1 Eylül 2015 Salı

Üstü Kalsın

Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.

Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.

Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir...

Üstü kalsın...

(Cemal Süreya)

14 Nisan 2015 Salı

Dostum

Dostum, göründüğüm gibi değilim. Görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. Senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.
Benim içimdeki 'ben', dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez.
Ne söylediklerime inanmanı ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.
'rüzgar doğuya esiyor' dediğin zaman 'evet, doğuya esiyor' derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
Denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. Bırak denizimle baş başa kalayım.
Senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. Bırak gecemle baş başa kalayım.
Sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin, 'arkadaşım, yoldaşım' ben de sana seslenirim, 'yoldaşım, arkadaşım'-çünkü cehennemimi görmeni istemem. Alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. Senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi. Bırak, cehennemimle baş başa kalayım.
Sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. Gene de gülüşümü göresin istemem. Bırak kahkahalarımla baş başa kalayım.
Dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. Oysa ben deliyim. Ama gizliyorum deliliğimi. Bırak deliliğimle baş başa kalayım.
Dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? Benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz el ele.


(Halil Cibran - Deli)

7 Nisan 2015 Salı

Ben Artık

- Orda mısın?
- Burdayım. Senden yer kaldığı kadarıyla buradayım yani. Emin de olamadım bak şimdi.
- Tamam, uzatma. Sana bir soru. Ne yapacaksın? Nedir yani?
- Neyi ne yapacağım? O ne biçim soru ya?
- Öff, yokuşa sürme işte. Deli etme insanı. Kendi kendinle bile savunma psikolojini devreye sokmadan konuşamıyorsun. Bu mudur?
- Sana budur. Senden önce böyle değildi.
- Nasılmış benden önce? Sırf meraktan soruyorum. Anlat hadi. Bana da değilse kime?
- Senden önce ben vardı. Şimdi bir ben yok. Bir ben yokum hatta, geriye kalan herkes var. Sen bile varsın. Ben, yokum. Senden önce bu kadar karamsarlık yoktu örneğin. Hayaller kurabiliyordum mutsuz olmadan. Kahkaha atabiliyordum, hem de içimden gelerek, hıçkırık tutacak kadar. En son ne zaman gülmekten hıçkırığa yakalandım. Senden önce.
- Sanki ben sana gülme diyorum.
- Demiyorsun. Esasen sen hiçbir şey demiyorsun. Bana da dedirtmiyorsun. Geldin, ağzıma bir mühür vurdun. Bir ağırlık oldun, sindin üzerime. Bendeki beni öteye, köşeye ittin. Kuruldun ortalık yere. Beni benden o kadar uzağa gönderdin ki yolumu bulup geriye dönemiyorum. Kayboldum. Aranıyorum. Arıyorum. Neşemi, saçma cümlelerimi, imalı laflarımı arıyorum; bana sadece bir ben kadar uzakta olan her neyim varsa arıyorum işte.
- Ben seni sadece biraz uzağa ittiysem onlar da seninle gelmiştir. Eğer gerçekten seninse onlar, sana aitlerse hala oradadırlar. İyi baktın mı? Herkese, her şeye kulağını tıkayıp GERÇEKTEN içine dönüp baktın mı? Orada bir yerde olmasınlar sakın?
- Senin ben...
- Şşş, dost acı söyler. Gerçekten baktın mı? Hiç bakmadıysan şimdi bir deneyemez misin? Belki de ben sana seni anlatmak için buradayımdır.
- Denedim.
- Denedin? O kadar yani?
- Denedim. Olduramadım.
- Sinirleniyorum bak.
- Korktum lan, korktum! Cesaretim yok. Güçlü olmaktan gına geldi. Biraz da çaresiz, savunmasız oturayım. Ne var? Kime ne?! Baktım içime, hepsi orada. Her şeyim orada. Ben de hala buradayım. Kapı kapalı gibi ama altından ışık geliyor. Bağırıyorum, haykırıyorum, çıldırıyorum beni buradan çıkar diye. Beni oyuna geri al, ben seni iyi ederim diye yırtınıyor. Yırtınıyorum. Her şeyim hala bende. Ben sadece çok önemli bir parçamı kaybetmekten korkuyorum.
- Kaybetmekten korkuyorsun, öyle mi? MAL! Hiç kazandın mı? Şu hallere bak, yazıklar olsun, sen kendine acıyorsun. Gele gele bu noktaya mı geldin? Devam et. En azından hala dürüstsün.
- Kaybetmekten korkuyorum. Henüz kazanmadığım bir şeyi nasıl oluyor da kaybetmekten korkuyorum ben de bilmiyorum. Anlamıyorum. Geçen onca zaman diliminde olabilecek bir şey neden şimdi oluyor, anlamıyorum. O zaman bunu ben yapmadım diyorum. Çünkü ben yapacak olsam şimdiye yapardım diyorum. O zaman bu bana yapıldı. Kendi hayatımı anlatırken edilgen çatı kullanmak istemiyorum. Kendi hayatımda figüran bile değil, dekor gibi hissediyorum kendimi böyle. Halbuki biliyorum, eninde sonunda, kaçarı yok, her şey yoluna girecek. Gi-re-cek! Benim hala umudum var. Sadece kendimden böyle bir parçayı sökersem yerine ne koyarım, nasıl koyarım, onu bilmiyorum. Bir şey koymak ister miyim? Orası dolsun istemem ki. Kaybetmekten korktuğum bu işte. Çünkü o parçada benden izler var. Benden var biraz o parçada. Yine kendimden yemiş olacağım. Her ihtimalde kendimden yiyorum ben. Tükeneceğim. Kendi kendimi tüketeceğim. Kendi kendime tükeneceğim.
- Ama yapacaksın?
- Hhhhhhhh...
- ...
- Yapacağım. Artık mührü kıracağım. Yeter bu kadar. Elimden bir şey gelmeyen konulardan sınava tutulmaktan biraz yoruldum. Daha zorlarına hazırlanmak için hayata tutunmam lazım benim. Ama şimdi böyle, bir belirsizliği beklemek... Benim yaptığım bu: bir belirsizliği beklemek! Artık yapmayacağım. Beklemeyeceğim. Hayatın beklemeye değecek kadar uzun olduğuna inanmıyorum. Beklenen beklendiğini bilmezken bu bekleyiş ahmaklıktan başka bir şey değil. Ben kabul etmiyorum bu ruh halini. Ne yaşayacaksam paşa paşa yaşayacağım. Hepsi kabul. İnadına yaşayacağım. Ben, o neşemi ve kahkahalarımı söke söke geri alacağım. Beynimde henüz yanmadan kalmış tüm sinir hücreleri adına bunu yapacağım. Ben, bunu, sadece, kendim için yapacağım. Sonra bir gün oturup günün doğuşunu izleyeceğim ve iç çekeceğim. Hiçbir kelimeye ihtiyaç duymayacak o iç çekişimde ben hep, ben hep...
- Evet? Söyle hadi Mustafa, korkacak bir şey yok artık.
- O iç çekişimde ben hep diğer yarımı düşüneceğim.
- Diğer yarın seninle olmayacak mı zaten?
- Olur mu ki? Böyle bir şey mümkün mü?
- Neden olmasın? Düşünsene bir. Neden olmasın, neden olamasın? O parçayı sökmek zorunda değilsin. Sen o parçanı çok seviyorsun, çok büyük ve güzel seviyorsun. Ne sök onu ne de at. Bırak büyüsün içinde. Zamanla sen olsun o da. İçinde ayrı bir parça olmaktan çıkıp sana senden bir can katsın o da. Dursun o orada. O, senin. Onu senden kimse alamaz. Sen bile alamazsın; çünkü oraya sen koymadın. Bırak. Mührü kır. Bekleyiş bitsin. Ve lütfen, inanarak oku şunu.
- Bunu inanarak okumak... Çok zor. Ama yapabilirim. Bir dakika. Ancak içimden yapabilirim.
- Öylesi daha makbul zaten.
- ...
- ...
- ...
- Evet? Yeterince iyiysen duyalım mı artık?
- Pekala, hazırım. Herkes iyi dinlesin:

