13 Ağustos 2019 Salı

Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur

"İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkânsızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. Bilhassa korku vardır."

Efendim, merhabalar. Nasılsınız? Haliniz keyfiniz yerinde mi? Canınızı sıkan eden var mı? Varsa söyleyin, biz de uzak duralım.

O kadar zaman oldu ki bir kitap hakkında yazmayalı, nasıl yazdığımı bile unutmuşum. Ama ben kendimi birazcık biliyorsam içimden ne gelmişse onu yazmışımdır zamanında diye kendime gazı veriyor ve başlıyorum. Hell yeeaahh!

***

Ahmet Hamdi Tanpınar, benim en sevdiğim Türk yazarlardan birisi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ise en sevdiğim yerli romanlar arasında kesinlikle ilk üç içerisindedir. O kitabı o kadar sevmiştim ki Tanpınar'ın tüm kitaplarını muhakkak okumalıyım diye düşünmüştüm.

Sırası ancak geldi ve geçen ay Huzur'u elime aldım. Daha önce defalarca kez niyetlenmiştim ama bir türlü içimden gelmemişti başlamak. İsminden korkmuştum belki de. Çünkü söz konusu kişi Tanpınar'sa ve o kitabın ismi Huzur'sa içinde huzur yoktur, size "Allah'ım, n'olursun birazcık huzur" dedirtecek bir düzen vardır. Nitekim öyleymiş de.

Doğru kitabı doğru zamanda okumanın büyüsüne oldum olası inanmış birisi olarak Huzur'u geçen ay elime aldığımda hiç tereddütsüz yirmi sayfa ilerleyince bu kez bu işin olacağını anladım. Fakat yeni bir kitaba başladığımda, eğer o kitap kurgu ise en azından başlangıçtaki 40-50 sayfayı ilk oturuşta okumak isterim. Karakterleri tanıyayım, minimum yarım saat vakit geçireyim ki ortama ısınayım gibi bir düşüncem, belki ön yargım var. Bu yüzden Huzur'a başlayınca ciddi bir duvara tosladım. Çünkü kitap kesinlikle 'ağır'.

Ağırdan kastım nedir? Durağan. Saatleri Ayarlama Enstitüsü ne kadar mizah dolu ve akıcı ise Huzur da bir o kadar durağan ve efkarlı. O yüzden Huzur'u koşa koşa okumak imkansız. Her cümlesine kafanızın içinde kendi sesinizle hayat vererek okumanızı şart koşuyor adeta. Kitap okumayı sevenler (böyle psikopat bir kitle var gerçekten, inanılır gibi değil) anlamıştır sanırım ne demek istediğimi: kitap size kendini vermiyor, sizi kendine istiyor. Ağır ağır okunması, hissedilmesi, yaşanması elzem bir eserim diyor. Beni öyle bir çırpıda okuyamazsın, okursan sen kaybedersin derecesinde bir hüznü var.

Böyle söyleyince belki depresif gibi geldi. Aslında değil. Sadece hüzünlü. Çünkü fazla gerçek. Birinci Dünya Savaşı sonrası, İkinci Dünya Savaşı arifesinde geçiyor anlatılanlar. Karakterlerimizse aydın kesim. Cehaletin erdemi yerine bilginin huzursuzluğuna ve tekinsizliğine mahkum insanlar. Tabii, onlar da türlü türlü. İhsan bir türlü, Suat bir türlü, Nuran bir türlü; Mümtaz ise Mümtaz. O sadece kendisi (olmak istemişti).

Kitap, yukarıdaki dört karaktere ait dört bölümden oluşuyor; ancak okur olarak bizim baş karakterimiz henüz yirmilerinin başındaki Mümtaz. Amcasının oğlu ama kendisi için bir abi olan İhsan, burada anlatmayı beceremeyeceğim kadar karmaşık bir Suat, dönemin ve insanlık tarihinin getirisi olarak bir kadın (özellikle de dul bir kadın) olmanın yükünü taşıyan Nuran ve hepsini kendine birer yük edinmiş olan Mümtaz. Ah Mümtaz... Belki de yük edinmiş demek biraz ağır; ancak sonuç itibariyle benim hissettiğim bu.

