22 Kasım 2017 Çarşamba

Coşkuyla Ölmek II

"Çoğu zaman, kelimenin gerçek anlamıyla acıyla farkına varıyorum ki anlatmak istediğimin yirmide birini bile anlatamadım ve hatta hiçbir şey anlatamadım." (F. M. Dostoyevski)

Ben bu blogda yaklaşık üç yıl önce bir kez coşkuyla ölmüştüm. Bu akşam o yazının izinde tabiri caizse bir durum güncellemesi yapmak istiyorum. Böylece ne kadar takdire şayan (az) bir insan olduğumu bundan bilmem kaç yıl sonrası için kendime not düşmeyi hedefliyorum.

***

İstediğinde gezip tozabilen birisiyim. Niye olmayayım ki? Becerebiliyorum. Beceremediğim zamanlar olmuştu, yaklaşık yirmi yedi yıl kadar. Elimi cebime sokup sahil boyu ağır ağır, hem de inadına ağır yürüyebiliyorum. Sıkılana kadar... Çok mu anlamlı, çok mu önemli? Evet!

Siz kimsiniz ki size tüm doğruları(mı) söyleyeyim? Bir mucizeyi bekliyorum. Hayır, beklemiyorum. Evet, bekliyorum. Bilmiyorum. Gerçekleşmemesi önemli değil, gerçekleşse önemli olurdu. Bir yalanı yaşamıyorum, bir gerçeği yaşıyorum. Kaçmaya devam ediyorum. Kendime bir Bastiani Kalesi kurdum, serdim önüne de çöl gibi bir çöl. Kalenin kapısından dışarı adımımı atmıyorum. Kapıyı açar da yanlışlıkla çölde açmış bir çiçek görürüm diye ödüm kopuyor. Hayallerim hala sanki onları detaylıca düşünürsem mümkünatı yok gerçekleşmezlermiş gibi. Korkuyorum, kaçıyorum, dışarı adımımı atmıyorum. Çölden gelecek bir düşman beklemiyorum. Bir düşmandan korkmuyorum, eğlenceli bile olabilirdi. Ya beklediğim kişi gelirse, ya tanıdık biri gelirse, ya istemediğim biri gelirse?

Birilerini tanıdım. Bazı insanlar geliyor; çoğu gidiyor, azı kalıyor. İnsan istiyor ki kimisi hiç gitmesin (unutmadım, selamlar...). Sonra bunu isteyenin karşısındaki kalkıyor, gidiyor. Gitmek zorunda kalıyor. Çünkü öyle olması gerekiyor. Acı oluyor. Sonra o acı geçiyor. Acı çekmiş olmak geçmiyor. İnsan dalgınlaşıyor. Sürekli uzaklara dikiyor gözlerini. Soru istemiyor, sorun istemiyor, bilmek istemiyor, tanımak istemiyor. Peki, insan ne istiyor? Bilinmek istiyor. Farkında olunmak istiyor. Tanınmak istiyor. İnsan, ne istediğini kendisi de bilmiyor. İnsan, ahmak; insan, nankör; insan...

Doğup büyüdüğüm yerden iyi ki ayrıldım. Ayrılmasam delirecektim. İnsanları anladım. Anlam veremediğim davranışları oldu. Bu yanlış, bu böyle olmamalı dediklerim oldu. Ama, işte, oldu. Çünkü? Çünkü öyle olması gerekiyordu. İnsan olan bir kerede anlar. Ben insan olamamıştım. Suratını asmış; günü gününü, anı anını tutmayan bir 'şey' olmuştum. Kendimi anlamıyordum. Okumaya devam ediyordum. Zaten uzaklaştığım insanlardan iyice kopmaya başlamıştım. Kimseyi arayıp sormaz olmuş, laf edene de karşılık vermeye başlamıştım. Benden kıymetli miydiler? Ben kıymetli miydim? Böyle bir kıyas yapılabilir miydi? Yaptım. Benden kıymetli olsunlar istedim. Yeter ki bana dokunmasınlar. İçimdeki sesi yine susturamadım. Hala konuşuyor. Susturamayacağımı anlayınca dinlemeye mi başladım peki? Hayır. Görmezden geldim bir süre. Bunun da hayatta bir kişiye zararı olduğunu fark ettim; bana. Döndüm içimdeki sese. Dökül dedim. Derdin nedir? Ne olur dedi, iki artı iki dört etmesin. O salıncak var ya dedi, beni orada bıraktın. Bir boşluğun içinde, hala, bir ileri, bir geri, sallanıp duruyorum dedi. Sen elini cebine sokup gezip tozarken beni unuttun, unutmuş gibi yaptın dedi. Anladım. Hak verdim. Tamam dedim.

***

Gerisi gelmiyor, değil mi Mustafa? Kırk dakikadır klavyeye bakıyorsun. Daha çok bakarsın, ben sana söyleyeyim. Bugün birisi sırf senin saçma sapan bir davranışın yüzünden "kendimi salak gibi hissediyorum" dedi. Seni tebrik ediyorum. Olmak istediğin kişiden üç beş adım birden uzaklaştın. Bravo. Bütün kainat seni alkışlıyor şu an. Tüm ışıklar üzerinde. Mutlu musun? Çok basit, çok çok basit bir şey yapacaktın altı üstü. Niye erteliyorsun? Niye daha iyi hissettiremediğin gibi kötü hissettiriyorsun? On kere iyi olsan bir kere kötü oluyorsun. O bir kere de her şeyi kırıp döküyor. Neden yakınken bu kadar yakın, uzakken bu kadar uzaksın? Ne olacak?

Bilmiyorum...

Aslında aklımdan kötü bir şey geçirmiyorum. Yapacağım şeyleri yine yapacağım. Ama dışarıdan baktığımda hak veriyorum. Önemsemiyormuşum, ilgilenmiyormuşum gibi görünüyorum. Hep o maske... Sanki ben istedim. Allah belasını versin, sanki ben istedim. Heyhat, belki de bir dağı aşmak zorunda olan seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur, ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor.

Kendi önümdeki en büyük engelim. Biri beni durdursa ne güzel olacak. Yoksa kendimle işim var.

İçimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor. Kendimi iyi hissetmiyorum.

Dipnot: Tüm samimiyetimle, özür dilerim.

14 Ekim 2017 Cumartesi

Uy Haçan Daa (Inspark Trabzon'da)

"Önemli olan ulaşılmak istenen yer değil, yolculuğun kendisidir." (Jodi Picoult)

Efendim, merhabalar. Hepinizi sükunetle selamlıyorum. Çünkü neden selamlamayayım?

Nasılsınız?

