19 Aralık 2020 Cumartesi

32

Düşündüm: “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.” (Görünmez Kentler - Italo Calvino)

Özne nesne yüklem noktalama işaretleri; ses deneme birki birkii... Oha, yazmayı söktüm.

Merhaba sevgili leş kargaları, napıyosunuz? Yaşıyor musunuz? Yaşayın, inadına!

Dünya tarihinin en marjinal yıllarından birisi sadece takvimde sona ermeye yaklaşmışken ben de Güneş etrafındaki turlarımdan birisini daha başarıyla tamamladım. 32. turumu sizlere anlatmak için yıllardır gelenekselleşmiş olduğu üzere yine buradayım. Kemerlerinizi bağlayın, aksiyona koşacağız. \o/

***

Ölmez de kalırsak ilerleyen yıllarda hepimizin lanetle anma ihtimalinin 100.1% olduğu 2020 yılı hakkında çok laf etmek istemiyorum. Sadece şunu diyeceğim: ben neden Çin'in Wuhan diye bir kenti olduğunu bir daha unutamayacak şekilde biliyorum? Benim coğrafyam kötüdür, öyle kalmalıydı. Ayrıca, yarasadan çorba mı olur? Seviyesizler... Bence yahnisi daha güzel olur. Neyse, bu tatsız konuyu geçelim.

***

Yaklaşık son altı aydır bordo mavi bir odada tek başıma çalışıyorum. Sibirya gibi bir yer. Diğer odalar ışıklı ve sıcakken burası karanlık ve nemli. Erken saatlerde ışığı açmak zorunda kalıyorum. Bazen battaniyeme sıkıca sarılıp devam ediyorum çalışmaya. Modern zaman köleleriyiz, kırbacımızsa zaman. Acımadan vuruyor bol vakit sahipleri (ipucu: vakit nakittir, yani, zaman paradır, bu durumda kırbaçlayan yaa yaa).

Benimle aynı işi yapan insanlarla bir arada olmayı özledim. Fakin' pandemi... Sürekli evin içinde olmaktan bazı davranışlarımın yerini alışkanlığa (tam tersi de doğru) bıraktığını fark ediyorum. Mesela bugün uzun zaman sonra pantolon giydim ve kendimi tuhaf hissettim. Öğle yemeği için mekan değiştirmek, işe gidip gelmek, markete uğramak, toplu taşımaya binmek, toplu taşımadan inmek (benim için en maceralısı budur normalde), insan görmek (!), sokak hayvanlarına laf atmak, birinde toplanıp boş muhabbet yapmak gibi günlük hayatta durup da anlam yüklemeyeceğim işler son dönemde çoğumuz için birer ütopik düş oldu. Yeni normal, vaka sayıları, yasaklar, maske, mesafe, fuşki... Off, örselendim.

İki saattir bu bahsi kapatayım diyorum ama kapanmıyor. Madem kapanmıyor, farklı bir noktaya koyuyorum kameramı. Yeni bir açı yakalıyorum. Baş kahramanı tatsız bir olay olan bir filmi izlemek istemiyorum. Olmaz olsun böyle kurgu!

Bu lanet yıl kulağa ne kadar inanılmaz gelse de benim için çok güzel oldu. Pandemiden dolayı Trabzon'a döndüm ve uzun zaman sonra ailemle bir arada olma fırsatı yakaladım. Kardeş kardeşe anlamsız bir sürü muhabbet ettik, anlamlı konuşmalarımız da oldu. Dosti yatarken televizyonun sesini kıstık ve biz bir süre daha oturduk. Yatarken her gece Aliş bana sarıldı. Biladerim kocaman bir adam oldu. Her ne kadar 20 yaşını doldurmadığı için devlet onu adamdan saymıyor olsa da o benim gözümde artık kocaman bir adam it. Saçı, boyu, yüz hatları falan rahmetli dayıma benziyor. Bizim evde bir fotoğrafı vardır dayımın, küçükken onun vefatının ardından Harun abilerin dükkanından almıştım. Ordaki haline benzetiyorum. Kendisine henüz söylemedim bunu. İlk kez buradan okuyorsun bu düşüncemi sevgili it (gerçi sen okumazsın ama neyse khkkhk).

Yaz aylarında adeta bir iş bölümü yaptık ve haşmetleri köye yolladık. Evimizin üstü inşaattı son on beş yıldır. Orayı yaptıralım dedik ve uzun soluklu bir sürece ilk adımı atmış olduk. Üst kat güzel olduğu gibi çatı katımız efsane oldu. Allah herkesin gönlüne göre versin. Sadece yakın tarihte haşmetler o lanet virüse ki adını burada anmayacağım, yakalandı. Atlattılar, sonsuz şükür olsun. Sizi seviyorum haşmetler. İlk olarak beni seçtiğiniz ve doğurduğunuz için teşekkür ederim. Bence isabetli bir karar olmuş. Diğer leş kargaları da koklansın fuşki. Hiç!