***

Kitabın genel durgunluğu okunaklılığını çok büyük oranda etkilemiyor aslında. Tabii şu var, Tanpınar nereden bilsin ondan sonraki ikinci üçüncü neslin o dili anlamayacağını. Fazla sayıda bizim nesle yabancı kelime var, dili biraz ağır o yüzden. Dönemin tüm edebiyatçılarında olduğu gibi Ahmet Hamdi'de de Fransız ekolü etkisi mevcut. Fransızca terimler ve kalıplar özellikle diyaloglu bölümlerde oldukça göze çarpıyor. Diyalogsuz bölümlerse adeta Marcel Proust. Bu iki yazarın da uzun mu uzun paragraflarını, cümlelerini ve sayfalarını delilik derecesinde seviyorum. Dile ve kültüre hakimiyetlerinin yanında bilgileri ve bilgiyi özgün bir şekilde yorumlama becerileri paha biçilemez. Ha, ben Fransızca mı biliyorum da bunu yazabiliyorum? Hayır. Ama içimdeki sese hadi lan oradan demek de işmie gelmiyor. Vardır bence bi' bildiği.

Huzur'a dair teknik olarak sevmediğim bir şeyden bahsetmek istiyorum şimdi de. Diyaloglu kısımlarda kimin konuştuğunu anlamak bazen gerçekten gereksiz derecede zor ve kafa karıştırıcı olabiliyor. Bu direkt yazarla alakalı bir konu mudur, editörlük bir durum mudur, onu da çok iyi bilmiyorum; ancak bence yazarla alakalı. Biraz önce kim konuşuyordu, şu an konuşmuyor da anlatıcı aslında okura söylüyor, sonra yine karakter konuşuyor derken gerçekten kafa karıştırıcı oluyor. Bilinç akışı da yok kitapta. O yüzden bu konu beni oldukça rahatsız etti okurken. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde böyle bir durum var mıydı, hiç hatırlamıyorum. Çok zaman oldu okuyalı.

Peki, bundan neden bu kadar nert yandım? Çünkü geçen bayramda (2019 Ramazan Bayramı) memleketteyken Gülün Adı'nı okumuştum Umberto Eco'dan. Kitabın sonunda adam üşenmemiş teknik ve teknik olmayan tüm konularda 60-70 sayfa açıklama yapmış. Bunlardan birisi de diyalogları ne şekilde yazacağına nasıl karar verdiğiyle ilgiliydi. Gülün Adı'nı okumadıysanız kesinlikle tavsiye ederim. Keşke üşenmeyip onun hakkında da yazsaydım, harika bir kitap o da. Ama onda yazarın kusursuzluk anlayışının ve Umberto Eco oluşunun etkisi de çok büyüktü. Kitaptaki referansların belki yarısından çoğunu kaçırmışımdır. Bununla birlikte, Tanpınar'ın bu denli kafa karıştırıcı bir teknikten kaçınması gayet mümkünken böyle bir yolu bilinçli izlemiş olması fikri hoşuma gitmiyor.

***

Biraz da Mümtaz'dan bahsedeyim. Çünkü kitapta her ne kadar onca karakter olsa da bizim baş karakterimiz kendisi. Diğer karakterlerle baş başa hiç kalmıyoruz gibi bir şey. Daima Mümtaz'layız ya da onun kafasının içindeki fikirlerin izdüşümünde. Tabii ki yer yer Nuran'ın kafasının içinden geçenleri de okuyoruz; ancak bunları ne zaman okuyoruz? Mümtaz'ın yanındayken. Eğer konu Nuran'a kadar gitmişse ki gitmemesi imkansız, Mümtaz bir şekilde içinde konuyu oraya getirmiştir.

Belki Mümtaz'ın en talihsiz olduğu konu yaşadığı her şeyi nispeten kısa bir süre içinde yaşamasıydı. Yoksa herkes sever, aşık olur, sağlık problemi yaşar. Ama sırf siz birini sevdiniz diye Adile Hanım gibi dedikodu makinesi birisi çıkıp sizi baltalarsa, sırf siz mutlu olmayın diye başından beri hem sevdiğiniz hem de çekindiğiniz bir arkadaşınız (Suat) Nuran'a aşk mektubu yazarsa, tüm bunlar yetmezmiş gibi elinde büyüdüğünüz ve abi yerine koyduğunuz İhsan sağlık problemleriyle uğraşırsa, bir yandan tüm İstanbul harp çıktı çıkacak diye ortalığı galeyana getirirken bir yandan konaklarda Mahur Beste'ler çalınıp söylenirse Mümtaz ne yapsın? Adamı kendi haline bırakmadınız ki. Yok toplum baskısı, yok gıybet, yok kuyu kazma, yok adamın evinde kendini asma (valla bak)... Delirmemek mümkün mü?