Üniversite üçüncü sınıftayken can sıkıntısından açtığım ve en azından okuduğum kitaplar hakkında yazarım diye yola çıktığım bu blog sanırım gittikçe bir gezi bloğuna dönüşme gayreti içerisinde. Bu yazımda sizlere şirketçe yapmış olduğumuz Trabzon gezimizden bahsedeceğim. En azından deneyeceğim. Yıllardır buradayım, beni bilenleriniz olabilir. Zevzekliğe aşırı yatkın bir insanım. Trabzon gezisi derken bir bakmışsınız ineklerin sosyal hayatından bahsediyorum. Yadırgamayın, bunlar gayet olağan.

Bir kısmınızın bilebileceği üzere bir önceki gezi yazım Londra İzlenimleri başlığını taşıyordu. Fark etmişsinizdir, sürekli medeniyet başkentlerine seyahat ediyorum. Önce Londra, şimdi Trabzon. Gezide kalite benim için önemli. Evet.

Hayır hayır, istirham ederim 'sen zaten Trabzonlu değil misin, neyin peşindesin' gibi rencide edici laflar etmeyelim. Ben hayatım boyunca Trabzon'u gezmedim. Ben, kendi köyümü bile gezmedim. Yağmurdan fırsat bulup da evden çıkamıyorduk ki. İlk fırsatta soluğu 1500 kilometre ötede, Çanakkale'de aldım o yüzden. İtirazları bertaraf ettiğimi düşünüyor ve başlıyorum.

***

2017 yılında iyi çalıştık ve çalışmaya devam ediyoruz. Bir gün gene darlanmışım işten güçten, çıktım Serdar'ın karşısına, ben dedim, aksiyon istiyorum (hayat Maximum'da hareketini canlandırmanız lazım bir de bu anda: aşağı yukarı şu şekil: \o/)! Bir etkinlik düzenleyelim, bir yerlere gidelim. Tamam abi, yapalım, bi' sakin ol dedi (bu kadar kolay olmasını beklemiyordum). Ne yapalım dedi. Dedim memlekete götüreyim sizi de medeniyet görün.

Tabii ki olaylar böyle gelişmedi ama düşününce yine de eğlendim. Organizasyonun bütün yükünü hemşerim, dünyalar tatlısı, aman hadi hayırlısı soluûşın enciniyırımız Hüsna üstlendi. Ona yıktık desek daha doğru, haha. :)

Tarihleri belirledi, biletler alındı, birtakım dayanışmalarla rota belirlendi, servisler ayarlandı (bu noktada Ebru'ya da teşekkür ediyoruz tabii ki) derken öyle sanıyorum ki çoğumuzun ihtimal dahi vermediği yolculuğa geçen cuma çıktık. Tabii şu anda 25 Eylül Pazartesi, bu yazı ne zaman biter bilmiyorum, geçen cuma da mantıken Eylül'ün 22'si oluyor.

***

 ***

17 kişilik kafilemiz cuma günü öğleden sonra 18:35 uçağıyla Sabiha Gökçen'den Trabzon'a uçtu. Kalabalık olduğumuz için havaalanında beklerken iki üç masa işgal ettik. Bir ara biz marjinal olduğumuz için Şermin'le dedik biraz çalışalım mı. Açtık bilgisayarı (valla ben değil, Şermin getirmişti), çalışıyoruz. Aleyna, pardon, Berfin de karşımızda dünyanın en neşeli kitaplarından birini (Franz Kafka - Dava) okuyor. On yirmi dakika sonra Serdar geldi, başlarım işinize dedi, kapatın şunu. Dedim o eli bi' indir. Milletin içinde ayıp oluyor. Ama nasıl içkiliyim... (Bu yazıyı bitirdiğimde Yayınla tuşuna basmadan önce istifa dilekçemi de hazırlamam gerekebilir, kenimde not, bunu burdan sil, unutma).

Uçağa bindik, artık hepimiz sıkış tepiş bir arada olduğumuza göre bir sayalım bakalım herkes burada mı. Berfin, Can, Deniz, Derya, Ebru, Eliz, Hüsna, İffet, Nilgün, Ozan, Pınar, Sena, Serdar, Şermin, Şirin, Yeşim. Birikiüçdört....ondörtonbeşonaltı. Bir kişi eksik. Ha, ben. Evet, bir de ben. Kendimi pek adamdan saymıyorsam demek... Tamam kaptan, herkes burada. Uçak kalkabilir. Cabin crew slides armed and cross check!

Uçakta ben Deniz'le Serdar'ın arasına oturdum. Deniz'le epey muhabbet ettik. O yüzden göz açıp kapayıncaya kadar bitti yolculuk. Teşekkürler Deniz. \o/ Bir ara da Serdar'a elimin tersini geçirdim ama onu anlatmak istemiyorum.

Uçaktan indiğimizde ben hemen maçın skoruna baktım. Alanyaspor ile Trabzonspor oynuyordu ve 2-0 Trabzonspor öndeydi. Minibüse bindiğimizde 3-0 olmuştu ve ben 'lan var ya, bir de burdan 4-3 kaybediyormuşuz dedim'. Gerisini hatırlamak istemiyorum. Bilader, sorry. :/

Ne diyorduk? Uçaktan indik. Bir nem var ama nasıl. Millet fıkralarda anlatılan Trabzon'u bekliyordu sanırım. Dedim işte o işler öyle değil. Şansımıza gezip tozduğumuz sürece yağmur yağmadı. Bu konuda Mikail'e şükran borçluyum. Tişikkirlir sipirmin!

Servise biner binmez dedik kaptan biz Akçaabat'taki Seyrantepe Tesisleri'ne gitmek istiyoruz. Şoförümüz gitmek istemedi herhalde, 'ne yapacasunuz orda, bitek yemek yiyebilırsınız' dedi. Ben bi' khkhkhh (burundan başlayan gülme efekti) dedim, 'abi sıkinti yok, zaten biz de yemek yiycez' dedim.

Bu noktada sahneyi dondurup size birtakım sosyolojik açıklamalarda bulunmak istiyorum. Şoförün kurduğu cümleye dikkat edelim: "ne yapacasunuz orda" diye başlıyor ki gayet normal, Trabzon'dayken ben de öyle konuşurum. Yalnız ardından gelen kelimelerin ağızdan çıkışı "bitek yemek yiyebilusunuz" olması gerekirken "bitek yemek yiyebilırsınız" oluyor. İşte bu 'yiyebilırsınız' kelimesi Karadeniz ağzıyla konuşan bir insanın İstanbul Türkçesine geçiş gayretini sembolize eder. Yani, esaretten henüz kurtulamamış ama bi' niyeti var. Çünkü biz ekipçe İstanbul'dan geliyoruz ve bizim dilimizde(!) konuşmalı, yoksa ona güleriz. Bunlara gerek yok. Dondurduğumuz sahnenin yaklaşık 27 saat sonrasını anlatırken zaten ben de yerel ağızla konuşacağım. Öyle umuyorum ki şu aşağılarda (tahminen epey aşağıda olur ama, malum, henüz yazmadım) bi' yerde Alman, Fransız ve Temel'i göreceksiniz.