Ben artık korkmuyorum, her şeyde bir hikmet var,
Gecenin sonu seher, kışın sonunda bahar...

5 Nisan 2015 Pazar

Tezer Özlü - Eski Bahçe ~ Eski Sevgi

İlk Tezer Özlü deneyimimi de yaşadım. 20'li ve 30'lu yaşlardaki kısa öykülerinden (deneme?, anı?) derlenmiş bir kitap Eski Bahçe ~ Eski Sevgi.

Eski Bahçe kısmında çok fazla ölüm konusu işlenmiş. Zate yazım yıllarına bakıldığında Tezer Özlü'nün ilk intihar girişiminden sonrasına denk geliyor. Ölüm konusu çok sık işlenmiş bu kısımdaki yazılarda. Beni pek açmadılar o yüzden. Aslında genel olarak Eski Bahçe bana pek sarmadı. Yalnız bu bölümde yer alan Amerikalı Komşum Willy öyküsünü (şiir desek daha mı doğru acaba) ayrı bir yere koymam lazım. O muazzam olmuş. Çok farklı bir şey o.

Farklı demişken, sanırım Tezer Özlü'yü tanımlayacak çok fazla kelime bulamazdım 'farklı'dan başka. Yeri gelmişken söyleyeyim dedim.

Eski Sevgi bölümünü genel olarak çok sevdim. Müthiş bir gözlem yeteneği var ki zaten kendisi de bahsetmiş kimi yazılarda. Bir mekandaki tabure konumundan bir postanedeki insanların tavır ve davranışlarına, Türkiye ile Almanya arasındaki farklara kadar birçok konuda acayip detaylı gözlemler yapmış.

Genel olarak okurken şöyle bir his de edinmedim değil. Sanki biraz 'kafası dağınık' yazmış tüm öyküleri. Laflar, konular, kişiler, mekanlar bir anda değişebiliyor ya da geri dönebiliyor. Bilmiyorum, biraz kafa karıştırıcı mı desem, ne desem emin değilim. Farklı bir yazar olması biraz da bundan işte. Zamanla diğer eserlerini de okudukça bu görüşüm değişebilir belki. Okumadan onu da bilemeyeceğim haliyle.

Altını çizdiğim paragraflar var kitap boyunca. Gerçi paragraf olunca altını çizmem, yan taraftan boylamasına çizerim üşendiğimden. Tezer Özlü gibiler çıkar böyle şeyler yazarlar ve ben üşendiğimden altlarını bile çizmem, boylu boyunca işaretlerim. Tezer Özlü çıkar hayatından izler taşıyan böyle güzel öyküler yazar ve ben doğru düzgün onları bile anlatamam. Tezer Özlü, Amerikalı Komşum Willy'yi 25 yaşında yazar ve ben 26 yaşımda okuyunca dibim düşer. Hayat çok tuhaf...