***

Kitabın içinde Tanpınar bir ara şöyle bir cümle kuruyor: "Bir şeyden korkmak, biraz da onun geleceğini beklemektir." Bu cümleyi geri sararak iki üç kez okudum, sonra altını çizdim ve ancak ondan sonra devam edebildim. Edebiyata ve genel olarak sanata dair en sevdiğim şeylerden birisi bana bu hissi yaşatmaları. Bu histen kastım şu: belki hepimizin bildiği bir şeyi sanki ilk kez duyuyormuşuz etkisinde yalın bir şekilde yüzümüze vurabiliyorlar. Bu cümle gibi daha nice yer var kitapta. Bunları düşünüp bir düzen içerisinde yazıya dökmek bile başlı başına ömürlük iş benim gözümde. Herhalde onun için okumanın yerine başka bir şey koyamıyoruz. Şaşırmanın sonu yok. Okudukça ufkumuz genişliyor, ufkumuz genişlediği için biz küçülüyoruz ve buna kesinlikle değiyor.

***

Durağan ve yavaş ilerleyen bir eser olduğunu söylemiştim, değil mi? Çünkü önemli. Onun üzerinde durmak lazım. Yavaş ilerleyen kitaplarla ilgili şöyle bir sıkıntım var. Kitapla fazla vakit geçirdiğim için (mesela Huzur'u bir aydan uzun bir sürede okudum belli aralıklarla) karakterlerle de arkadaş oluyorum ve kitap bittiğinde bu detay canımı sıkıyor. Örneğin, ben şu an bile Nuran'ın istikbalini, Mümtaz'ın ne yaptığını, İhsan'ın daha iyi olup olmadığını, Macide'nin (İhsan'ın eşi) ruh halini acayip merak ediyorum. Kitabın biraz fazla gerçekçi olduğunu söylemiştim, bu gerçekçilik kafamızın içinde bile olsalar karakterlerin hayatımızda kendilerine yer açmalarına sebep oluyor. Bu yüzden de bu tip kitapları bitirdikten sonra bir süre yeni bir kitaba başlayamıyorum. Bu akşam Yaban'a başlayacaktım; ama Huzur hala kafamdan çıkmamış olduğu için oturmuş bu yazıyı yazıyorum.

Yazı yazmanın bu kadar uzun soluklu bir iş olduğunu unutmuşum yalnız. Bir buçuk saattir hem kitabı kurcalıyor, hem yazıyor, hem yazım hatalarını inceleyip düzeltiyorum. Ev ahalisi uykuda. Buzdolabı sağ olsun beni yalnız bırakmıyor ve homurtularıyla varlığını hissettiriyor. Gün içinde içtiğim kim bilir kaçıncı çayın bardağı soğumuş. Su bardağı da boş. Bir dahakine Aliş'ten suyu bardakla değil, kazanla istemeliyim. Şimdi artık benim için de uyku vakti. Çocukluğumun geçtiği evdeyim ve birazdan Ağustos'un ortasında yorgana sarılarak uyuyacağım. Huzur burada. Çok şükür.

Herkese iyi bayramlar efendim, hoşça kalın.
 

19 Aralık 2018 Çarşamba

30

"Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. Öyle ki bu insanlar size yardım edecek, sizi incitecek, size acı verecek, sizi terk edecek, sizi sevecek ve olmanız gereken insan olabilmenizi sağlayacaktır." (Lao Tzu)

Merhaba sevgili insancıklar,

Bir yazının en zor kısmındayım, başlangıcında. Bu yazının başlangıcı bir şeylerin bitişine, bitişi bir şeylerin başlangıcına gebe.

Gelenekselleşmiş olduğu üzere bu yıl da bir 'son bir yıl' muhakemesi yapmak istiyorum. Bitenlerle başlayalım, başlayanlarla bitirelim.

Yirmili yaşlarım bitiyor. HOLY SHIT! İnanılır gibi değil. Acıııı amaa gerçek! Değil işte, acı değil. Çok güzel. Bıkmıştım yirmili yaşlarımdan. Beni olmadığım biri gibi gösteriyorlardı. Ben doğdum doğalı kırklarımı yaşıyorum. Hedefe bir adım daha yaklaşmış oldum böylece. Ama bu demek değil ki yirmili yaşlarımı kötü anacağım. Hayır, asla, katiyen, zinhar, bahusus (bu başka bir şeydi, dosti naber)!

