1 Eylül 2015 Salı

Üstü Kalsın

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

(Cemal Süreya)

17 Mayıs 2015 Pazar

Samed Behrengi - Küçük Kara Balık

"... bir nedeni olmadan mutlu olmak da istemiyorum..."

Küçük bir balık için iddialı bir laf. Dürüst olmak gerekirse kitabı çok beğendim diyemeyeceğim. Kişisel gelişim hala bana göre değil, başka bir deyişle hala kişisel gelişemiyorum. Aslında bu kitapla paralel düşünceleri yansıtan ve yine hemen bitecek bir kitap geçen yaz okumuştum: Martı. O daha sağlamdı sanki. Ama tabii şu da var ki Küçük Kara Balık çocuklara daha yakın ve çocuklarca daha anlaşılabilir. Bu sadeliği ve anlaşılabilirliği çok önemli.

Yine on beş yirmi dakikada okunacak bir kitap seçmişim yalnız kendime. Kaçamak oynamaya devam. Hadi bakalım, nereye kadar devam ettirebileceğim göreceğiz. Uff, şu anda öyle bir kendime giydiresim var ki ama işte ortam, yok lan, ortam da çok müsait aslında ama, işte, fakat, lakin, ancak, yoksa, acaba, belki, sanki, gibi, yalnız, galiba...

Kitabı çok çok beğenmemiş olabilirim; ancak bu, Samed Behrengi'ye saygı duymadığım anlamına gelmez. Çok genç yaşta (29) ardında birden fazla güzel eser bırakarak göçmüş bu diyardan. Bari düzgün eğitimciler erken yaşta ölmese. Ne bileyim, zoruma gidiyor. Bu hayat zor ya da kolay değil de tuhaf geliyor bana. Tuhaf... Espriyi hala anlamamışsam demek ki...

Ergen ergen üç noktalı cümlelerimi de yazdığıma ve kitaptan da hiç bahsetmediğim bir kitap yazısı yazıyor olduğuma göre en azından kitabı okuyabileceğiniz bir link önerebilirim diye düşünüyorum. Burada tamamı var kitabın.

Sonra? Sonrası işte canınızın sağlığı. Sağlık önemli. Akıl sağlığı mı, beden sağlığı mı mesela? Bana sorsanız hiç düşünmeden akıl sağlığı derim. Çünkü düşünürsem bocalarım. Neyse, Küçük Kara Balık'tan Küçük Kara Zihin'e dökmeyeyim işi.

Tuhaf... Yine istediğim gibi bir yazı yazamadım. Çok tuhaf...

10 Mayıs 2015 Pazar

Oruç Aruoba - Zilif

"İnsan olan insan pek az - bunu anladın bunca yıl sonra; bir de şunu: İnsan insan oldu mu, acı çeker."

de ki işte'yi okuduktan sonra weltschmerz bahsetmişti Zilif'i de okuyun muhakkak diye. Bu vakte kısmetmiş. Keşke daha önce okusaymışım dedim. Ufacık (30 sayfacık) bir kitap gerçekten de. Ama sadece görünüşte... İçerik olarak burada günlerce anlatabileceğim doluluğa sahip.

Oruç Aruoba'nın, kızı Filiz'e yıllar sonra okuması için yazdığı bir mektup esasen bu metin. Yıllar sonra babasını 'tanıması' için yazılmış. Yani ne desem bilemiyorum. Çok etkileyici gerçekten. Miniminnacık da bir eser. Tamamını buraya yazasım var; ancak takdir edersiniz ki bunu yapmayacağım.

Ne yapacağım peki? BU KİTABI OKUYUN diye bas bas bağırdıktan sonra yukarıda paylaşmış olduğum alıntının doğruluğundan bahsedeceğim. Evet arkadaşlar, gerçekten de insan olmak acı çekmekle mümkün, müsemma, artık adına ne derseniz. Leyla ile Mecnun'un bir bölümünde de vardı, acı çekmeden mutlu olamazsın diyordu Ak Sakallı Dede. Mutluluk şart mı? Hayatta hiçbir şey şart değil. Bundan daha çok emin olduğum bir şey varsa o da hayatta hiçbir şeyin kesin olmadığı.

"-Sana şimdi o kadar çok şey söylemek istiyorum ki, hiçbirini doğru-dürüst söyleyemiyorum..." dedikten sonra ilerleyen sayfalarda da şöyle devam ediyor Oruç Aruoba: "Sana anlatmağa çalışacağım - umarım anlarsın; çünkü bu anlatacağımı anlayabileceğinden pek emin değilim -, çünkü, belki ben de tam olarak anlamamışımdır ve anlatamıyorumdur..."