Yine toparlayamayacağımı fark etmişsinizdir. Bir kaçış yöntemi olarak yine alıntılara sığınalım o vakit. Kalın sağlıcakla.
  • İkimizin konuşabileceğimiz bir dil var, ama o ağır işittiği için beni duymuyor zaten. Duyabildiklerini de hemen sonra unutuyor. -Ne büyük bir mutluluk.- (Navona Alanı)
  • Bütün olaylar benim dışımda olup bitti, ben yalnız günleri ve saatleri bildim. (Navona Alanı)
  • bir araya getirdiğim harfler beni anlatmaktan uzak (Amerikalı Komuşm Willy)
  • bazan bir şeyler söylemem gerekiyor
    o zaman biraz gülümseyip
    e   h
    v   a
    e   y
    t   ı
        r
    diyorum
    her şey geçiyor
    ve
    hiçbir şey geçmiyor
    (Amerikalı Komuşm Willy)
  • "O gece insanın kavrayabileceğinden daha çok şey bilmesinin bir mutsuzluk olduğunu düşündüm. Bu bazen olgunluktur, ama olgunluk değilse, o zaman - çöküştür." Boris P. (Gökkuşağı)
  • (Beyaz yüksek tavanlı odada bir insan var. Zaman zaman bir şey yaşarken, olaya dışardan bakıp, o olayı yazmak için yaşadığım duygusuna kapılıyorum. O zaman içimden bir ses, 'karşıdakine haksızlık ediyorsun', diyor. 'Olmaz böyle şey', diyor. Olayın içine tümüyle girmeye çabalıyorum. O an da kendime haksızlık ediyormuşum gibi oluyor. Böylece kendim ve gözetimim arasında bölünüp, zamansızlığıma dalıyorum.) (Yaşayanlar. Ölenler.)
  • Havaalanlarını sevmiyorum. Bu beton ve alüminyumdan oluşan kapalı kutularda kendimi hapishanelerden de öte, daha ileri bir tekniğin hücrelerinde hissediyorum. Hapishaneler ilk çağ, ortaçağ. Ama havaalanları öyle mi? Asık yüzlü ve herkese kuşkuyla bakan polisler. Ekranlara girip çıkan çantalar. İnsanın üzerine tutulan büyük mikroskoplar. İnsanın üzerinde dolaşan bir kadının yaşamayan, silah arayan elleri. Oysa silahlar kendi bellerinde asılı. (Berlin, Saat 8:45)
  • Neresinden tutacağız bu ülke üzerine kabus gibi çöken yaşamı. (1980 Yazı Güneşi A./)
  • Bu denli çok ülke, bu denli çok insan, bu denli çok roman kahramanı tanımalı mıydık? Uçaklara, trenlere, otobüslere bu denli çok binmeli miydik? Her kentin gecesinin uzantısına doğru yaşayıp, her kentin sabahına uyanmalı mıydık? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Bir ülkenin anarşisini kim anlatabilir? Ölenler mi? Öldürülenler mi? Her gün yeni ölümleri bekleyenler mi? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Yaşamı cesur yaşamak gerek. Yaşamı doyarak yaşamak gerek. Yaşamı insafsızca yaşamak gerek. Yaşam sert. Yaşamı sert yaşamak gerek. Aşırı duyarlıkları, garip aile bağlarını zamanında yenmek gerekiyor. Kendi kendine cesur olan insan, neden ölümünü cesur ve istekle ölmesin? İstekle yaşayan insan neden istekle ölmesin?
    (1980 Yazı Güneşi B./)
  • Neresinden tutacaklar bu ülke üzerine tepeden kabusların en büyüğü olarak inen, çöken yaşamı? Daha genç kuşaklar neresinden tutacak? (1980 Yazı Güneşi B./)
  • ... her şeyin zamanı olduğunu, hayır hayır hiçbir şeyin zamanı yoktur, hiçbir şeyin zamanı yoktur, tam tersine, zaman kalmayan şeyleri yapmak daha önemlidir,... (Stein Alanı'ndaki Postanede)
 

Mesele

Karşı duvarda bir saat var. Mutluluğun resmi motifli bir saat. Hani bir karyola var, anne baba ve bilmem kaç tane çocuk da içinde yatıyor. Hepsi gülümsüyor. Hah işte, saatin deseni o. Bir de tavuk var yatağın yanında, onu da atlamayalım. Ben iki aydır o saatle göz göze geldiğim kadar tüm hayatım boyunca kendimle göz göze gelmemişimdir. Aynaya bakmayı sevmem çünkü. Benim hakkımda her şeyi bilen birisinin gözlerimin içine içine bakması çok rahatsız edici. Huzursuz olurum. Yüzümdeki maskenin ardını görebilmesinden hazzetmem. Kendimle barışık değilim diye de özetleyebiliriz sanırım. Neyse, zaten mesele o değil. Mesele saat.

O saat var ya, Allah belasını versin onun. Nefret ediyorum ondan. O kadar karşımda, o kadar görmemek mümkün değil ki akrep, yelkovan ve saniye üçlüsünün yapabileceği bütün kombinasyonları gördüm adeta. Hatta bugün saat ikiyi on iki falan geçe akrep yelkovanın altında bi kayboldu, sadece iki elemana indi görüntü diye telaşa kapıldım ki bu da içinde buulunduğum tutarsız durumu çok güzel anlatıyor.

İçinde bulunduğum tutarsız durum nedir o halde? Şudur ki geçen hafta babam saati ileri almak için duvardan indirdi bir dakikalığına, indirmiş daha doğrusu ben (nasıl olduysa) başka bir yere bakarken. Gözüm saate gitti ki aman Allah'ım, uçsuz bucaksız bir duvar. Çöl gibi. Ameliyat başlamadan önce bir 'şey' enjekte ediyorlar. Beş on saniye kadar acayip başınız dönüyor. Yattığınız yerde olmasanız garanti düşersiniz, bir de saniyelerin ne kadar uzun zaman dilimleri olduğunu anlarsınız. Ama dediğim gibi, mesele bu da değil. Mesele ne? Saat.

Ben o duvarı öyle görünce başım tıpkı o ameliyat öncesi gibi döndü, midem bulandı bir an. O kadar alışmışım meğersem, o kadar benimsemişim ki bir hücrem, hatta organelim ve hatta abartayım, sistemim olacak kadar yer etmiş bende. O lanetler yağdırdığım, ne diller döktüğüm saat benim en büyük alışkanlığım olmuş ben farkına varmadan. Şu anda yine ona bakıyorum, on iki buçuğu gösteriyor. Yüz altmış beş derece açı yapmış ekreple yelkovan. Sabah yeni kalkmış da geriniyor sanki. Dingil. Yalnız aile çok mutlu. Hiç bozmuyorlar. Şahane.