Oynatalım Uğurcum. Aa, yok yok, tekrar donduralım. Nasıl atlarım, Can var. Zıhıhıhıhıhı. :) Londra yazımda size Can'dan kısaca bahsetmiş ve kendisinin aslında başlı başına bir yazı konusu olabileceğini söylemiştim. İşte, bu yazı, o yazı değil. Ama Karadeniz aksanını büyük oranda kuvvetlendirdi bu gezide. Kaldı ki araba yolculuklarımızın uyumadığı kısmında adeta mayasıl vurmuşçasına yok efendim 'haçan nere gideyruz', vay efendim 'ben bu gadar içmezdum'... Gayet neşeliydi ki biz onu böyle çok seviyoruz. Yaşa la Can!

Uğurcum, şimdi oynatabiliriz. Seyrantepe'ye gittik ve bir güzel yedik. Yalnız iyi yedik. Garson arkadaş ilginç (ya da gayet doğal, bilemiyorum) bir şekilde Can'la çok iyi anlaştı ve ona ayrı muamelede bulundu. Özel servisler, 'abi, sen onlari yema, ben sana oyle bişe göturecum ki' şeklinde birtakım cümleler... Bilemiyorum.

Yemeğimizi bitirip otele gittik, odalarımıza yerleştik. Can'ların balkonda biraz muhabbet ettik üçümüz (ben, Can ve Eliz aka Cenifır) falan. Buraları geçiyorum. Zaten millet yattı, ses çıkarmayın.

Kalabalık kafile olmanın bir zayıf noktası var. Herkesle diyalog halinde olunamıyor. Mesela şu ana kadar yukarıda saydığım kişilerden çoğunun adını tekrar zikredemedim bile. O yüzden n'apıyoruz? Herkes kendi bakış açısıyla geziyi yazıyor. Belki böyle dersem üşenir millet de trip yemem. Ehehehe...

Cuma günü böyleydi. Önümüzde öyle bir cumartesi var ki filme çekilecek olsa iki bölüm halinde girer vizyona. Gündüzü pastoral, gecesi epik. Nasi yazacum o gada şiyi bilmem. Bezdum yav, bezdum!

***

Cumartesi sabahı kahvaltının ardından otelin önünde bir sevgi yumağı oluşturduk ve minibüsümüzü beklemeye başladık. Nemden dolayı ortalık kavruluyor ve millet montu (hatta yedek montu) ile inmiş, bana küfrediyordu. Hahhaa, ya dedim, iki üç saat sonra dua edeceksiniz, bırakın bu işleri. Tabii ki kimseyi ikna edemedim.

Ben kahvaltıya inmedim o sabah. Yeni uyandığım vakitlerde yemek yiyememe gibi bir sorunum var. Yiyeceksem de böyle yayıla yayıla bir saat boyunca yemeliyim. Milletin yanına kısa bi' uğrayıp lobiye çıktım ve balkonumsu terasımsı bir yerde kanepeye çöktüm. Vay arkadaş dedim, bizim ev şuraya iki kilometre var yok ve ben Trabzon'da böyle bir yerin var olduğunu bile bilmiyordum. İşte bunlar hep Arap turizmi... Trabzon dedikleri artık minik bir Arap yarımadası. Onlara küçük sübhanallahlar çekiyoruz.

Ben terasta otururken Hüsna ve Sena geldi. Dedim demek millet yemiş, yavaş yavaş toplanıyoruz. Hüsna şoförü aradı, gelecekmiş biraz sonra. İyi dedim, zahmet olacak ama... O arada Sena da kendine selfie çekip 'ayy öhhü öhhü, ne kadöhhükadar tatlı çıkmışıııöhhhüm' gibi tepkiler veriyordu. Daha doğrusu deniyordu. Tatil süresince yaklaşık 1991 kez öksürdüğü için çoğu zaman dediklerini anlamadık. Şaka şaka... :)

Minibüsümüz geldiğinde rotamız ile ilgili birtakım takdire şayan diyaloglar gelişti şoförümüz ile aramızda. Şimdi kafanızda bizi canlandırmanızı istiyorum. Bir minibüs var. Şoför koltuğunda Salih Abi (o günkü şoförümüz), yolcu koltuklarında ekipçe biz 17 kişi ve minibüsün kapısında duran dün geceki şoförümüz Lokman Bey. Off, duruşu da efsane ama onu nasıl anlatacağım ki. Böyle hafif geri yaylanmış ve ağırlık merkezini bulsun diye göbeği öne salmış gibi bi şey. Lokman Bey'i L ile, geri kalan herkesi de B (biz) ile temsil ettiğimi düşünelim. Diyalog aşağı yukarı şöyle gelişti:

B: Şoför bey, biz önce Santa Harabeleri'ne gitmek istiyoruz. Ardından yaylalara devam ederiz.
L: Santa'ya gidu da ne edecesunuz? İki dani daş var orda, başka bişe yok.
B: Khkhkhk?! Lan?!

Bu kadar! İşte, bu mükemmel argüman sayesinde popülasyonumuzun yaklaşık 73.61%'i ikna oldu ve Santa Harabeleri'ne gitmekten vazgeçtik. Velkam to Karadeniz, beybi. Pratik zeka rulez!

O zaman dedik ilk durağımız Cami Boğazı. Ordan da Çakırgöl'e çıkarız. Şansımız varsa da yağmaz. Lokman Bey bizi ikna etmiş olmanın haklı gururunu taşıyarak ayrıldı ve şoförümüz Salih Abi ile yola çıktık ki kendisini çok sevdik, o ayrı.

Vurduk Maçka'dan ukari. Yolumuzun üstünde Sümela Manastırı vardı, geçerken onu da görürüz dedik. Ancak Sümela bakım çalışmaları nedeniyle ziyarete kapalıymış. Yine de arabadan inip biraz takıldık oralarda. Fotoğraf çekildik. Trabzon'da turist gibi takılmanın hiç bana göre olmadığını fark ettim. Yani, onca ağacı görüp de şaşırmış gibi yapamam. Zaten ağacın içine doğmuş bi' insanım. Bu noktadan sonra milleti izlemeye başladım ve böylesinin gerçekten daha eğlenceli olduğunu gördüm. Eğlenceden kastım itlik serserilik değil, siçin içiniz fesat. Yani, baktım millet memleketimi sevmiş, gurur duydum. Sanki ben diktim onca ağacı! Hiç!