Ne kadar doğru bir ifade, değil mi? Yazarların ve şairlerin imrendiğim kısmı bu işte. Hepimizin bildiği ve söylemek istediği; ancak düzgün bir şekilde kelimelere ya da söze dökemediğimiz ne varsa çok basitçe söyleyebiliyorlar. Basit oluşu canımı sıkıyor. Hayatta en çok basit gerçeklerden çektim. Yani bazı şeyler o kadar basit ki gerçekliğinin yanında basitliği de yaktı canımı. Halbuki karmaşık olmalıydı. O kadar karmaşık olmalıydı ki ben anlamamalıydım. Böylece suçu karmaşıklığa atabilecektim. Olmadı.

Basitliği ve gerçekliğiyle can yakan bir alıntı ile de bu yazıyı sonlandırmak isterim. Nasıl istiyorsanız öyle kalın:

"-Dünya ne ise oydu; ben de ne isem o oldum - uyuşamadık. Hepsi bu."

7 Mayıs 2015 Perşembe

Ferhan Şensoy - Kazancı Yokuşu

YA NEDEN BÖYLE OLUYOR?!

Gülerim, eğlenirim diye elime bir Ferhan Şensoy kitabı alayım dedim. Çünkü neden? Çünkü kaybettiğim dehlizlerde (dehliz, evet) kendimi bulmaya çalışıyorum. Tünelin ucu(içiniz fesatsa çoktan tamamladınız bile cümleyi)nda bir ışık olduğunu görebiliyorum ama ardımdan tutup çeken onca şey var ki adım atamıyorum.

Mustafa, dur! Bu bir kitap yazısı. Efendim, kitap çok güzel. Mahallelinin ağzından yazılmış ve bir karakterden diğerine geçen kurgusuyla acayip hızlı okunabilen bir yapısı var. İnsan gülmüyor mu okurken? Tabii ki gülüyor. Ama ben biraz siyasi cahil bir insan olduğum için tarihte Kazancı Yokuşu'nun yeri ve önemine dair hiçbir bilgim olmadan aldım elime bu kitabı. Yani? Yanisi sonunda patladım. Çok fena patladım hem de. Neşelenirim ya, Ferhan Şensoy bu, boru mu diye başlamıştım. Bitirdiğimde bir iki adım da geri gittim. Artık nasıl bir finali var düşünün.

Tabii bunda harici etkenlerin de önemi büyük. Ne gibi mesela? Ben bu kitabı hastanede kontrolümün olduğu günlerden birinde (yani dün) bitirdim. Hahaa, işe bak, doktor ne diyecek acaba, o konu bu konu şu konu meseleler onlar bunlar şunlar bir sürü düşünce fikir falan filan feşmekan arasında kitap bi bitti, ben mal gibi kaldım. Kontrolden sonra dışarı çıktım (çıkarıldım), güneşin altında babamın rapor almasını bekliyorum. Bu arada evet, 6 Mayıs 2015'te İstanbul'da çok güzel bir hava vardı. Tarihe not düşülsün.

Neyse, ambulansın biri yanaştı. İçinden bir sedye indirilecek. Yaşlı bir teyzemiz var sedyede. Şimdi, soru: bir insan sedyede ise bu ne anlama gelir? Cevaplarınız sizde kalsın. Görevli arkadaşlar sedyeyi indirirken (kimseyi suçlamak, aşağılamak için söylemiyorum) sedyeyi düşürdüler. İçindeki teyze durur mu, o da düştü. Bakın, yazınca ne kadar basit oldu, değil mi? Offf, lan o sedyeyi neden düşürdünüz? Neden benim gözümün önünde düşürdünüz? Lan o kadını neden düşürdünüz? Niye daha dikkatli olmadınız lan, niye? Binlerce parçaya bölünmüş ruhumu neden daha çok parçaladınız? Ve Allah'ım, ben neden bir şey yapamaz konumdaydım? Bazı sınavların konusunda seninle uzun uzun konuşacağız, biliyorum. Ah ulan ya, neden daha dikkatli olmadınız? Çekmeyince bilinmiyor, ondan, değil mi? E, ben size nasıl anlatayım ki şimdi ha, nasıl anlatayım? Kelimeler sadece istedikleri anlamlara geliyorlar. Ya gelmedikleri? LAN NASIL ANLATAYIM?!