Alışkanlıklar. Farkına varmadan edindiğimiz alışkanlıklar. Felaket derecede bağımlı hale getiriyorlar insanı. Şu anda ben o saatten bildiğiniz sayıyorum. El pençe divan duruyorum karşısında. Saatten saydığım kadar saati sayıyorum da. Saatleri sayıyorum; günleri, haftaları, ayları sayıyorum. Ama yine söylüyorum, mesele bu değil. Mesele ne? Saat ulan saat!

Ben bir kez daha Ahmet Hamdi'nin ellerinden öpeceğim. Çünkü o kadar güzel bir laf etmiş ki Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde. Bakın, ne diyor: "Saatin kendisi mekan, yürüyüşü zaman, ayarı insandır." İçinde bulunduğumuz şu anda bana yeryüzünde bundan daha fazla anlam ifade edebilecek bir cümle yok. Birisi gelip senin adın Mustafa dese şüphe duyabilirim, bu cümleden duymam mümkün değil. Birisi gelip sen aslında yoksun dese, haha, yok be, o iyiliği yapacak babayiğit nerde. Bu arada, Ahmet Hamdi aynı kitapta şöyle de der: "Ayar saniyenin peşinden koşmaktır." Ben şimdi gidiyorum ve saniyenin peşinden koşmaya devam ediyorum. Anlayacağınız, bugünlerde mesele, olmak ya da olmamak değil; bütün mesele saat bugünlerde.

Tik tak, tik    tak, tik...

3 Nisan 2015 Cuma

dipsiz kuyu

kendime çok yükleniyorum bu bilinen bir gerçek ama diğer türlüsünü de beceremedim sanki hiç değil mi yani birilerine bir şeyler anlatacak olsam mesela tamam da kendime laf anlatamıyorum neden bu kadar karışık ki bu işler karışık mı karışık evet değil mi öyle belki bilmiyorum onu sen söyleceksin söyleyeyim tabii neden söylemeyeyim ama nasıl söyleyeyim bi başlasan gerisi gelebilir aslında ama ya gelmezse ya tutukluk yaparsa ya dökülmezse kelimeler ya bu kafamın içindekileri birileri gerçekten anlarsa oda karanlık ondan mı diyorsun babı esrar mı o çalan dur kafamı karıştırma sen de daha beter zaten hava soğukmuş bugün yeme içme evden de çıkma dediler hahaha bana dediler la tahzen her şey geçer dayanmak lazım tamam lazım da nasıl niye böyle oldu daha kolay olacak diye ummuştum o niye düştü oraya ben yüzme bilmem ki ya o denizde boğulursam sonunda yok yok bi şey olmaz daha çekeceklerin var senin kolay mı öyle o işler ya bunlar çok daha zorların hazırlanman içinse olsun varsın o da kabul ama şu tahammül eşiğimi biraz daha yukarı çekebilmem lazım onu nasıl yapacağız rüyanda gülüyordun hatırlıyor musun sanki yıllar öncesi gibiydi çok gerçekti çok yandı canın biliyorum ama dayanabilirmişsin ki yandı o kadar hem o daha yanar ben sana söyleyeyim koy elini şimdi oraya hah evet koydun mu güzel hissediyorsun değil mi daha atar o bunlar ne ki ağlıyor musun sen hiç yakışıyor mu bir çuval inciri berbat edeceksin aman sanki umrumda başlatma şimdi dur bi öyle deme önce bi düşün dokuz hafta oldu olmadı mı bak geçiyor görmüyor musun muhakeme kabiliyetini mi kaybettin her şeyi mantıkla açıklayamazsın kelimelerle de olmaz zaten onlar da acıtır çiviler de acıtır can bu yanacak tabii ki yanmadan nasıl adam olacaksın ne adam olmak istemiyor musun hiçbir halta yaramak umrunda değil mi saçmalama buna kendin bile inanmadın hıhı sıkışınca gözlüğünü düzelt hemen bi de sol gözünü kıs tam olsun hah aferin bir işi yapıyorsan tam yapacaksın hem neden konudan sapıyorsun neden iyi ihtimalleri düşünmekten bu kadar korkuyorsun neden kaçıyorsun kimden nereye kadar bu daha ne kadar devam edebilir topla artık kendini ağır mı herhalde ağır kimse hafif olacağını söylemedi ki hem hani sen zoru severdin her şeyi bir kenara atıp bir de yalancı mı olacaksın lan zaten bir yalanı yaşamıyor muyum ben o ayrı o ayrı şu ellerimi görüyor musun artık acımıyorlar bile bu ne demek anlıyor musun buna bile alışmaya başlıyorum demek istemiyorum alışmak falan ben kafamın içi kapkaranlık dipsiz bir kuyu ve ben hızla
d
ü
ş
ü
y
o
r
u
m
 

2 Nisan 2015 Perşembe

Franz Kafka - Dönüşüm

Mustafa Şahin bir sabah çok gerçekçi olduğu için can yakan düşlerinden uyandığında kendini insan olarak buldu. Nalet olsun! Yine mi?!

Edebiyat tarihinin en güzel ve en etkileyici açılışlarından birisine sahip Dönüşüm. Gregor Samsa'yı yatağında dev bir böcek olarak uyandırıyor Kafka ve üç bölümden oluşan bu uzun öyküsünde bana sorarsanız sistemin, düzenin bireyden beklentilerine ağır giydiriyor.

Düzen, Samsa gibilerin sürüdeki herhangi birisi olmasını, yani görünür hayatında işinde gücünde ve sorumluluklarının bilincinde olmasını istiyor(muş gibi görünüyor). Halbuki Samsa ve onun gibiler (bildiğin sen ben yani, uzaklarda aramaya gerek yok) umrunda değil. Yeter ki sürüden ayrılmasın ve kendi işi görülsün, makinenin çarkları dönmeye devam etsin. Bu da hayat mı be Gregor?

