hiçbir zaman her şey bir anda olmayacak. Her güzel şey emek ve zaman isteyecek, sabır isteyecek. O yüzden onları başarınca getireceği mutluluk ve huzur da paha biçilemez olacak.

Son paragraftan ne öğrendik? Yazının başlarında mantıktan duygusal kararlara geçiş konusunda gayret etmem gerektiğinden bahsetmiştim. Ne kadar da hızlı bir şekilde uygulamaya geçiriyorum, görüyorsunuz. İşte bunlar hep 30 yaşın getirdiği olgunluk. Bir gecede değiştim, erdim sanki.

***

Ve şimdi, burada, bu yazının bitişinde, başlangıcından daha kolay olmayan bu son kısmında otuzlu yaşlarımla beraber yeni bir hayata başlıyorum. Geçmişten aldığım dersleri yanıma alıyorum ve geçmişin tüm hesaplaşmalarını kapatıyorum. Gereksiz yüklerden kurtulmak için elimden geleni yapacağıma dair kendime söz veriyorum.

Hayat, yeni başlıyor. Her şey için teşekkürler Allah'ım. Çok şükür...

Dipnot: Aliş, kitap okursan sen de böyle yazılar yazabilirsin. Khkhkhkhkh, ahahahahaha, hahahahhaa, çok eğlendim şu an. Hadiyürügit bana bi' çay koy. Bazı şeyler hiç değişmeyecek. :)

Dipnot 2: Başlangıcı Lao Tzu'nun bir sözüyle yapmıştım. Bitişi de onun ifadeleriyle yapmak istiyorum. Hoşça kalın sevgili insancıklar.

"Çünkü zayıflık harika bir şeydir
Ve güç hiçbir şey değildir.
Bir insan yeni doğduğunda,
Zayıf ve esnektir.
Öldüğü zamansa,
Kaskatı ve duygusuzdur.
Bir ağaç büyürken,
Körpe ve yumuşaktır.
Ama kuru ver sert hale geldiğinde,
Ölüp gider.
Sertlik ve güç,
Ölümün arkadaşlarıdır.
Esneklik ve zayıflık,
Varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.
Kendini sertleştiren hiçbir şey,
Kazanmayı başaramaz."
 

23 Eylül 2018 Pazar

Kintsugi

"Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor."
(Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı)

Efendim merhabalar,

Bu sefer arayı fazla açmak istemedim. Çabalıyorum, görüyorsunuz.

Öncelikle belirtmek isterim ki kalbimdeki sıkıntılı huzurun sıkıntısı taşınma telaşından kaynaklanıyor. Huzuru ise sizi ilgilendirmez, bu kadar meraklı olmamalısınız. Ünlü bir düşünürün de dediği herkes herkesin her şeyine karışamaz. Evet.

***

Aranızda teadüflere inanan var mı? İlla ki vardır. Ben inanmayanlardanım. Bu biraz da hayatımı tesadüflerin elinde yürüttüğümü kabullenememekten ileri geliyor. Yine başka bir düşünürün(?) dediği gibi ben tesadüflere inanmam, başarının sırrı sadece çalışmak. Ama o başka bir şeydi. Neyse...

Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda biraz dağınık bir şekilde oradan oraya atlayarak okumalarda bulunurum. İnternetten bulduğum makaleler, linkler, zamanında bir yerlere sakladığım yazılar derken laf lafı açar ve okumanın bendeki iyileştirici gücüne tanık olurum. Ancak okumak tek başına yeterli değil. Okuduğunuz ve sizde teori olarak yer eden bilgiyi pratiğe dökmeniz gerekiyor. İşte iyileşme o zaman gerçekleşiyor.

Geçenlerde yine böyle bir zaman dilimindeyken yazıya başlığını veren terimle karşılaştım: kintsugi. Nedir, ne değildire ben değinmeyeceğim. O işi zaten birisi çok güzel bir şekilde yapmış. Onu buraya kopyalayacağım. Kopyalayacağım, çünkü burada da bulunsun isterim. Kaynak içinse ekşisözlük'ten femme noir isimli yazara teşekkür ederim.
hayat kırıklarla doludur. beklentiler ve gerçeklik birbirini tutmadığında, ricalar yankı bulmadığında, verilen sözler tutulmadığında içimizden gelen 'çıt' sesini duymuşuzdur hepimiz.

çoğu insan kırıkları sevmez. onları saklamaya, gizlemeye çalışır. bazen tekrar kırılmaktan korkar ve hayattan kaçınmaya, hayal kurmamaya başlar.

japonların çok sevdiğim bir sanatı var: kintsugi.
bu sanat kırılan nesnelerin kırıklarını altınla onarmak üzerine kurulu. kırıkları, çatlakları bırakın gizlemeyi, parlak bir altın rengiyle onararak görünür hale getiriyor kintsugi. çünkü nesne yaşanmışlıkla daha değerli hale geliyor. kırıklarına rağmen varlığını sürdürüyor. kintsugi, altınla kırıkları onore ediyor. yaşanmışlığı yüceltiyor ve bunu - en değerli madenlerden olan - altınla kutluyor.

depresyon tanısıyla takip ettiğim bir hastama bu felsefeden bahsetmiştim. geçenlerde geldiği seansta bana 'senelerdir ne kadar güçsüz olduğumu düşünürdüm. siz bana bunlardan bahsettikten sonra aslında bütün olanlara rağmen ne kadar güçlü olduğumu fark ettim' diyerek teşekkür etti. ilginç şekilde, bu konuşmanın aldığı ilaçlardan çok daha etkili olduğunu düşündüm o an.

gerçekten de kırıklarımız, bir anlamda bizim madalyalarımız. onlar bizim deneyimlerimiz, yaşamın tam içinde olduğumuzun kanıtı. onlarla var olmak aslında, onlara rağmen varlığımızı sürdürdüğümüzün ve ne kadar güçlü olduğumuzun ispatı.
***

Ben bu güzel notun üstüne sözü daha fazla uzatmak istemem. Ama size bir ipucu: belki de İstinye'den kalkan bir vapurla Anadolu Hisarı'na geçip Göksü Cafe'de harika bir kahvaltı ile eskisinden daha güçlü bir şekilde ayağa kalkabilirsiniz. Ve eğer şansınız yanınızdaysa siz girdiğiniz anda mekandaki en güzel masa boşa çıkabilir. İnanın bana bunlar imkansız değil.

Sağlıcakla kalın efendim.