Özetle güzel insanlar, ben, bugün (de) edemediğim küfürlerin toplamı kadarım. Dün de öyleydim, bugün de öyleyim. Yarınlardan ne bekleyebilirim? Ben kimim? Burada ne işim var? Daha ne kadar maske takabilirim? Takmalı mıyım? Ve sen, hayat, hayatım, zor olmayınca sınav olmuyor diye mi böylesin? Hiçbir sınavda boş kağıt verecek cesarete sahip ol(a)madığım için mi böylesin? Öyle ol bakalım. Ben o çölü de geçeceğim.

14 Nisan 2015 Salı

Dostum

Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.
Benim içimdeki 'ben', dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.
Ne söylediklerime inanmanı ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
'rüzgar doğuya esiyor' dediğin zaman 'evet, doğuya esiyor' derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle baş başa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle baş başa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin, 'arkadaşım, yoldaşım' ben de sana seslenirim, 'yoldaşım, arkadaşım'-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle baş başa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak kahkahalarımla baş başa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak deliliğimle baş başa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz el ele.


(Halil Cibran - Deli)

7 Nisan 2015 Salı

Ben Artık

- Orda mısın?
- Burdayım. Senden yer kaldığı kadarıyla buradayım yani. Emin de olamadım bak şimdi.
- Tamam, uzatma. Sana bir soru. Ne yapacaksın? Nedir yani?
- Neyi ne yapacağım? O ne biçim soru ya?
- Öff, yokuşa sürme işte. Deli etme insanı. Kendi kendinle bile savunma psikolojini devreye sokmadan konuşamıyorsun. Bu mudur?
- Sana budur. Senden önce böyle değildi.
- Nasılmış benden önce? Sırf meraktan soruyorum. Anlat hadi. Bana da değilse kime?
- Senden önce ben vardı. Şimdi bir ben yok. Bir ben yokum hatta, geriye kalan herkes var. Sen bile varsın. Ben, yokum. Senden önce bu kadar karamsarlık yoktu örneğin. Hayaller kurabiliyordum mutsuz olmadan. Kahkaha atabiliyordum, hem de içimden gelerek, hıçkırık tutacak kadar. En son ne zaman gülmekten hıçkırığa yakalandım. Senden önce.
- Sanki ben sana gülme diyorum.
- Demiyorsun. Esasen sen hiçbir şey demiyorsun. Bana da dedirtmiyorsun. Geldin, ağzıma bir mühür vurdun. Bir ağırlık oldun, sindin üzerime. Bendeki beni öteye, köşeye ittin. Kuruldun ortalık yere. Beni benden o kadar uzağa gönderdin ki yolumu bulup geriye dönemiyorum. Kayboldum. Aranıyorum. Arıyorum. Neşemi, saçma cümlelerimi, imalı laflarımı arıyorum; bana sadece bir ben kadar uzakta olan her neyim varsa arıyorum işte.
- Ben seni sadece biraz uzağa ittiysem onlar da seninle gelmiştir. Eğer gerçekten seninse onlar, sana aitlerse hala oradadırlar. İyi baktın mı? Herkese, her şeye kulağını tıkayıp GERÇEKTEN içine dönüp baktın mı? Orada bir yerde olmasınlar sakın?
- Senin ben...
- Şşş, dost acı söyler. Gerçekten baktın mı? Hiç bakmadıysan şimdi bir deneyemez misin? Belki de ben sana seni anlatmak için buradayımdır.
- Denedim.
- Denedin? O kadar yani?
- Denedim. Olduramadım.
- Sinirleniyorum bak.
- Korktum lan, korktum! Cesaretim yok. Güçlü olmaktan gına geldi. Biraz da çaresiz, savunmasız oturayım. Ne var? Kime ne?! Baktım içime, hepsi orada. Her şeyim orada. Ben de hala buradayım. Kapı kapalı gibi ama altından ışık geliyor. Bağırıyorum, haykırıyorum, çıldırıyorum beni buradan çıkar diye. Beni oyuna geri al, ben seni iyi ederim diye yırtınıyor. Yırtınıyorum. Her şeyim hala bende. Ben sadece çok önemli bir parçamı kaybetmekten korkuyorum.
