13 Ocak 2017 Cuma

Geçmişli Zaman

"Zaman beni değiştiremezdi ki, zaman, ona ayak uyduranı değiştirir."
(Şule Gürbüz - Zamanın Farkında)

Beni değiştirdi. Oysa, hiç de ayak uyduramamıştım.

...

Sonsuz günler boyunca aynı yerde oturup aynı duvara, aynı saate bakmıştım. Saat ilerlemiyor, duvar hareket etmiyordu. Değişmiyordum. Hiçbir şey değişmiyordu.

Etrafımda hareket halinde insanlar vardı. Geliyor, oturuyor, bakıyor, soruyor, soruyor ve soruyorlardı. Ağızları sussa gözleri konuşuyor, dilleri sussa bakışları soruyordu. Asalet soru sormamayı bilmektir demişti ya birisi, bizim oralara asalet hiç uğramamıştı. Öyle ki yolu düşecek olsa dünyaya geldiğine pişman olurdu. Sonra nereden akıllarına esiyorsa bu insanlar gidiyorlardı. Gidebiliyorlardı, tıpkı gelebildikleri gibi.

Takvimler inceliyor, günler uzuyor, hava ısınıyordu. Çocuklar inanılmaz bir hızla büyümeye devam ediyor, daha da ilginci hayatlarında hiç yapmadıkları bir şeyi yapmaya, konuşmaya başlıyorlardı. Çocuklar, acımasız oluyordu. Çocukluk, aklına geleni ardını düşünme gerekliliğinden muaf bir şekilde sorabilmekti.

Uçaklar kalkıyor, iniyor; havaalanı görevlileri kucağıma hayatım boyunca unutamayacağım anılar bırakıyorlardı. Sonra unutacaktım, inanmıyordum. Düşüyordum, biliyordum. Değişiyordum, fark etmiyordum.

Birisi kulağıma sinsice fısıldamış gibi hayatın hızla akıp geçtiğini ve onu kaçırdığımı düşünüyordum. Deliremiyordum. Aynı yere dönüyordum. Hep aynı yere dönüyordum. Duvar aynı, saat aynı, sehpa aynı, kapının açısı aynı, halının kıvrılışı aynı, yük aynı...

...

Daha şimdiden silikleşmeye başlayan onca hatıra. Adeta bir şey oldu ve bugüne ışınlandım. Kendime söz verdiğim geceler hatırlıyorum hayal meyal. Anlamıyorum. İnsanım, sormadan edemiyorum, madem böyle olacaktı o zaman ne gerek vardı? Gerçekten anlamıyorum. Bu hal beni hissizleştiriyor. Herhangi bir şeye tepki veremiyorum. Şaşırmıyorum örneğin. Sanki beni hiçbir şey şaşırtamazmış gibi geliyor. Ufak tefek anlar oluyor nadiren, bir şekilde adrenalin basıyor bütün vücudumu ve kalbimin atışını tekrar ağzımda duymaya başlıyorum. Aa, diyorum, evet, böyleydi. İşte, buydu! Böyle oluyordu! Uyanık olduğum her anım böyleydi. Küt küt, küt küt, küt küt... Demek ki diyorum, geçmiş. Üzülüyorum. Çok da uzak olmayan bir geçmiş zamandaki yansımalarımdan birisi bana küfrediyor. Seviniyorum. Bırakıyorum.

Kalkıp kendime bir çay koyuyorum.

19 Aralık 2016 Pazartesi

28

"Bir heves, başlıyorsun yazmaya, ama bir an geliyor, kalemden tozlu mürekkepten başka şey akmaz oluyor, bir damlacık yaşam sızmıyor, yaşamın tümü dışarıda, pencerenin dışında, senin dışında; artık bundan böyle yazdığın sayfaya asla sığamayacakmışsın, bir başka dünya açamayacak, gereken sıçrayışı yapamayacakmışsın gibi geliyor. Belki de böylesi daha iyidir, belki de neşeyle yazdığın zamanlar ne mucizeydi, ne Tanrının inayeti: günahtı, putlara tapınmaydı, kibirdi belki. Bunların dışında mıyım öyleyse? Hayır, yazmakla iyiye doğru gitmedim: Yalnızca sabırsız, dünyadan habersiz gençliğimin birazını tükettim. Bu kırgın sayfalar ne işime yarayacak? Kitap olsun, adak olsun, değeri senin değerinden öteye geçmez ki. İnsan yazmakla kendini kurtarır diye bir şey yok. Yazarsın, yazarsın, bir de bakarsın ki ruhun elden gitmiş bile."

(Italo Calvino - Varolmayan Şövalye)