Dediğimiz anda Gregor isyan bayrağını çekiyor ve olabilecek en itici hayvanlardan birisine dönüşüyor: bir böceğe. Bu, yine bana göre tabii, çok güzel bir seçim. Yani, bu oturmuş (ne yazık ki) düzenin istediği gibi olmayan, daha doğrusu bu sistemin hiçbir işine yaramayacağı gibi, üstüne üstlük kendisi de bakıma muhtaç olacağı için sistemce çok az süre tahammül edilebilecek hale geliyor. Öcü oluyor işte. Annesi, babası, kız kardeşi ve müdürü tarafından nasıl karşılandığı ortada.

Belki de ben kitaba çok farklı bakıyorum, bilmiyorum. Fazlaca anlam yüklüyor da olabilirim ama bir şey daha söylemem lazım. Yoksa çatlarım. Evin tüm yükünü taşırken birden sıfıra inen Gregor biraz biz insanların vefasızlığını da koyuyor ortaya. Hani kırk yıl sırtında taşı, beş dakika aşağı koy muhabbeti... Benim bağlayacağım yer ise ailesinin Gregor'dan utanması. Yani korkmaları ve çekinmeleri sorun olmazdı da (adam böcek oluyor, o kadar olsun) ondan utanmaları çok mantıklı(!). Bizim ülkemizde ne yazık ki çokça var: engelli çocuklar. Ve onlardan utanan (gizli veya açık) aileleri. Bu ülkede böcek muamelesi gören ve sonları tıpkı Gregor gibi olan milyonlarca insan var. Bana inanmıyorsanız TÜİK var. Sayılara bir bakın. İçimdeki bu zehri de kustuğuma göre devam edebilirim.

Kitaba başlamadan önce kapağına uzun uzun baktım ve vay arkadaş, adamlar ne güzel yapmışlar dedim. Minimalist ve kitabın ismi-içeriği ile acayip uyumlu. Çok beğendim. Sonra kitabın sonunda yayınevince eklenen Kafka'nın mektuplarından öğrendim ki kendisinin en istemediği şeylerden birisi böceğin resmedilmeye çalışılmasıymış. En ideal kapağın aile üyeleri ve müdür kapının önünde dehşetle bakarken ya da aile üyeleri salonda otururken Gregor'un kapısının açık resmedildiği bir şeyler olabileceğini de belirtmiş. İnternette bu şekilde hazırlanmış çok güzel kapaklar da var. Yani durum böyleyken Kafka'ya biraz ayıp edilmiş gibi de hissetmedim değil. Ama yine de emeğe, sanata, sanatçıya saygım sonsuz. Kapak, fikir ve düzen olarak on numara.

Çevirmen Ahmet Cemal, kitabı neden çevirme gereği duyduğunu kısaca anlatmış. Bence gayet de güzel çevirmiş. Eline sağlık. Çevirisini de arkadaşı ve başka bir Kafka sevdalısı Tezer Özlü'ye ithaf etmiş. E, artık benim de bir Tezer Özlü kitabı okumam lazım. Çok geç olmaya başladı.

Kafka, yine yazdığı mektuplarda kitabına kuvvetli bir son yazamadığından dem vuruyor. Bence de daha etkileyici bitebilirmiş. Mesela son iki üç sayfayı hiç yazmadan çaat diye bitirebilirmiş malum yerde. Tabii burada benim konuşmam kolay. Yiyorsa çıkıp ben yazayım, di mi? Hiç!

Kapanışı, Gregor'un haleti ruhiyesini gayet güzel anlattığına inandığım satırlarla yapacağım. Hoşça kalın.

"Gregor kız kardeşiyle konuşabilseydi ve onun kendisi için yapmak zorunda kaldığı her şey için teşekkür edebilseydi, o zaman hizmetleri karşısında bu denli ezilmeyecekti; oysa şimdi bu hizmetlerden ötürü acı çekiyordu."

31 Mart 2015 Salı

Emrah Serbes - Erken Kaybedenler

Önemli bir kitap ile karşınızdayım, çok önemli bir kitap ile. Komik ama hüzünlü bir kitap ile, acı ama gerçek bir kitap ile... Daha ne çok sıfat yazabilirim buraya, sanki gerek varmış gibi. Adı yeter işte: Erken Kaybedenler.

İlk kez Emrah Serbes okudum. Çok beğendim. Henüz ergenliğe girmemiş ya da yeni girmiş dönemdeki erkek çocukların gözünden sekiz tane öykü var kitapta. Yaşlar yanlış hatırlamıyorsam sekiz ile on yedi on sekiz arasında değişiyordu.

Bu topraklarda doğup büyümüş bir nesli o kadar net ifade ediyor ki bu öyküler. O yüzden biraz tehlikeliler. Neden bu kadar aşikar etmiş ki her şeyi? Hepimiz sanki onları sadece ben yaşadım diye düşünmüyor muyduk? Hahhaaa, fena çuvallamışız, çuvallamışım. Yani kafamızdan geçen tüm o ihtimaller, olaylar olaylar. En çok vurulduğum yerse mahalle maçlarında kaleci olma muhabbeti. Ya yemin ediyorum oturup ağlayasım var şu an. Vay arkadaş... O değil de ben yirmili yaşlarımın çoğunu tükmetmişim. Farkında mıyım acaba?

Hayatın yükü bazılarımızın sırtına çok erken biniyor. İşin tuhaf tarafı hayat boyunca ezilen de yine hep onlar oluyor. Yani bu 'çıldırtan denge'ye aykırı değil mi? Temelde ben o insanların erken kaybedenler olduğunu düşünmüyorum ama gerçekten acayip bir saçmalık var ortada. Ne olduğunu anlayamıyorum. Ha, anlamam şart mı? Onu da bilmiyorum. Ne biliyorum? Açıkçası hiçbir halt bildiğim de yok. Halbuki sorsalar doğmuşum, yaşıyorum ve öleceğim. Ne diye? Bak, onu da bilmiyorum mesela. İlginç...