- Kaybetmekten korkuyorsun, öyle mi? MAL! Hiç kazandın mı? Şu hallere bak, yazıklar olsun, sen kendine acıyorsun. Gele gele bu noktaya mı geldin? Devam et. En azından hala dürüstsün.
- Kaybetmekten korkuyorum. Henüz kazanmadığım bir şeyi nasıl oluyor da kaybetmekten korkuyorum ben de bilmiyorum. Anlamıyorum. Geçen onca zaman diliminde olabilecek bir şey neden şimdi oluyor, anlamıyorum. O zaman bunu ben yapmadım diyorum. Çünkü ben yapacak olsam şimdiye yapardım diyorum. O zaman bu bana yapıldı. Kendi hayatımı anlatırken edilgen çatı kullanmak istemiyorum. Kendi hayatımda figüran bile değil, dekor gibi hissediyorum kendimi böyle. Halbuki biliyorum, eninde sonunda, kaçarı yok, her şey yoluna girecek. Gi-re-cek! Benim hala umudum var. Sadece kendimden böyle bir parçayı sökersem yerine ne koyarım, nasıl koyarım, onu bilmiyorum. Bir şey koymak ister miyim? Orası dolsun istemem ki. Kaybetmekten korktuğum bu işte. Çünkü o parçada benden izler var. Benden var biraz o parçada. Yine kendimden yemiş olacağım. Her ihtimalde kendimden yiyorum ben. Tükeneceğim. Kendi kendimi tüketeceğim. Kendi kendime tükeneceğim.
- Ama yapacaksın?
- Hhhhhhhh...
- ...
- Yapacağım. Artık mührü kıracağım. Yeter bu kadar. Elimden bir şey gelmeyen konulardan sınava tutulmaktan biraz yoruldum. Daha zorlarına hazırlanmak için hayata tutunmam lazım benim. Ama şimdi böyle, bir belirsizliği beklemek... Benim yaptığım bu: bir belirsizliği beklemek! Artık yapmayacağım. Beklemeyeceğim. Hayatın beklemeye değecek kadar uzun olduğuna inanmıyorum. Beklenen beklendiğini bilmezken bu bekleyiş ahmaklıktan başka bir şey değil. Ben kabul etmiyorum bu ruh halini. Ne yaşayacaksam paşa paşa yaşayacağım. Hepsi kabul. İnadına yaşayacağım. Ben, o neşemi ve kahkahalarımı söke söke geri alacağım. Beynimde henüz yanmadan kalmış tüm sinir hücreleri adına bunu yapacağım. Ben, bunu, sadece, kendim için yapacağım. Sonra bir gün oturup günün doğuşunu izleyeceğim ve iç çekeceğim. Hiçbir kelimeye ihtiyaç duymayacak o iç çekişimde ben hep, ben hep...
- Evet? Söyle hadi Mustafa, korkacak bir şey yok artık.
- O iç çekişimde ben hep diğer yarımı düşüneceğim.
- Diğer yarın seninle olmayacak mı zaten?
- Olur mu ki? Böyle bir şey mümkün mü?
- Neden olmasın? Düşünsene bir. Neden olmasın, neden olamasın? O parçayı sökmek zorunda değilsin. Sen o parçanı çok seviyorsun, çok büyük ve güzel seviyorsun. Ne sök onu ne de at. Bırak büyüsün içinde. Zamanla sen olsun o da. İçinde ayrı bir parça olmaktan çıkıp sana senden bir can katsın o da. Dursun o orada. O, senin. Onu senden kimse alamaz. Sen bile alamazsın; çünkü oraya sen koymadın. Bırak. Mührü kır. Bekleyiş bitsin. Ve lütfen, inanarak oku şunu.
- Bunu inanarak okumak... Çok zor. Ama yapabilirim. Bir dakika. Ancak içimden yapabilirim.
- Öylesi daha makbul zaten.
- ...
- ...
- ...
- Evet? Yeterince iyiysen duyalım mı artık?
- Pekala, hazırım. Herkes iyi dinlesin:

Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var,
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar...

5 Nisan 2015 Pazar

Tezer Özlü - Eski Bahçe ~ Eski Sevgi

İlk Tezer Özlü deneyimimi de yaşadım. 20'li ve 30'lu yaşlardaki kısa öykülerinden (deneme?, anı?) derlenmiş bir kitap Eski Bahçe ~ Eski Sevgi.

Eski Bahçe kısmında çok fazla ölüm konusu işlenmiş. Zate yazım yıllarına bakıldığında Tezer Özlü'nün ilk intihar girişiminden sonrasına denk geliyor. Ölüm konusu çok sık işlenmiş bu kısımdaki yazılarda. Beni pek açmadılar o yüzden. Aslında genel olarak Eski Bahçe bana pek sarmadı. Yalnız bu bölümde yer alan Amerikalı Komşum Willy öyküsünü (şiir desek daha mı doğru acaba) ayrı bir yere koymam lazım. O muazzam olmuş. Çok farklı bir şey o.