Şimdi, 32 yaşındayım ve ömrüm boyunca yürümede zorluk çektim. Hala çekiyorum ama önemsiz bir derece eskisine kıyasla. İlk kez bu akşam kendi köyüme kendi arabamla giriş yaptım. Köye girerken hoş geldiniz tabelasına bile korna çaldım. Çok yakışıklı bir arabamız oldu, Allah kazadan beladan korur inşallah. Ses komut sistemi var. Bir papağan gibi eğiteceğim onu ve sevmediğim biri arabaya binerse bir anahtar kelime kullanacağım. O durumda da tüm alarmların çalmasını sağlayacağım. Yaşasın itlik serserilik! \o/

***

Her şey sanki bir anda olmuş gibi, çok tuhaf. Bu akşam gece 11 çayımızı içerken (İngilizler akıllı olsun) anneme gıcıklık yapmak için sordum ee haşmet dedim, ev var, araba var, şimdi ne olacak? Dövecekti beni az kalsın hahah :)  Arkadaşlar, gaffam o kadar rahat ki... Yine de uygun olduğunu düşünen adaylar cv'sini gönderirse anneme iletebilirim. O benden hevesli zira.

Ben bu satırları yazarken bir yandan da çok ilginç bir doğa olayına şahitlik ediyorum. Bizim evi bilenler için yazıyorum, şu anda mutfaktayız. Ben babamın yerinde oturuyorum ve bu satırları yazıyorum. Sağımdaki kanepede bilader ve Aliş KİTAP OKUYOR!!! Bakın, bu üç milyon yılda bir gerçekleşen bir doğa olayı kadar nadirdir. Yani, bunun bile vuku bulduğu bir seneyi lanetle anamayız. Yo dostum yo, o kadar da değil.

Hadddiii, devvvam edelim!

***

Yukarıdakilerin çoğunu unutmamak için yazdım. Her geçen sene bir önceki senelerin yazıları daha güzel ve anlamlı (biraz da absürt) gelmeye başlıyor çünkü gözüme. Yaşasın arşivcilik...

30'lar güzelmiş. Ben beğendim. Kaos ve aksiyon seven yanıma rağmen 30'larla başlayan o ne istediğini bilme ve daha da önemlisi ne istemediğini bilme halini çok sevdim. Her ne kadar ben günlük hayatımda 1 ve 0'larla çalışan bir meşe odunu olsam da kabul ediyorum ki arada küsüratlar da var. Siyah beyaz değil her şey, arada griler de var ve olmalı. Tüm güzel detaylar da orada aksi gibi. Neyin üzerinde kontrolüm olsun istiyorsam ondan zevk almıyorum, o benim için iş veya vazife gibi oluyor. Biraz kontrolsüzlük iyi o yüzden. Azıcık olsun salabilmek, aman ya ne olacak diyebilmek lazım. Yani, Aliş bir soruyu on beşinci kez mi sormuş, sorsun varsın. Bir iş planlandığı gibi gitmemiş mi? NE DEMEK GİTMEMİŞ?! Şey, olmayıversin canım ne olacak. YA AMA tamam tamam hişşş, sakin...

Hah, sakin, evet, o da vardı. Bilenler bilir, ne kadar da sakin bir insanımdır. Ulu Manitu sabır vermiş sağ olsun. Hem bence bu yıl gerçekten de geçen yılki halimden çok daha sakindim. Kafama estikçe açı değiştiriyorum çünkü. 2020'de geçersiz kılınan bir atasözümüz var, malum: tebdili mekanda ferahlık vardır. Yerimizden kıpırdayamadığımız bu yıl onu ben tebdili açıda ferahlık vardıra evirdim. Benim için işe yaradı çoğunlukla.

***

Çok çay içiyorum ya, onu n'apıcaz?

***

Yılda bir yazı yazan birisi için yeterince gayret ettim sanırım. Keşkelere sığınmak istemiyorum. Yazma hissini çok seviyorum. HALA KİTAP OKUYORLAR!!! Bu yazıyı okuyacak herkesin adına çok mutluyum, çünkü hayattasınız. İyi ki varsınız. Umarım daha nice seneler görürüz beraber.

Yaşamaya yeni başlamışım, hayat yeni başlıyor. Bir süre daha (100-150 yıl falan) böyle devam eder umarım.

Her şey gönlümüzce olsun. Hoşça kalın.