O gün yolda izde çok vakit geçirdik, daha doğrusu çoğu zaman arabanın içindeydik. O yüzden mekanlardan ziyade araba yolculuklarını anlatmak daha kolay ve mümkün. Ama ben zoru seven bir insan olduğum için size hepsini anlatacağım. Çünkü neden anlatmayayım? (Aliş, bu kalıbı da bana nasıl yedirdiysen her cümlem böyle bitiyor. Burayı illa ki okursun, hatırlat bana, bu konuyu konuşacağız. Çünkü ned eeeeh).

Maçka yolu üzerindeyken Hüsna ile epey muhabbet ettik. Bir ara imkanın olsa hangi zaman ve mekanda doğmuş ve yaşamış olmak isterdin gibi bir konuya daldık ki kendisinin bu konudaki fikirleri ve yorumları çok hoşuma gitti (arabadayken şımarma diye yüzüne söylemedim Çiko :p). Biz böyle kaliteli bir muhabbet tutturmuş giderken önden Berfin bize ters ters bi' baktı. Felsefemiz ağır gelmiş herhalde. Zaten bi' şey anlamadım falan dedi. Çk çk çk, bu ergenlik de zor zanaat arkadaş. Zaten o saatten sonra kendisine 1 kere Berfin dediysek 10 kere Aleyna (Tilki'den sebep) dedik. Çünkü neden demeyelim? Biz daha mı az ergeniz sanki?

Yolculuğun ilk yarım-bir saat gibi bir dilimi herkesin şen şakrak, Can'ın sürekli Karadeniz ağzı ile konuştuğu, Karadeniz şarkılarının çalındığı ve tabii ki Sena'nın öksürdüğü bir şekilde ilerledi. Sena için biraz talihsiz bir hafta sonu olmuş olabilir. :/ Sümela'ya kadar yollar asfalt olduğu için başlarda her şey güzeldi tabii. Henüz Sümela'ya bile gelmemişken daha ne kadar yol var gibi sorular gelmeye başlayınca biz Hüsna ile bi' güldük. Var yani iki saat gibi bir şey. Yollar da Sümela'dan sonra Allah'a emanet sonuçta. Sümela'dan yukarı kimse konuşmadı desem yeridir. :) Bir tek Can, gördüğü her taşa 'aha, Santa Harabeleri' dedi durdu. Labisus!

Bir şekilde Cami Boğazı'na geldiğimizde saat sanırım yaklaşık 12:30-13:00 gibiydi; çünkü millet öğle namazından çıkıyordu. Çay, ayran vs. içtik, pide yedik. Buz gibi su içtik. Cami Boğazı'nda rakım yaklaşık 2300-2500 gibi bir şey olsa gerek. Şansımıza hava da güzeldi. Bir süre sonra biz Can'la dedik Çakırgöl istikametinde yürüyelim, millet toparlandığında geçerken bizi de alırlar. Tabii biz gittikten sonra ardımızda olan biteni fotoğraflardan gördük. Öyle umuyorum ki şuralarda bir yerde bir fotoğraf paylaşmış olurum durum ile alakalı. Paylaşmamışsam telif haklarını alamamışım ya da unutmuşum veya en olası ihtimal olarak üşenmişimdir.

Biz yaklaşık bi' yarım saat kadar ilerlemiştik ki geldiler. Ama durmadılar!!! Komiklikli şakalar... Çakırgöl'e devam ettik ama araba belli bir noktadan sonrasını çıkmadı. Son birkaç yüz metreyi yürüyerek devam ettik. Orada artık hava epey soğumuştu. 2800 civarlarında bir rakım olması lazım o civarda. Biraz laflayıp fotoğraflar vs. çekilip geriye döndük.

Çakırgöl'e çıkarken bir noktada şoför dışarıda birisine yol sormuş. On beş saniye kadar sonra aklına bir şey takılmış olacak ki kapıyı açıp tekrar seslenmiş 'az bak' diye. Bunu sonradan Deniz anlattı bana. Bu 'az bak' kalıbı ona çok komik ve değişik gelmiş. Ben üniversiteye başladığımda da aynı şeyi benim arkadaşlarım yaşıyordu. Az bekle, az dur, az bak, az sus... Bunlar bizim yöresel ağzımızda çok sık kullanılan terimler. Bir arkadaşım bir seferinde 'az bekle nedir ya, bekle desene' gibi bir şeyler demişti hatta. Ben de afkurma demiştim tabii ki, hak etmişti çünkü.

Gerçi Deniz de şoföre hitap etmek için (sakız ikram etmek için olabilir, orası net değil bende) 'şoför, alır mısınız' diye başlayan bir insan. Hahaha, Deniz, kızma ya, biz bize eğleniyoruz şurda. :) Hahhaa, şoför, alır mısınız; bahçıvan, keser misiniz; atlet, koşar mısınız... (risk budur!)

Dönüşte epey bir mesafe kat etmemiz gerekti. Çünkü önce Maçka'ya kadar inip ardından Hamsiköy'e tırmandık. Kaldı ki gezimizin en büyük amacı sürekli yemekti. Oraya kadar gitmişken Hamsiköy'e uğrayıp bir sütlaç yemeden dönmek olmazdı. Bir sütlaç dedim ama iki yiyen de oldu. Kimler olduğunu ifşa etmeyeceğim.

Gittiğimiz tarih sebebiyle yaylalar artık kavrulmuş ve sapsarı olmuştu. Malum, o yükseklikte ağaç da yok. O yüzden Hamsiköy'ü görünce millet ancak dedi ki aa, Karadeniz'deyiz. Ben öyle hissettim en azından. Her yeri yemyeşil görüp gökyüzünde de buluta eşlik eden dumanı fark edince insan Karadeniz'de olduğuna inanıyor gerçekten. Yol kenarına dizdiğimiz üç dört masa boyunca sıralandık ve sütlaçlarımızı yedik. Öyle tahmin ediyorum ki bu yazının başına da orada çekildiğimiz toplu fotoğraflardan birisini koymuşumdur. En azından bu satırları yazarken aklımda o var.