Erken Kaybedenler çocuk yaştaki erkeklerin gözünden bir kitap sıfatından çok daha fazlasını hak ediyor. Buna itiraz edecek olanlar ya kızlardır (vuuuhuuuuu, ayrımcılığa gel) ya da dayak yememiştir. Halbuki kaybetmenin acısını erkenden tatmış olmanın dayanılmaz da bir hafifliği vardır. Beklenti düşük başlar, bir sıfır geride göründüğün hayatta bir de bakmışsın penaltılarla galipsin. Lan valla diyorum, bu aralar ne konuştuğumdan haberim var ne de yazdığımdan. Gafam yandı gene.

Biraz da altı çizili yerlere bakalım. (Toparlayamadı...)
  • Çünkü büyüdükçe arzularım küçüldü, şaşkınlıklarım küçüldü, beklentilerim küçüldü. Büyüdükçe öyle küçüldüm ki içimde taşacak bir şey kalmadı. (Anneannemin Son Ölümü)
  • Eko yapacak bir uçurumun kenarına gidip 'Fuck you!' diye bağırmak istedim. Sıkıntılı anlarda kullanılan bir deyim, Amerikan İngilizcesinde 'canın cehenneme' demek. (Anneannemin Son Ölümü)
  • "Bütün gün top peşinde miydin gene?"
    "Hayır anne, kaleciyim ben. Top peşinde olmadım hiçbir zaman, hep topun karşısında oldum. Bu gerçeği kabul et artık!" (Korhan Ağbi'nin Kardeşi)
  • Herkesin bir şeylerden korktuğu üç kişilik bir çekirdek aileyiz işte. Soyadımız Korkmaz. Ben devlet olsam buna müsaade etmem. (Denizin Çağrısı)
  • Söylemekten vazgeçtiğim şeyler söylediklerimden daha fazla. Çünkü insanları üzmek istemiyorum. (Denizin Çağrısı)
  • Unutmanın acısı, ayrılığından acısından farklı. Ayrılık hüzne yatkın, unutmak kasvete. Yani birini er geç unutmaya mahkum olduğunu bilmenin kasvetinden bahsediyorum. Birini yavaş yavaş unuttuğunun bilincine vardığın anların sıkıntısından bahsediyorum. O kişinin parça parça silinip alakasız hatıraların arasına karışmasından bahsediyorum. Belki de neden bahsettiğimi bilmiyorum, sadece üzülüyorum, vasıfsız keder. (Denizin Çağrısı)
  • Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok, arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar. (Üst Kattaki Terörist)
  • Kuşku ve endişeyle süzdük birbirimizi, telepati dışındaki bütün iletişim kanalları tıkanmış iki adamın, şaşkın ve çaresiz bakışları işte. (Alçakgönüllü Arzular)
  • Vaktinde biri ülkemizdeki bütün kızları çok pis korkutmuş, hiçbirinde gerçeği söyleyecek cesaret bırakmamış. (Alçakgönüllü Arzular)
  • Ne yazpıyoruz bu gezegende diye düşündüm, bütün bu saçmalıklar ve bütün bu acılar neden. (Alçakgönüllü Arzular)
  • Herkeste aynı tutku var, birbirinin zihninde en karizmatik haliyle yer etmek. (Alçakgönüllü Arzular)
  • Kamyoneti şık bir patinajla seri kaldırdım, köşeyi dönerken üç yaşlarındaki bir çocuğu eziyordum az daha. Annesi balkondan çığlık attı. Bu çocukları da yapıyorlar yapıyorlar sokağa bırakıyorlar, anlamıyorum. (Kimi Sevsem Çıkmazı)
  • ve tabii ki bu 

Kaçsam Bırakıp

"Kaçsam bırakıp senden uzak yollara gitsem"

Kaçamıyorum ki. Hey, millet, duyuyor musunuz? Kaçamıyorum ki. Hayat bana tepeden şöyle bir baktı ve kafama öyle bir geçirdi ki bir metre yere girdim. Ama Allah için itiraf etmem lazım ki öncesinde sordu, rızan var mı, ha vurdum ha vuracağım dedi. Demedi değil. Dedim ki vur. Ama size yemin olsun böyle olacağını hiç bilmiyordum. Feleğim şaştı. Ben sanıyordum ki yerin bir metre derininden zamanla çıkacağım santim santim. Yani tek işim o olacak sanıyordum. Abbaaooov (içimdeki İsmail Abi'ye dur diyemiyorum)!!! Ha, santim santim çıkmıyor muyum? Çıkıyorum. Eee? Eeesi yerin içi, dışı gibi değilmiş. Bir şeyler bulaştırdı bana. Magmaya yaklaştım ya, hep ondan, yoksa bu ısı artışının başka bir açıklaması olamaz herhalde. Olabilir de. Kim bilir?

"Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem"

Hayatımın en mutlu anında bile dinlesem efkar bulutlarını üzerime yorgan gibi çekerdim ben bu İncesaz eseriyle. Adamlar ince oynamış. Ben mesela bu satırı yazan kişi olmak istemezdim. Olmadım da zaten. Mehveş Hanım olmuş. Sonra da ölmüş, 1976'da. Görüyorsunuz ya, bunu yazan kişi ölür zaten. Halbuki ben yaşamak istiyorum. Yaşamak istiyorum, evet, bu kadar basit. Hani basitçe varolmak, nefes alıp vermek değil de yaşamak. Hakkını vermek. Mükemmel hatalar yapmak istiyorum. Peki, ne yapıyorum? Bekliyorum. Böyle saçma bir şey olamaz. Histerik bir şekilde gülüyorum ve Ahmet Hamdi'nin ellerinden öpüyorum; çünkü 'zamanla geçen tek şey zamandır'.