Söylerken ve yazarken biraz tuhaf hissettiriyor, bunu kabul etmeliyim. 30 yaş. Güzel bence, beğendim. Bence bana daha çok yakıştı. Kaç yaşındasın? 29. I ıh, çok kılıçta, bir şey eksik. Sanki ne yirmili ne de otuzlu, aidiyet yok. O yüzden 30 iyi, 30'u beğendim. Sanırım buraya kadar kendime iyi destek oldum. Yaş konusunda takıntılı olmadığıma kendimi ikna ettiysem devam edebilirim.

***

2018 hayatımın en nevi şahsına münhasır yılı oldu. Önceki 29 yıl bir yana, bu son bir yıl bir yana. O kadar çok şey öğrendim ki... Tabii, keşke bazılarını öğrenmem gerekmeseydi ama yazının girişindeki alıntının orada bulunmasının bir anlamı var. Hayat, başımıza gelenler değil, bizim o başımıza gelenlerle ne yaptığımızda gizli. Beklentilerle yaşanmayacak kadar pamuk ipliğine bağlı hayatlarımız. Kendimiz olabilmeyi, kendimizi gerçekleştirebilmeyi bir şekilde başarmamız gerekiyor.

Geçen yılki doğum günü yazımda ilk kişisel maddem 'değiştiremediğim şeyleri kabullenmek'ti. Sanırım o kadar güzel bir noktaya temas etmişim ki 2018 bunu test edebileceğim sayısız örnek çıkardı karşıma. Tabii ki içindeyken anlamadım çoğunu. Şimdi fark ediyorum. Ama ne var biliyor musunuz? Artık (bence en azından ki bu yazıyı ben yazıyorum ve benle alakalı yazıyorum, o yüzden ben ne dersem o!) kabullenebiliyorum. Yani, o fikirle isyansız yaşayabiliyorum en azından. Azcık da olsa boşverebiliyor, dikiş payı bırakabiliyorum. Üçün birini görmeyebiliyorum örneğin. Zor oldu. Henüz bitmiş de değil ama gayret edersem olacak, o ışığı gördüm. Bu benim için sevindirici oldu geçen bir yıl adına.

Neyi fark ettim son bir yılda? Kararlarımı çok büyük oranda mantıkla aldığımı fark ettim. Bu, konudan konuya avantajla dezavantaj olma potansiyeline sahip bir durum. Sosyal hayatla ilgili bazı konularda aşırı mantıkçı bir düşünce yapısına ve karar mekanizmasına sahip olmak pek doğru değil gibi geldi bana bu son yılda. Orta yol bulmak, insanlara ulaşabilmek, halden anlamak lazım. Peki, karşımızdaki bizi anlamazsa ne olacak? O kadar mücadele ediyoruz sonuçta. Ne olacak? Hiç! Peki, biz ne kaybedeceğiz? Yine hiç! Şimdi onlar düşünsün. HELL YEEAAHH! 30 yaşındayım ve nasıl ki bugüne kadar buraların delisi idiysem bundan sonra da akıllısı olmayacağım. Bilmem anlatabildim mi?

***

Dürüst olmak gerekirse hayatım boyunca hiçbir zaman mutluluk peşinde olmadım. En önemli kavramlar hep sağlık ve huzurdu. Hala da öyle. Bu ikisini biraz da neşe, başka bir deyişle delilikle harmanlayabildiğim anlarda ben bile kendimi sevebiliyorum. Yani, ben de az değilim haaa, aslında bir potansiyel var ama kullanmıyorum. Mustafa iyi ama çevresi kötü gibi oldu. Çalışsam olacak demek ki. Ama işte kim uğraşacak amaaaan...

***

Şu ana kadarki hayatımın 96%'sında yanımda olmayışını son 4%'lük kısımda yanımda olarak telafi eden dünyanın en güzel gamzelerine de buradan selam ederim. Onlar kendilerini bilirler. Bakın çok ilginç (birazdan balkon konuşmasına çıkacak gibi hissettim cümleye böyle başlayınca), dünyada yaklaşık 3.5 milyar kadın var. Ama yapbozu tamamlayan, nereye baksam görmek istediğim, belki de gördüğüm, her an merak ettiğim, hep yanımda yöremde olsun istediğim tek bir (1) tane var. Adeta delilik! İlle de o olsun, o olmayacaksa hiç kimse olmasın istiyor insan. Halbuki küçükken dayak da yemişimdir illa ki.