İnsanların yaylayı beğenmeme demeyelim de yayladan beklediğini bulamamasında biraz da şunun etkisi var: biz adeta geçiyorken uğradık. Bu konuyu Deniz'le de konuştuk. Biz aslında orada Haziran-Ağustos arası bir dönemde yaklaşık bir hafta kalabilsek işte o zaman yaylayı yaşamış olurduk. Şimdi artık yaylaların çoğunda elektrik var ama onun olmadığını düşünün. Gece zifiri karanlık, yıldızlar başınızın üstünde, erkenden yatıp erkenden kalkıyorsunuz. Bulunduğunuz yaylaya göre güneşin doğuşunu izliyorsunuz. İnekler salınıyor çayıra çimene. Gün boyu kilometrelerce karelik alanda takılıyor bu arkadaşlar. Bir ineğin yaylada ayak basmadığı yer yok gibi bir şeydir. En çok ve güzel onlar gezer. Ürünleri de o yüzden kıymetli ve bereketli olur. Sonra akşama sis çöker, ara ki bulasın o inekleri. Yayla, biraz da sefilliktir. Bunları yaşamak lazım. Bilince, kıymetli oluyor. Bu paragrafı içimden geldiği için yazdım. Umarım bir gün herkes 3000 rakımda güneşin doğuşunu izleme imkanı bulur. Neyse, şimdi Hamsiköy'de kaldığımız yerden devam ediyorum.

Çaylarımızı da içtikten sonra (ben tabii ki bir bardakla yetinmedim ama bunun haber niteliği yok) tekrar doluştuk minibüsümüze ve pide yemek için Sürmene'ye gitmeye karar verdik. Çünkü, çok uzun zamandır hiçbir şey yememiştik ve artık buramıza kadar gelmişti.

Ara not: sütlaçlar için İffet'e bir kez daha teşekkür ediyoruz. Kendisi harikalı bir insan. Onpuanonpuanonpuan! Devam...

Neysa işte arabamuza bi daa yerleştuk tabi herkesun keyfi yerinde sütlaçla yenmiş oooh ne gada güzel açtuk bigaç dani şarki ordan Maçka'ya doğri iniyruk gaybana tirafik da bizi bekliydi heralda tikandi durdi ama bizi bi görecesun çılgin atayruk arabada du bakayim burayi adam gibi anlatmam lazim İstanbul FM'e geç. Ehem, Şemsi Paşa Pasajı...

Maçka'ya doğru inerken biz yavaştan kopmaya başladık sütlaçların etkisiyle. Harika bi' Dj keşfettik (Dj Sena). O çalıyor, ara sıra öksürükleriyle tempo tutturuyor bize derken bende gerisi biraz hayal meyal. Video kayıtları var ama öyle ümit ediyorum ki internete düşmezler. Parça parça aklımda kalanlar: Serdar'ın rap dans performansı, sıkışan Şana trafiğinde sallanan bir minibüs, Haluk Levent söylerken kısılan sesim, Serdar'ın koridor boyunca herkesi ite kaka (dans edişi demeye gönlüm razı gelmedi) ezmesi, Can'ın figürleri, havada eller, zıplayan insanlar, gittikçe düşen oksijen seviyesi, gari de gari, Derya'nın kendini Serdar'dan korumaya çalışıp video çekme gayreti... Vay arkadaş, on numaraydı gerçekten o yolculuk. Serdar da 'bi' ara üstünüze doğru zıplasam mı diye düşündüm' diyordu. Neyseki sadece düşünmüş. Khkhkh, zira atlasaydı Sürmene'ye pide yemeye değil, Farabi'ye ortopediye giderdik büyük ihtimalle.

Sürmene'de adını şimdi unuttuğum bir mekanda pidelerimizi yedik. Bir pide ancak bu kadar yağlı olabilirdi yalnız. Gerçi ben epey acıkmıştım, o yüzden hiç gocunmadım. Şimdi Vedat Milör'lük yapacak halim yok.

Pidelerimizi de yediğimize göre artık otele dönebiliriz. Sonuçta nispeten uzun bir gün oldu. Malum, yarın da dönüş var. Gider uslu uslu yatarız otelimizde. Kaldı ki bizler gayet sessiz sakin insanlarız. Otelde en fazla ne yapabiliriz ki? Lütfen! Çk çk çk... Hayır yani, eşofmanla havuza girecek halim yok!

Ofise, aman işte, ne ofisi, otele dönerken Can'la böyle usuldan konuşuyoruz 'hcbşylermialsk' diye. Dedim tamam, ben Serdar'la konuşup halledeceğim. Kuyruğumu kıstırdım, gittim 'abi naber, nasılsın' dedim. İlgi ve şefkat gösterdim. Yhaaa dedim, şapşik, otele dönmeden önce bir şeyler mi alsak? Hemen yatacak mısınız? Muhabbet falan ederdik. Tamam dedi. Çk çk çk, gene kolay oldu. Sanırım ben abartıyorum. Şeker gibi insan yemin ediyorum. Zaten Seyrantepe'deki eleman da kendisini işaret ederek 'aranuzda en fotocenik havurdaki abi' demişti. Çünkü insanın içindeki yüzüne vurur ballim, anlay misın?

Uzun lafın kısası, yol üstünde bir İGROS'a (valla M'si yanmıyordu) uğradık ve üç çanta malzeme aldık. Vur deyince öldürengellirdensek demek ki.

Nihayet otele dönebildik mi? Çok şükür dönebildik. Kimin odasında toplanıyoruz? Pek tabii ki Antep'in görüp görebileceği en birinci insan Şermin'lerin odasında. Şermin&Berfin kardeşler (marka ismi gibi oldu böyle yazınca) bizi o gece güzel ağırladılar. Fazla değil, on beş kişiydik. O kadar olur. Oradaki ortamı kronolojik bir şekilde anlatmanın benim bildiğim bir yolu yok. Kalemim o kadar kuvvetli değil. O yüzden aklımda kalanları biraz karman çorman anlatabilirim. Orada olanlar 'aa, bunu yazmamışsın' gibi serzenişlerde bulunacaklardır. Haklıdırlar. Ama bi' noktadan sonrası kimsede olmadığı için çok da şaapılacağını sanmıyorum.

Birtakım arkadaşlar kapalı havuza, spaya (spa nedir ya) gittiler. Bazılarımız üstünü başını değişti derken odada toplandık. Millet henüz gelmemişken Kim Milyoner Olmak İster'in 1 milyon liralık sorusu vardı hatta televizyonda. Kuran'da hangisi üstüne yemin edilmemiştir diye bir soru: şıklar da güneş, kalem, arı ve vee veee diğerini unuttum ya. Eleman pas dedi ve aslında vereceği yanıt olan arı doğru çıktı. Bu da tarihe not olarak burada bulunsun.

Bir ara ben 'lan üşütmeyelim şimdi' gibi bir düşünceyle Şermin'den hırka istedim. Bayılırım Şermin'in hırkalarını giymeye. Kaliteden asla taviz vermez. Geçen gün de mesela ofiste şalımsı ama değil gibi de bir şeyini denedim, böyle bir şey para verilip alınmış olamaz. Ama olsun, sonuçta bir Şermin kolay yetişmiyor. Kaldı ki o akşam bana verdiği hırka da onun değilmiş zaten, Berfin'inmiş. İnsan bi' izin alır kardeşinden ya, çk çk çk.