"Derdinle ufuklarda sönen gün gibi bitsem"

İş buraya geldiğinde mesela lan diyorum, ağzıma sürmedim ama şu anda bir yerde günün batışını izleyip sigara içmek vardı. Elime de hiç yakışmazdı da neyse, konumuz o değil. Konumuz ne? 'Bir taşın sosyal hayatı.' Bunu duyduğumda deliler gibi gülmüştüm. Çok zor zamanlardı ve yeni bir şehre, yeni bir ortama, ilk kez evden uzak olmaya alışmaya çalışıyordum. Sürekli bir sıkıntı ve keder halindeydim. Ne iyi gelmişti gülmek. Sonra su gibi akıp geçen bir dört yıl, ondan sonra yine çok hızlı akan iki buçuk sene daha ve şimdi tüm bu hızlı geçen zamanı telafi etmek istercesine duvarda bana bakıp kıs kıs gülen o saat. Hadi bakalım. Neyse ki iki gece önce saatler ileri alındı da bir saat kârdayım. Milli piyangodan büyük ikramiye çıksa böyle sevinmezdim. Kaldı ki milli piyangoyla da zerre işim olmaz. Kıyaslayacak başka bir şey bulamadım.

"Kalbim yanıyor ismini her kimden işitsem"

E, ama insan olana bu kadarı da fazla değil mi canım Dilek Türkan? Neden o ses öyle? Neden bu kadar güzel söylüyorsun? Neden tanımadığın insanların sağlığıyla oynuyorsun? Bak, burada şu an saat gecenin on iki buçuğu ve ben 2015 yılının Mart ayı bitsin diye kendimi yiyorum. Çünkü daha sırada kafayı yiyeceğim nice aylar var. Öyle kolay kolay, ye ye bitecek bir kafa da değil benimkisi. Ne bulduysam doldurmuştum bugüne kadar. Kafa da kafaymış hani. Bana mısın demedi.

"..."

Benim yazabildiğim de işte bu son satır. Üç nokta koyabiliyorum ancak. Oysa her şey çok net. Benim elimde olmadan, seçim hakkım olmadan başıma gelenlere verdiğim tepkiler. Hayatın bir sırrı ya da anlamı var mı? Olmak zorunda mı? Bilmiyorum. Ama işte bu benim başıma gelenler ve gerçekten mükemmel zamanlamaları... İnsanı şair eder ama ben olamadım. Okumasını sevdim şiirin hep. Bunları yazmak için ya ermek lazım ya da delirmek dediğim onca şiirden sonra hele, hiç. Düzyazı daha bana göreydi, düz adamım ben. Hahaa, dümdüz bir adam olmak için bunca çaba. Bir hayalim var. Hedefim diyecemeyeceğim kadar güzel bir hayal. Düşündükçe içim ısınıyor. O bana yeter.

Umarım bu yazdıklarımdan hiçbir şey anlamamışsınızdır.

 

30 Mart 2015 Pazartesi

Barış Bıçakçı - Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

Bu aralar o kadar bir işe kendimi veremez haldeyim ki nerede çabuk bitirebilirim diye düşündüğüm kitap görsem yıllardır görmediğim bir sevdiğimle karşılaşmış gibi sarılıyorum. Bu kitaba da bu hissiyatla başladım ve bitirdim. 112 sayfa ve tek seferde bitti.

Tek oturuşta bitirmesi daha doğru bir kitap diye düşünüyorum, hani ille de ben öyle okudum diye değil; kurgusundan dolayı. Birdman'i izlediniz mi mesela? Hah işte, onun özel çekim tekniği gibi bir kitap Herkes Herkesle Dostmuş Gibi... Bankada kuyrukta bir askeri görevlinin kafasından geçen düşüncelerle başladığımız kitapta belli ortak kelimeler ve düşüncelerle karakterler arasında Ankara'yı dolaşıyoruz.

Böyle söyleyince pek anlaşılmamış olabilir. Zaten alışana kadar pek ısınamadım kitaba; ancak sonra bir açıldım, pir açıldım. Ve bitti. Öyle işte. Kitabın sonuna kadar hep dışarıdan izlerken karakterleri (üçüncü karakter gözünden) kitabın sonunda birinci ağıza geliyoruz ve kitabın sonu öyle güzel bir yere bağlanıyor ki vay arkadaş diyorsunuz. Nereden biliyorum? Çünkü ben dedim.

Bu arada internette bakınırken gördüğüm kadarıyla herkes özellikle Ender ve Çetin karakterlerini burada gördüklerine ne kadar sevindiklerini belirtmiş. Sonradan öğrendim ki yazarın sonraki kitaplarından Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in ana karakterleriymiş onlar. E, o zaman ne demeye bu kitapta gördüğünüze seviniyorsunuz ya da şaşırıyorsunuz? Tam tersi olması gerekmez mi onun? (Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, Barış Bıçakçı'nın ilk kitabı bu arada. Parantezleri çok severim. Nabersiniz?) Gerekmeyebilir, zira bu aralar benim kafam biraz renksiz çalışıyor. Karıncalı yayın gibiyim. Sanki beni suya götürmüşler de ben hiç susamamışım gibi. Yok ya, ben benzetme yapamıyorum. En iyisi hiç bulaşmamak. O cümleyi de silmiyorum. Bu yaşa geldim, hala saçma sapan şebeklikler peşindeyim. İbret alırım belki ileride. Zor ama...

Kitaba başlarda çok ısınamadığımı söylemiştim. Bunun sebeplerinden birisi düzyazı ama şiir gibi bir havası olmasıydı cümlelerin. Tekletiyordu beni okurken. Bu adamın işi şiir yazmak yahu, neden böyle yapmış ki demedim değil açıkçası. Ha, bir de aklıma geldi şimdi de kitabın sonunun biraz Yüzyıllık Yalnızlık'ın sonuna benzer bir havası var. Yani aslında alakaları yok ama nedense o geldi aklıma kitabı bitirdiğimde. Niye böyle oldu ben de anlamadım.