Farklı demişken, sanırım Tezer Özlü'yü tanımlayacak çok fazla kelime bulamazdım 'farklı'dan başka. Yeri gelmişken söyleyeyim dedim.

Eski Sevgi bölümünü genel olarak çok sevdim. Müthiş bir gözlem yeteneği var ki zaten kendisi de bahsetmiş kimi yazılarda. Bir mekandaki tabure konumundan bir postanedeki insanların tavır ve davranışlarına, Türkiye ile Almanya arasındaki farklara kadar birçok konuda acayip detaylı gözlemler yapmış.

Genel olarak okurken şöyle bir his de edinmedim değil. Sanki biraz 'kafası dağınık' yazmış tüm öyküleri. Laflar, konular, kişiler, mekanlar bir anda değişebiliyor ya da geri dönebiliyor. Bilmiyorum, biraz kafa karıştırıcı mı desem, ne desem emin değilim. Farklı bir yazar olması biraz da bundan işte. Zamanla diğer eserlerini de okudukça bu görüşüm değişebilir belki. Okumadan onu da bilemeyeceğim haliyle.

Altını çizdiğim paragraflar var kitap boyunca. Gerçi paragraf olunca altını çizmem, yan taraftan boylamasına çizerim üşendiğimden. Tezer Özlü gibiler çıkar böyle şeyler yazarlar ve ben üşendiğimden altlarını bile çizmem, boylu boyunca işaretlerim. Tezer Özlü çıkar hayatından izler taşıyan böyle güzel öyküler yazar ve ben doğru düzgün onları bile anlatamam. Tezer Özlü, Amerikalı Komşum Willy'yi 25 yaşında yazar ve ben 26 yaşımda okuyunca dibim düşer. Hayat çok tuhaf...

Yine toparlayamayacağımı fark etmişsinizdir. Bir kaçış yöntemi olarak yine alıntılara sığınalım o vakit. Kalın sağlıcakla.
  • İkimizin konuşabileceğimiz bir dil var, ama o ağır işittiği için beni duymuyor zaten. Duyabildiklerini de hemen sonra unutuyor. -Ne büyük bir mutluluk.- (Navona Alanı)
  • Bütün olaylar benim dışımda olup bitti, ben yalnız günleri ve saatleri bildim. (Navona Alanı)
  • bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan uzak (Amerikalı Komuşm Willy)
  • bazan bir şeyler söylemem gerekiyor
    o zaman biraz gülümseyip
    e   h
    v   a
    e   y
    t   ı
        r
    diyorum
    her şey geçiyor
    ve
    hiçbir şey geçmiyor
    (Amerikalı Komuşm Willy)
  • "O gece insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman - çöküştür." Boris P. (Gökkuşağı)
  • (Beyaz yüksek tavanlı odada bir insan var. Zaman zaman bir şey yaşarken, olaya dışardan bakıp, o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, 'karşıdakine haksızlık ediyorsun', diyor. 'Olmaz böyle şey', diyor. Olayın içine tümüyle girmeye çabalıyorum. O an da kendime haksızlık ediyormuşum gibi oluyor. Böylece kendim ve gözetimim arasında bölünüp, zamansızlığıma dalıyorum.) (Yaşayanlar. Ölenler.)
  • Havaalanlarını sevmiyorum. Bu beton ve alüminyumdan oluşan kapalı kutularda kendimi hapishanelerden de öte, daha ileri bir tekniğin hücrelerinde hissediyorum. Hapishaneler ilk çağ, ortaçağ. Ama havaalanları öyle mi? Asık yüzlü ve herkese kuşkuyla bakan polisler. Ekranlara girip çıkan çantalar. İnsanın üzerine tutulan büyük mikroskoplar. İnsanın üzerinde dolaşan bir kadının yaşamayan, silah arayan elleri. Oysa silahlar kendi bellerinde asılı. (Berlin, Saat 8:45)
  • Neresinden tutacağız bu ülke üzerine kabus gibi çöken yaşamı. (1980 Yazı Güneşi A./)
  • Bu denli çok ülke, bu denli çok insan, bu denli çok roman kahramanı tanımalı mıydık? Uçaklara, trenlere, otobüslere bu denli çok binmeli miydik? Her kentin gecesinin uzantısına doğru yaşayıp, her kentin sabahına uyanmalı mıydık? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Bir ülkenin anarşisini kim anlatabilir? Ölenler mi? Öldürülenler mi? Her gün yeni ölümleri bekleyenler mi? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek. Aşırı duyarlıkları, garip aile bağlarını zamanında yenmek gerekiyor. Kendi kendine cesur olan insan, neden ölümünü cesur ve istekle ölmesin? İstekle yaşayan insan neden istekle ölmesin?
    (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Neresinden tutacaklar bu ülke üzerine tepeden kabusların en büyüğü olarak inen, çöken yaşamı? Daha genç kuşaklar neresinden tutacak? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • ... her şeyin zamanı olduğunu, hayır hayır hiçbir şeyin zamanı yoktur, hiçbir şeyin zamanı yoktur, tam tersine, zaman kalmayan şeyleri yapmak daha önemlidir,... (Stein Alanı'ndaki Postanede)
 