Neyse efendim, biz balkona sıkıştık biraz. Az bir kısmımız da oda içinde kaldı mecburen. Kuruyemişler, lan ne kuruyemişi işte, alkol var. (Offf, Aliş burayı okuyorsan buradan sonrasını evdekilere anlatma. 'Yabayin havu fuşki koklananun ettuklerine' falan diyecekler. Hayır yani, ben yanında olmayacağım, olan sana olacak. Dosti, aynısı senin için de geçerli. Bilader zaten okumaz. :))

Bir yandan yavaş yavaş yiyoruz, içiyoruz, on yirmi metre yanımızdan uçaklar geçiyor (ciddiyim), muhabbet ediyoruz derken beyin yavaş yavaş yerini omuriliğe bırakmaya başladı. Ebru'nun 'ay çok gürültü yapıyorsunuz, uyuyamıyorum' diye gruba yazdığı, Sena'nınsa İngilizce dublaj, Arapça altyazılı Harry Potter izlediği (tabii bunları sonradan öğrendik, expöhhü öhhü, expectoöhhüüüğ patroğğööhhhüü, büyücülüğü bırakıyorum) vakitlerde biz de ofisteki herkese Game of Thrones'dan karakter beğeniyorduk. Onları Deniz'den almam lazım, umarım unutmam.

Sonra bir ara Serdar, Eliz'e döndü ve 'bugünü bize Fransızca anlatsana kısaca' dedi. Nasıl yani falan filan derken Eliz bi' başladı. Bitirdiğinde kahkaha attığımı hatırlıyorum. Zaten gecenin geri kalanında verebildiğim tek tepki sürekli gülmekti. Çünkü aşağıdaki gibi şeyler söylüyordu Eliz ve geri kalanımızın (Yeşim hariçtir diye düşünüyorum haliyle) hiçbir fikri yoktu:

"Ce week end à Trabzon était très amusant. Le samedi matin nous avons fait un bon petit-déjeuner à l'hôtel avec une vue sur la mer. Tout le monde était impatient de commencer la visite. Ensuite, nous avons pris le bus et nous avons découvert le très vieu monastère de Sumela. Puis, nous sommes montés très haut dans les montagnes pour visiter la campagne et les villages. Les paysages étaient impressionnants, nous étions au-dessus des nuages. Nous avons ensuite mangé des pide et passé une très bonne soirée à l'hôtel qui s'est terminé dans la piscine :)"

Alkış alkış alkış! Voila Cenifır!

Sonra tabii Nilgün'e ve Deniz'e o zaman siz de Almanca konuşun diye direttik. Deniz'den aldığım istihbarata göre aşağıdakileri demiş. Tabii, biz anlamıyoruz ya, herhalde bunları demiştir. Çünkü kelimelerin bazıları öyle bir kelime olamaz gibi bir hissiyat oluşturdu bende. :)

"Wir sind in der Früh aufgestanden und nachdem wir gefrühstückt haben sind wir mit unserem Bus erst auf die Yayla und danach nach Hamsiköy gefahren. Dort gab es leckeren Sütlaç welchen einige von uns gleich 2 mal gegessen haben =)
Unser Busfahrer war sehr lustig und ein typischer Schwarzmeermensch. Es war ein wunderschöner Ausflug." 

Ardından sıra Temel'e geldi, yani bana. Zaten beyin yok, ben de kısaca sabahı anlattım. Noktasız virgülsüz seri bir anlatımdı. Malum, bizim oralarda biraz hızlı bir anlatım söz konusu:

"İşte saba kaktum millet bişele yiydi benum canum istemedi tarasa çiktum arabayi bekliyduk dişarda millet yanay sicaktan almişle ne gada gişluk montlari variysa sora şofer geldi deduk biz santaya gidecuk nedecesunuz orda iki dani daş var dedi diyemedım ona ki afkurma geç bu yana şurdan baktum herkes iy o zaman diy ben da daa bişe demedum."

Aslında Pınar da Kürtçe biliyormuş meğer ama o akşam sormak aklımıza gelmedi. Mükemmel bir çeşitlilik olacaktı. Ben bir ara Can'a dedim bize beyaz zenci İngilizcesiyle anlat ama kokteyllerle o kadar meşguldü ve kafası gitmişti ki yalan oldu. Sonuçta biliyorsunuz, kendisi thanksgiving'de Georgia'da Salesforce stajı yapmış birisi.

Saat yaklaşık bire doğru artık dağılalım dedik ve kalktık. Dağılmadık. Bara indik. Yarım saat de orada af edersiniz it gibi tepindik. Kimler vardı? Ben, Serdar, Deniz, İffet, Şirin, Can, Eliz, Derya, Berfin, Ozan, Hüsna. Unuttuğum yoktur umarım. Gecenin galibi, daha doğrusu galipleri kesinlikle Hüsna ve Ozan'dı. Ölümcül figürler sergilediler gerçekten. En çok aklımızda yer eden görüntülerden biri de Şirin'in yırtılan terlikleri ardından çıplak ayakla geceye devam etmesiydi.

Yalnız, bara giriş anını da anlatmak lazım. Biz girdiğimizde takım elbiseli abiler, tastamam makyajlı kadınlar falan vardı. Biz bi' girdik pijamalarla, hahaha, devam edemiyciiiym. En son dj kaçtı gitti işte yarım saatin ardından. Müzik durunca kös kös terk ettik orayı.

Terasta biraz soluklandığımızı hatırlıyorum. O ara ekibin yaklaşık yarısı kopmuş. Odasına gidip niye gittiğini hatırlamayanlar bile vardı sonraki gün. Geri kalanlarımız (ben, Can, Eliz, Serdar, Şirin, Ozan) havuz kenarına indik. Başlangıçta her şey olabildiğince normaldi. Ben, Ozan ve Şirin hariç millet havuza girdi. Şirin video çekiyordu. Sonra niyeyse ben çekerim deyip telefonu aldım ve Şirin'i havuza gönderdik. Sonra Ozan gitti. Ardından bir adam yanaştı, misafir misiniz dedi. Gayet aklı başında ve net bir evet dedim, bu kadarına ben de şaşırdım. Sonra bir ara Can'a 'bak, yüzme bilmiyorum ve cebimde üç tane telefon var, bırakıp geliyorum' dedim. Niye dedim, hiçbir fikrim yok. Sonra cidden eşofmanımla havuza girdim, niye girdim hiçbir fikrim yok. Soğuktan donuyordum ve kısılmış olan sesim bana Plüton kadar uzaktı, onu hatırlıyorum. Derken bir ara ayağım kaydı havuzun içinde ve o kadar sakin gömüldüm ki suya. Kalan son akıl kırıntımla şunu düşündüğümü hatırlıyorum: nefes alma, Can seni çıkarır. Halbuki, Can da benden ayık değil. Ama çıkardı! Doğrulttu daha doğrusu. Güven harika bir duygu. Tabii, ben yine gülerek millete su atmaya falan devam ettim. Suya tamamen girince de anında ısındı su. Tamamen ayık olsam hiçbir güç beni o havuza sokamazdı, bundan da eminim. Bu haliyle kendi isteğimle girdim ve yine olsa yine yaparım. Hatta bu sefer sona da kalmam. Neyse ki video kaydım yok, haha. :) Hayatımın en güzel gecelerinden birisiydi.