Son olarak kitabın ismini beğendiğimi de şurada minik bir ağaçmışımcasına belirteyim. Teknik olarak böyle bir kelime doğru mu acaba: ağaç-mış-ım-ca-s-ı-na? Hımm, hepsi de çekim eki oldu. Olur olur. :) Kitabın ismi diyordum, çok güzel. Özellikle sondaki gibi kelimesi ayrı bir hava ve çarpıcılık katmış.

Velhasılı kelam, özellikle bir ilk kitap için kesinlikle şans verilmesi gereken bir eser olmuş Herkes Herkesle Dostmuş Gibi... Kendimizi Ankara'nın güzel insanlarıyla dost 'gibi' hissediyoruz bir süre. Okuyun bence. Ne kaybedersiniz?

Hadi biraz da alıntı yapalım:

  • Çünkü zamanla her şeyi sever insan, çünkü bir gün öleceğini anlar.
  • Kahraman olmaktan başka yolu yok Hasan'ın. Başka türlü bu dünyayla baş etmesi zor. Çocukluğunda ve ilk gençliğinde açılan yaraları başka türlü kapatamaz. Kendisiyle alay edemez. Kahramanlık konusunda çok şey biliyor.
  • Herkes, dünyadaki herkes, böyle eleştirir, rahatsız eder birini. Herkes yapar bunu. O da yapmıştı.
  • Sinirli sinirli güldü, aynı zamanda böyle boştu işte sözcükler. Boş. Tıpkı atomlar gibi sözcüklerin de içi boş. Bu yüzden hafifler ve hızlı hareket ediyorlar. Çabucak yayılıyorlar.
  • Buralar hatıralarla doluydu. İnsan böyle şeylere nasıl dayanır? Yılların geçip gitmesine ve her şeyin belleğin bir oyunuymuş gibi bir belirsizliğin içine batmış olmasına... Bu ben miyim? Peki o ben miyim? Bütün bunları yaşayan. Hayır seyreden. Kara ver, yaşayan mı, seyreden mi? Yaşayan değilmiş gibi. Geçmişte başka biri, ama şimdi ben. Geçmiş olunca başka biri.
  • Bir halt var sanki geçmişte. Düşünme geçmişi, zaten bunun için kısa geliyor insana ömür, düşündüğü için.
  • Bu aklına gelince ve bununla birlikte geçmiş de aklına gelince ve çok süratli gelince, gözleri doldu. Çünkü bir şeyin düşünce olabilmesi için makul bir sürenin geçmesi lazım. Aniden akla geliveren ve düşünceye dönüşmek için kafi zamanı bulamayan şeyler, basınç değişikliğinin tesiriyle (bizim problemimizde basınç aniden düşüyor, sıcaklık ise sabit) ne olur, sıvı hale geçer ve gözyaşı olarak akar bunu herkes bilsin. Bu böyledir. Gözlerini sil.
  • Evde otururken aklım hep telefonda oluyor: Çalarsa elim ıslak, açmaya giderken sehpaya çarpmayayım, banyodayken ya duyamazsam, diye düşünüp duruyorum. Sonra telefon çaldığında, öyle çok beklemiş oluyorum ki çalmasını, öyle çok düşünmüş oluyorum ki, hiç aşina gelmiyor o ses bana. Bir süre anlamaya çalışıyorum olan biteni. Sağa sola bakıyorum. Aaaa, diyorum, bir sesmiş bu! Telefon çalıyor. Kalkıp açıyorum. Ellerim kuru, sehpaya da çarpmıyorum. Arayan büyük oğlum. Torunumun sınavı kazandığını söylüyor. Seviniyorum muhakkak. Ama beklediğim bu değil ve neyi beklediğimi vallahi ben de bilmiyorum.
  • İnsanların çok iyi bildiği bir şey: Ölmek. Her gün yapıyorlar bunu. Geride kalanlar ölenleri gömüyor. Her gün yapıyorlar bunu.
  • "Keşke tıp okusaydım." O zaman aşka inanmazdı. Kalp vücuda kan pompalar, kalbin karıncıkları, kulakçıkları vardır, bir sorun çıkarsa göğüs kafesi açılır ve kalp dışarı çıkarılır, bir doktor onu elinde tutar, bacaktan aldıkları bir damarı taktıktan sonra kalbi yerine koyarlar. "Bir hafta hiç hareket etmeden sırtüstü yatacaksınız." Çağla da taksiye binip arkadaşının doğum günü partisine gidecek...
  • Böyledir bu işler, insanların birbirleriyle ilişkileri! Bir sözlük oluşturursun ve konuşurken o sözlüğe bakarak konuşursun. "Sana fena halde aşığım Çağla!" Eveet, şimdi bakalım bunu nasıl söyleyebiliriz... İşte burada: "Benim için değerlisin Çağla."
  • Böyle şeyler köyde o kadar olağandır ki! Orada herkes doğuştan bir ölü yıkayıcıdır. Köylüler doğar yaşar ve ölür, şehirliler ise doğuyorlar, yaşıyorlar ve ölümden korkuyorlar.
  • Yalnızlık mı? Bin bir türlü insanın canını dişine takarak yaşayabildiği bir şehirde, anne babamız yaşında insanların dilendiği, çocukların tiner kokladığı bir şehirde, yalnızlık değil öfke duyulur ancak.
  • Benim tam bir erkek gibi davranmamı istiyor. O duvara yaslanmış duruyor olacak, ben de elimi başının hemen yanından duvara dayayacağım, ne haber bebek diyeceğim. Böyle biri olmamı istiyor. Erkek olamayacak kadar mutsuzum ben.
  • Nur Abla geliyor. Sarılıyor. Terinin kokusunu duyuyorum. "Güzelim benim." diyor, "Bahtsız yavrucak." Ya niye söylüyor bunu! Niye? Ağlıyorum işte. Ağlatıyor beni. Ağlıyorum. Ağlıyorum.
  • O bütün bunları yaşamış, unutmuş, sonra yine yaşamış ve yine unutmuştu, çünkü esas olan budur. İnsan bu yaşa kadar ancak unutarak yaşayabilir.