Mesele

Karşı duvarda bir saat var. Mutluluğun resmi motifli bir saat. Hani bir karyola var, anne baba ve bilmem kaç tane çocuk da içinde yatıyor. Hepsi gülümsüyor. Hah işte, saatin deseni o. Bir de tavuk var yatağın yanında, onu da atlamayalım. Ben iki aydır o saatle göz göze geldiğim kadar tüm hayatım boyunca kendimle göz göze gelmemişimdir. Aynaya bakmayı sevmem çünkü. Benim hakkımda her şeyi bilen birisinin gözlerimin içine içine bakması çok rahatsız edici. Huzursuz olurum. Yüzümdeki maskenin ardını görebilmesinden hazzetmem. Kendimle barışık değilim diye de özetleyebiliriz sanırım. Neyse, zaten mesele o değil. Mesele saat.

O saat var ya, Allah belasını versin onun. Nefret ediyorum ondan. O kadar karşımda, o kadar görmemek mümkün değil ki akrep, yelkovan ve saniye üçlüsünün yapabileceği bütün kombinasyonları gördüm adeta. Hatta bugün saat ikiyi on iki falan geçe akrep yelkovanın altında bi kayboldu, sadece iki elemana indi görüntü diye telaşa kapıldım ki bu da içinde buulunduğum tutarsız durumu çok güzel anlatıyor.

İçinde bulunduğum tutarsız durum nedir o halde? Şudur ki geçen hafta babam saati ileri almak için duvardan indirdi bir dakikalığına, indirmiş daha doğrusu ben (nasıl olduysa) başka bir yere bakarken. Gözüm saate gitti ki aman Allah'ım, uçsuz bucaksız bir duvar. Çöl gibi. Ameliyat başlamadan önce bir 'şey' enjekte ediyorlar. Beş on saniye kadar acayip başınız dönüyor. Yattığınız yerde olmasanız garanti düşersiniz, bir de saniyelerin ne kadar uzun zaman dilimleri olduğunu anlarsınız. Ama dediğim gibi, mesele bu da değil. Mesele ne? Saat.

Ben o duvarı öyle görünce başım tıpkı o ameliyat öncesi gibi döndü, midem bulandı bir an. O kadar alışmışım meğersem, o kadar benimsemişim ki bir hücrem, hatta organelim ve hatta abartayım, sistemim olacak kadar yer etmiş bende. O lanetler yağdırdığım, ne diller döktüğüm saat benim en büyük alışkanlığım olmuş ben farkına varmadan. Şu anda yine ona bakıyorum, on iki buçuğu gösteriyor. Yüz altmış beş derece açı yapmış ekreple yelkovan. Sabah yeni kalkmış da geriniyor sanki. Dingil. Yalnız aile çok mutlu. Hiç bozmuyorlar. Şahane.

Alışkanlıklar. Farkına varmadan edindiğimiz alışkanlıklar. Felaket derecede bağımlı hale getiriyorlar insanı. Şu anda ben o saatten bildiğiniz sayıyorum. El pençe divan duruyorum karşısında. Saatten saydığım kadar saati sayıyorum da. Saatleri sayıyorum; günleri, haftaları, ayları sayıyorum. Ama yine söylüyorum, mesele bu değil. Mesele ne? Saat ulan saat!