Çıktıktan sonra çıplak ve ıslak ayakla koridorda laaaps diye ama ağır çekim bir düşüşüm de vardı. Tek ayık olanımız Ozan olduğu için o beni kaldırdı. Asansöre girdik, tüm asansör göle döndü. Süper bir selfie çektik, o olmasa günün birinde kendimi tüm bunların bir rüya olduğuna ikna edebilirdim belki de. İyi ki de var o yüzden. Rüya olmasını tercih etmeyeceğim bir deneyimdi. Bu haliyle daha kıymetli.

Ha, unutmadan, millet havuza elbiseleriyle girince bunu odasından gören Derya da mayosunu giyip gelmiş ama öyle bi şey yok. Kendisini kınadık. O gelince çıktık hemen. :)

O gece son olarak bahsedebileceğim şu kaldı. Odama çıkıp duş falan aldıktan sonra telefonda Can'dan iki cevapsız çağrı ve Whatsapp mesajları gördüm. Artık nasıldıysam adam merak etmiş. Can olsa 'böyle adamın en dip kısmı' falan derdi ama ben seviyeyi o kadar düşürmek istemiyorum. Aslında bu paragrafın konusu değil ama Eliz çoraplarıyla girmişti ya, o derece! Yine bu paragrafın konusu olmamakla birlikte video çekerken bana ait olduğu iddia edilen (inkar etmeyi tercih ederim) bir ses bir ara şöyle bir şey bağırıyor: "Can'ın şortu çıkmış, huhahahahaa!". Ben nezih bir insan olduğum için katiyen öyle bir cümle kurmuş olamam, zinhar olamam, nasla!

Bir cumartesi olarak tarihte güzide bir yer ayırtmış oldu kendisine 23 Eylül 2017 Cumartesi. Kendisine puanım 10 üzerinden 9.93. Pazar kaldı. Şimdi burada bırakıyorum. Bu satırları yazarken tarih 3 Ekim 2017 Pazartesi, saat 22:10. Arka planda Sophie Zelmani - Waiting for the Miracle to Come çalıyor. Bu vesileyle Leonard Cohan'ı da saygıyla anıyorum.

***

Pazar sabahı hep beraber bir kahvaltı yaptık. Gecenin muhasebesi de yapıldı tabii. Geceyi hatırlamayanlar, daha doğrusu bölük pörçük anımsayanlar vardı. Kahvaltının ardından bende en çok iz bırakan konu (sonradan fark ettiğim üzere) tahin pekmez yememiş olmam. Of, kafa hâlâ gidikse demek ki...

Kahvaltının ardından otelden çıkış işlemlerimizi yaptık ve minibüsümüze doluştuk tekrar. İffet'in uçağı bizimkinden erkendi, onu havaalanına bıraktık ve Moloz'dan az ileri bir yere geçtik. Hal, pazar vs. olan bir yerdi de adını unuttum şimdi. Trabzon'u bilenler anlamıştır. Uzun Sokak'ın 300-400 metre öteki tarafı.

Millet öte beri bakarken biz de birkaç kişi kahvenin birine oturup çay içtik. Çayın 1 (yazıyla bir) lira olması Şermin'i epey şaşırttı. En son öğrenciyken bu kadar ucuza çay içmiş. Kendisi şatolarda doğup büyüdüğü için 5 liradan aşağı olursa içmiyor normalde. Neymiş, fincan ille de altın kaplama olacak. Halbuki çay ince belli bardakla içilir. Bu konuda yüksek ihtisas sahibi babamdan daha iyi bilecek halimiz yok.

Çayın ardından lokantanın birinde bi' sütlaç daha yedik. Daha doğrusu kalan son altı sütlacı gömdük. Kalkarken ev sahibi olarak ben ısmarlıyorum, dır dır etmeyin diyordum ki beni bi' dövmedikleri kaldı. Ben de 'o zaman benimkini de ödeyin' dedim. Ander galsun, kimi insanlari da hiç anlamayrım.

Daha sonra ekibin geri kalanıyla bu kez başka bir çay ocağında toplandık. Biz ayakta dikiliyorduk Can'la. Dayımın biri geldi, elektrik direğinde sırtını bir güzel kaşıdı, ooh dedi ve gitti. Sonra elinde bastonu olan bir amcamız Serdar'ın (o ara yanımıza gelmişti) üstüne yürür gibi yapıp son anda etrafından dolaşmayı akıl etti. Trabzon'da sıradan bir gün...

En nihayetinde toparlanıp minibüsümüzü bekleyeceğimiz noktada tam bir turist kafilesi gibi beklemeye başladık. Gözümüze kestirdiğimiz yere bir ara 55 plakalı (Samsun) bir araç yanaşıp park edecek gibi oldu ama Nilgün adamı bu fikrinden derhal caydırdı. Çok hızlı uyum sağladı Trabzon'a. :)

Bundan sonrası havaalanına gidiş, bekleyiş, uçağa biniş, yolculuk ve iniş. Tabii şu var ki o gün bizi Sabiha'dan Yeniköy'e 45 dakikada götüren bir servis şoförümüz vardı. Trafik iki saat falan gösteriyordu herhalde. Metrobüs şeridinden, ordan burdan bir şeyler yaptı ve hoop, Yeniköy'deyiz. Arabanın önüne uçuş ekibi yazıyormuş, o yüzden hakkını vermek için yaptı sanırım. Gerçi bizim işimize geldi.

Yazının başlarında Trabzon'a indiğimde bir şom ağızlılığımdan bahsetmiştim Trabzon maçı ile ilgili. Yeniköy'e girdiğimizde Can da benzer bir yorumda bulundu. Abi, şimdi gidiyormuşuz ki araba yerinde yok gibi bir şey söyledi. Araba yerindeydi. AMA ÇİZMİŞLER!!! ARABAYI ÇİZMİŞLER!!! İnsan bir not bırakır, leşşşş kargaları! Can, bu anıyı da ileride unutmayalım diye yazıyorum, can sıkmak için değil. Çok şaapma, sakin olmak lazım.