Biraz önce yukarıda mantıkla karar alan birisi olduğumu söyledim ama bu öyle bir şey değil. Bildiklerimin hepsi çöp. Çünkü sevince bilginin bir yeri olmuyor. İki gönül arasında his oluyor, duygular oluyor; bilgi değil. Bilsen de bildiklerin o dünyaya ait değil. O yüzden insan sevince yüklerinden de kurtuluyor biraz. Yalnız olsa kendine yük olacak onca şey sevdiğim dediği kişi yanında olunca yapılabilir, çözülebilir oluyor. İnsan tek başına pek bir anlam ifade etmiyor belki de. Düşman bile olsa bir karşılık, etki tepki, sürekli mücadele olduğu için sosyal kalıyor insan. Hele bir de sevince ve sevilince...

ssS

***

Peki, ileriye dönük olarak kendime dönüp bakınca ne görüyorum? Bir sürü eleştirim var aslında kendime. Ama şimdi buraya yazsam yüzsüzlük edip üstüme gelecek insanlar tanıyorum. Onlara bu fırsatı neden vereyim ki? Sonuçta ben 30'undan gün almış eşşşşşek kadar adamımühühühühühüh :( Biraz denge bozucu bir eşikmiş. Şimdi 30 üstü insanlar gelip bana bıdı bıdı ettiğimi söyleyecekler. Hahayt, ehtiyarlar, size her şey serbest. Ahahahha, yaşasın itlik serserilik.

Arkadaşlar, yaşın bir önemi yok. Sağlığınız yerindeyse, sevdikleriniz yanınızdaysa ihtiyacınız olan her şeyiniz var demektir. Üçüncü bir şey yok. Bu kadar. Kıymet bilmek lazım. Geriye kalan her şey zaten bizim elimizde. Tevekkül burada çok anahtar bir kavram. Bir de hayata ve gelişen olaylara karşın sakin ve soğukkanlı kalabilmeyi öğrenmek lazım. Telaş istemiyorum. Çünkü onun da yeri var. İnsanın telaşlanması gerektiği zamanlar da var ama onları Allah göstermesin. Onlar ciddi konular. Hiçbir zaman her şey bir anda olmayacak. Her güzel şey emek ve zaman isteyecek, sabır isteyecek. O yüzden onları başarınca getireceği mutluluk ve huzur da paha biçilemez olacak.

Son paragraftan ne öğrendik? Yazının başlarında mantıktan duygusal kararlara geçiş konusunda gayret etmem gerektiğinden bahsetmiştim. Ne kadar da hızlı bir şekilde uygulamaya geçiriyorum, görüyorsunuz. İşte bunlar hep 30 yaşın getirdiği olgunluk. Bir gecede değiştim, erdim sanki.

***

Ve şimdi, burada, bu yazının bitişinde, başlangıcından daha kolay olmayan bu son kısmında otuzlu yaşlarımla beraber yeni bir hayata başlıyorum. Geçmişten aldığım dersleri yanıma alıyorum ve geçmişin tüm hesaplaşmalarını kapatıyorum. Gereksiz yüklerden kurtulmak için elimden geleni yapacağıma dair kendime söz veriyorum.

Hayat, yeni başlıyor. Her şey için teşekkürler Allah'ım. Çok şükür...

Dipnot: Aliş, kitap okursan sen de böyle yazılar yazabilirsin. Khkhkhkhkh, ahahahahaha, hahahahhaa, çok eğlendim şu an. Hadiyürügit bana bi' çay koy. Bazı şeyler hiç değişmeyecek. :)

Dipnot 2: Başlangıcı Lao Tzu'nun bir sözüyle yapmıştım. Bitişi de onun ifadeleriyle yapmak istiyorum. Hoşça kalın sevgili insancıklar.

"Çünkü zayıflık harika bir şeydir
Ve güç hiçbir şey değildir.
Bir insan yeni doğduğunda,
Zayıf ve esnektir.
Öldüğü zamansa,
Kaskatı ve duygusuzdur.
Bir ağaç büyürken,
Körpe ve yumuşaktır.
Ama kuru ver sert hale geldiğinde,
Ölüp gider.
Sertlik ve güç,
Ölümün arkadaşlarıdır.
Esneklik ve zayıflık,
Varoluşun tazeliğinin ifadeleridir.
Kendini sertleştiren hiçbir şey,
Kazanmayı başaramaz."