Ben bir kez daha Ahmet Hamdi'nin ellerinden öpeceğim. Çünkü o kadar güzel bir laf etmiş ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde. Bakın, ne diyor: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır." İçinde bulunduğumuz şu anda bana yeryüzünde bundan daha fazla anlam ifade edebilecek bir cümle yok. Birisi gelip senin adın Mustafa dese şüphe duyabilirim, bu cümleden duymam mümkün değil. Birisi gelip sen aslında yoksun dese, haha, yok be, o iyiliği yapacak babayiğit nerde. Bu arada, Ahmet Hamdi aynı kitapta şöyle de der: "Ayar saniyenin peşinden koşmaktır." Ben şimdi gidiyorum ve saniyenin peşinden koşmaya devam ediyorum. Anlayacağınız, bugünlerde mesele, olmak ya da olmamak değil; bütün mesele saat bugünlerde.

Tik tak, tik    tak, tik...

3 Nisan 2015 Cuma

dipsiz kuyu

kendime çok yükleniyorum bu bilinen bir gerçek ama diğer türlüsünü de beceremedim sanki hiç değil mi yani birilerine bir şeyler anlatacak olsam mesela tamam da kendime laf anlatamıyorum neden bu kadar karışık ki bu işler karışık mı karışık evet değil mi öyle belki bilmiyorum onu sen söyleceksin söyleyeyim tabii neden söylemeyeyim ama nasıl söyleyeyim bi başlasan gerisi gelebilir aslında ama ya gelmezse ya tutukluk yaparsa ya dökülmezse kelimeler ya bu kafamın içindekileri birileri gerçekten anlarsa oda karanlık ondan mı diyorsun babı esrar mı o çalan dur kafamı karıştırma sen de daha beter zaten hava soğukmuş bugün yeme içme evden de çıkma dediler hahaha bana dediler la tahzen her şey geçer dayanmak lazım tamam lazım da nasıl niye böyle oldu daha kolay olacak diye ummuştum o niye düştü oraya ben yüzme bilmem ki ya o denizde boğulursam sonunda yok yok bi şey olmaz daha çekeceklerin var senin kolay mı öyle o işler ya bunlar çok daha zorların hazırlanman içinse olsun varsın o da kabul ama şu tahammül eşiğimi biraz daha yukarı çekebilmem lazım onu nasıl yapacağız rüyanda gülüyordun hatırlıyor musun sanki yıllar öncesi gibiydi çok gerçekti çok yandı canın biliyorum ama dayanabilirmişsin ki yandı o kadar hem o daha yanar ben sana söyleyeyim koy elini şimdi oraya hah evet koydun mu güzel hissediyorsun değil mi daha atar o bunlar ne ki ağlıyor musun sen hiç yakışıyor mu bir çuval inciri berbat edeceksin aman sanki umrumda başlatma şimdi dur bi öyle deme önce bi düşün dokuz hafta oldu olmadı mı bak geçiyor görmüyor musun muhakeme kabiliyetini mi kaybettin her şeyi mantıkla açıklayamazsın kelimelerle de olmaz zaten onlar da acıtır çiviler de acıtır can bu yanacak tabii ki yanmadan nasıl adam olacaksın ne adam olmak istemiyor musun hiçbir halta yaramak umrunda değil mi saçmalama buna kendin bile inanmadın hıhı sıkışınca gözlüğünü düzelt hemen bi de sol gözünü kıs tam olsun hah aferin bir işi yapıyorsan tam yapacaksın hem neden konudan sapıyorsun neden iyi ihtimalleri düşünmekten bu kadar korkuyorsun neden kaçıyorsun kimden nereye kadar bu daha ne kadar devam edebilir topla artık kendini ağır mı herhalde ağır kimse hafif olacağını söylemedi ki hem hani sen zoru severdin her şeyi bir kenara atıp bir de yalancı mı olacaksın lan zaten bir yalanı yaşamıyor muyum ben o ayrı o ayrı şu ellerimi görüyor musun artık acımıyorlar bile bu ne demek anlıyor musun buna bile alışmaya başlıyorum demek istemiyorum alışmak falan ben kafamın içi kapkaranlık dipsiz bir kuyu ve ben hızla
d
ü
ş
ü
y
o
r
u
m
 

2 Nisan 2015 Perşembe

Franz Kafka - Dönüşüm

Mustafa Şahin bir sabah çok gerçekçi olduğu için can yakan düşlerinden uyandığında kendini insan olarak buldu. Nalet olsun! Yine mi?!

Edebiyat tarihinin en güzel ve en etkileyici açılışlarından birisine sahip Dönüşüm. Gregor Samsa'yı yatağında dev bir böcek olarak uyandırıyor Kafka ve üç bölümden oluşan bu uzun öyküsünde bana sorarsanız sistemin, düzenin bireyden beklentilerine ağır giydiriyor.