Olayı biraz hazmedince İstinye'de Öz Doydum'a (tavsiye ederiz, güzel mekandır) bir şeyler yemeye gittik. Halil Abi geldi sonra bir yerden. İlginç bir akşamdı. Oradan çıkarken Can ayağını burkmuştu hatta. Kaldırımı tekmeliyordu bir ara. Değişik insan vesselam. :)

O geceyi Can'larda Matrix'in ilk filmini izleyerek sonlandıracaktık ama yarısında (Can daha erken pes etmişti gerçi) buna takatimiz kalmadığını fark ettik.

***

İşte, bu da böyle bir anımız oldu efem. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkür ediyorum. Ama en çok organizatörümüz Hüsna'ya teşekkür ediyorum. Çünkü her şey ters gitseydi büyük ihtimalle hepimiz (haksız bir şekilde) ona yüklenecektik. O halde başarı da onun. Tebrikler Çiko! Ve de teşekkürler! Daha nice gezilerde görüşmek dileğiyle...

Cabin crew slides disarmed and cross check.

***


***

...
...
...

***

Herkes gitti mi? Yazının buradan sonrası gezi ile ilgili genel bir şey içermeyecek. Buradan sonrası tıpkı Londra yazısında olduğu gibi 'bu köyün delisi benim', 'blog benim değil mi, istediğimi yazarım' gibi birtakım çıkarımlar ve kişisel konularla ilgili olacak. O yüzden ilgilenmeyenleri pistten alalım. Kaldı ki buradan sonrasının gündüz gözüyle okunması kulağa tuhaf geliyor. Çünkü yaşam, gecenin konusudur.

***

Tamam mıyız?

Öncelikle kalan az sayıdaki kişiye teşekkür ederim. Hepinize benden çay. :)

Direkt konuya gireceğim; çünkü şu an yazmazsam bir daha yazamam. Şu an, o anlardan biri.

Daha sakin, maskesiz ve kendim olabilmeliyim. Bunları bir türlü oturtamıyorum. Bir şeyler hep eksik. İkisi oluyorsa üçü olmuyor. Diğer ikisi oluyorsa öbürü kalıyor. Berikiyle sondaki bir olunca arada kalana olan zaten oluyor.

Bu paragrafa yedi sekiz kez başladım herhalde. Bu gördüğünüz son hali. Ne demişti Jack? "Bir gün doğru kelimeleri bulacağım ve onlar basit olacaklar." Ben de öyle umuyorum sayın Kerouac.

Pazar günü çarşıda gezerken biz arkalara kalmıştık. Şirin'le yürüyorduk. Önümüzde Ozanlar vardı sanırım. Esnaf abinin biri çıktı, 'hişş, diynekli, az gel bakayim' dedi. Ben önce anlamadım. Sonra fark ettim bana dediğini. Orta yaşlarda, malulen emekli olduğunu söyleyen hafif kamburu çıkmış bir abiydi. Adamın adını bile sormamışım, kendimden soğudum şu an yine. Neyin var, bunu niye kullanıyorsun diye girdi konuya. Bende de işte böyle böyle bir şey çıktı. Emekli ettiler beni dedi. Anlattı biraz. En sonda da şöyle dedi: "olsun, hayat güzel".

O an üçte sıfırdım. Ne sakin olabildim, ne maskesiz ne de kendim. Hiç kimse oldum bir an için. Gerçekten var böyle bir şey. Bir saniye sürmeyen bir zaman diliminde sıkışıp kalabiliyor insan. En son ağzımdan şöyle bir şey çıktı: "yok ya, hayat o kadar güzel değil abi ya"; ya da şöyle bir şey: "yani, o kadar güzel olmayabilir de". (kafamı ...) Beynimin bana böyle oyunları var. Yukarıda gezip tozduğumuz günlerle ilgili yazdığım her şeyi noktası virgülüne hatırlıyorum ama bu an daha şimdiden bulanık. Nasıl iteliyorsam en diplerde bir yerlere artık.

Velhasılı kelam, ayak üstü iki üç dakika bile sürmeyen bu konuşmanın ardından yine olabildiğince güler yüzlü ayrılmaya çalıştık, çalıştım. Saatler sonra uçakta kitap okurken bir şey oldu. Deli olacağım, böyle bir darlık yok. O an dank etti bana. Ben ölümüne pişmandım o an. Uçak değil de otobüs olsa inip geri dönecektim (gerçekten bahane olsun diye değil, inecektim, o an çok netti her şey), o adamı bulacaktım, bir çay ısmarlatacaktım kendime, en sonda da sarılarak ayrılacaktım oradan. ADAMIN ADINI BİLE SORMAMIŞIM! Beni kendine yakın görmüş sokaktaki onlarca, yüzlerce insanın içinde. Şu anda, bunları yazarken, kendimi yine sevmiyorum.

Mustafa, bunu düzeltmen lazım. Birden olmayacak ama yavaş yavaş halledeceğim ben bu konuyu. Hiçbir zaman tam anlamıyla bitmeyecek yolculuklardan biri olacak gibi bir his var içimde. Ama uçaktaki o kırk, kırk beş dakikada anladım ben bunu; istersem yapabilirim. Hem biliyorsunuz, maceralara bayılırım. Challenge accepted!

Şirin, havalimanından çıkarken 'konuşuruz' dediğimde kastettiğim şeyler bunlardı ama ben sana ofiste bunları anlatamadım o akşam. Bazı şeyleri sözle anlatamıyorum herhalde. Okuma yazmam olmasa patlamıştım büyük ihtimalle şimdiye dek.

Şu anda iki kadeh şarap içmiş gibi hafifim. Hâlâ okuyan kaldıysa bi' bitter çikolata alın da yiyelim. :)

Bu minik yazıyı Oruç Aruoba'nın hani'deki sözleriyle bitirmeyi gayet uygun ve yerinde buluyorum. Çünkü neden bulmayayım (Aliiiiiiişşşş!!!)? Sevgiler...

"kendin olmayı yeniden öğrenmen gerek -yıllar yılı unuttun onu yalnızca: bunu da "koşullar"a, "hayatın akışı"na, "sorumlulukların"a falan bağlamaya kalkışma- bahane bulmağa çalışma: sendin, sendeki asıl senin anlamını, önemini, değerini gözardı eden: korkaklıkla işin kolayına kaçan...

o işte şimdi hesabını soruyor o sahici senin, senden: ne yaptın sen sana?!..."


Dipnot: Hayat, güzel.