Düzen, Samsa gibilerin sürüdeki herhangi birisi olmasını, yani görünür hayatında işinde gücünde ve sorumluluklarının bilincinde olmasını istiyor(muş gibi görünüyor). Halbuki Samsa ve onun gibiler (bildiğin sen ben yani, uzaklarda aramaya gerek yok) umrunda değil. Yeter ki sürüden ayrılmasın ve kendi işi görülsün, makinenin çarkları dönmeye devam etsin. Bu da hayat mı be Gregor?

Dediğimiz anda Gregor isyan bayrağını çekiyor ve olabilecek en itici hayvanlardan birisine dönüşüyor: bir böceğe. Bu, yine bana göre tabii, çok güzel bir seçim. Yani, bu oturmuş (ne yazık ki) düzenin istediği gibi olmayan, daha doğrusu bu sistemin hiçbir işine yaramayacağı gibi, üstüne üstlük kendisi de bakıma muhtaç olacağı için sistemce çok az süre tahammül edilebilecek hale geliyor. Öcü oluyor işte. Annesi, babası, kız kardeşi ve müdürü tarafından nasıl karşılandığı ortada.

Belki de ben kitaba çok farklı bakıyorum, bilmiyorum. Fazlaca anlam yüklüyor da olabilirim ama bir şey daha söylemem lazım. Yoksa çatlarım. Evin tüm yükünü taşırken birden sıfıra inen Gregor biraz biz insanların vefasızlığını da koyuyor ortaya. Hani kırk yıl sırtında taşı, beş dakika aşağı koy muhabbeti... Benim bağlayacağım yer ise ailesinin Gregor'dan utanması. Yani korkmaları ve çekinmeleri sorun olmazdı da (adam böcek oluyor, o kadar olsun) ondan utanmaları çok mantıklı(!). Bizim ülkemizde ne yazık ki çokça var: engelli çocuklar. Ve onlardan utanan (gizli veya açık) aileleri. Bu ülkede böcek muamelesi gören ve sonları tıpkı Gregor gibi olan milyonlarca insan var. Bana inanmıyorsanız TÜİK var. Sayılara bir bakın. İçimdeki bu zehri de kustuğuma göre devam edebilirim.

Kitaba başlamadan önce kapağına uzun uzun baktım ve vay arkadaş, adamlar ne güzel yapmışlar dedim. Minimalist ve kitabın ismi-içeriği ile acayip uyumlu. Çok beğendim. Sonra kitabın sonunda yayınevince eklenen Kafka'nın mektuplarından öğrendim ki kendisinin en istemediği şeylerden birisi böceğin resmedilmeye çalışılmasıymış. En ideal kapağın aile üyeleri ve müdür kapının önünde dehşetle bakarken ya da aile üyeleri salonda otururken Gregor'un kapısının açık resmedildiği bir şeyler olabileceğini de belirtmiş. İnternette bu şekilde hazırlanmış çok güzel kapaklar da var. Yani durum böyleyken Kafka'ya biraz ayıp edilmiş gibi de hissetmedim değil. Ama yine de emeğe, sanata, sanatçıya saygım sonsuz. Kapak, fikir ve düzen olarak on numara.

Çevirmen Ahmet Cemal, kitabı neden çevirme gereği duyduğunu kısaca anlatmış. Bence gayet de güzel çevirmiş. Eline sağlık. Çevirisini de arkadaşı ve başka bir Kafka sevdalısı Tezer Özlü'ye ithaf etmiş. E, artık benim de bir Tezer Özlü kitabı okumam lazım. Çok geç olmaya başladı.

Kafka, yine yazdığı mektuplarda kitabına kuvvetli bir son yazamadığından dem vuruyor. Bence de daha etkileyici bitebilirmiş. Mesela son iki üç sayfayı hiç yazmadan çaat diye bitirebilirmiş malum yerde. Tabii burada benim konuşmam kolay. Yiyorsa çıkıp ben yazayım, di mi? Hiç!

Kapanışı, Gregor'un haleti ruhiyesini gayet güzel anlattığına inandığım satırlarla yapacağım. Hoşça kalın.

"Gregor kız kardeşiyle konuşabilseydi ve onun kendisi için yapmak zorunda kaldığı her şey için teşekkür edebilseydi, o zaman hizmetleri karşısında bu denli ezilmeyecekti; oysa şimdi bu hizmetlerden ötürü acı çekiyordu."