\o/

19 Aralık 2019 Perşembe

31

"bilmemek bilmekten iyidir
düşünmeden yaşayalım
mâra
günü ve saatleri ne yapacaksın
senelerin bile ehemmiyeti yoktur"
(Mâra)

Merhaba fazlaca ihmal edilmiş bloğum, merhaba,

Bir yıl daha geride kaldı. Geçen yıl bu vakitlerde bir yola çıkmış olsam şimdi nerede olurdum acaba?

Günler o kadar birbirinin aynısı ki bazen düşünmeden edemiyorum: mesleki alışkanlık gereği artık günlerimi bile kopyala yapıştır ve üzerinde azıcık oyna kıvamına getirmiş gibiyim. Eskiden olsa buna istikrar der, Polyanna'ya selam çakardım. Şimdi? Şimdi, Polyanna yürüsün gitsin. Benim işim gücüm var.

***

Kimseyi kırmadan herhangi bir şey söylemenin imkansız olduğu bu devirde lafımı ancak kendime edebilirim. En azından kendimle olan kavgam tamamen benle ben arasında.

Son bir yılda ne değişti, ben takip edemedim açıkçası. Fakat bazı şeyleri daha sık duyar oldum. Mustafa, neden sinirlisin, neden kızıyorsun gibi cümleler kuruyorlar bana. Kürekle ağızlarına vursam ne sarar. Ama vurmuyorum. Çünkü ben sakin bir insanım. Neyse ki... (Aliş, ayrı yazdım bu ki'yi, bence neyseki çok saçma).

Evet arkadaşlar, sinirleniyorum; çünkü beni kızdırıyorsunuz. Gördüğünüz gibi her şey olması gerektiği gibi. Beni kızdırdığınızda sinirlenmezsem size saygısızlık etmiş olurum. Diyelim ki ben sallıyorum, en azından Ferhan Şensoy'un bir bildiği vardır diyorum.

Sevdiğim bir işim var. İşimi sevdiğim için de olabilir, prensiplerim gereği de olabilir, sırf gıcıklığımdan da olabilir; işini düzgün yapmayan insana uyuz oluyorum. Bir şeyi altmış sefer demişsem altmış birincide laz inadım tutabiliyor. Halbuki, sinirlenmesem, gülüp geçsem... I ıh, bana göre değil. Ben, aksiyon istiyorum!

Heyhat, bazen sırf yorgunluktan suskun ya da durgun olduğum vakitler de oluyor ve bunlarda da 'Mustafa, neden moralin bozuk?' diyorlar. Vay arkadaş, ben bununla mücadele edemem. Bırakıyorum.

***

Neyse, geçelim bu tatsız konuları. Biraz dedikodu yapayım. Prensip prensip nereye kadar?

Bugün (18 Aralık) iş bitmiş, oturuyoruz bahçede. Bi' konu açıldı. Şermin dedi ki sana pasta almışlar, keseceklerdi. Zaten yarın ofiste, niye kesiyorsunuz, kestirmedim dedi. Dedim nasıl yani, yarın bayat pasta mı yedireceksiniz bana? Ciiiyzısss. Gittim dolabı açtım baktım kocaman bi çanta var. Açmaya üşendim. Gerçekten almışlar. Öngörüde bizim ofis gibi olun. Zaten onlar burayı da okumazlar. Yarın ruh halime göre tepki veririm, khkhkhkkh.

Ofis demişken, Ozan ve adaş baba oldular bu sene. Ne güzel şey. Adaşın da küçüklüğünü bilirim. Baktım şimdi, 20 Mart 2012'de şu yazının sonundaki kişi olur kendisi. Neredeeeen nereye? Yazıya bakınca da bir adım ileri gidememiş gibi hissettim kendimi for god's sake. Adaş, aferin lan, sen epey yol almışsın. :) Nil ve Aras bebeklere tekrar hoş geldin demek istiyorum. İsimleri geçsin burada, benim için güzel bir anı.

Başka ne oldu bu son bir yılda? Bir ara yüzmeyi öğrenmiştim. Kaç ay oldu, kesin unutmuşumdur şimdiye. Laz damarım nedeniyle suda normal yüzemiyorum. Ama suyun içinde yüzebiliyorum. Bir insan suyla bile kavga eder mi ya? Ahahahhaa. Suya tokat atınca su beni kendinden uzaklaştırmaya çalışıyor. Böylece suyun la havle deyip beni itişini yüzme olarak yorumluyorum. Mühendis olmak bunu gerektirir.

Geçenlerde bir kahvaltı düzenledik, Nakkaştepe'de. Bir sürü kişiydik (evet Aliş, sen de vardın). 30 Kasım'a denk gelmişti, Serdar'ın da doğum günü. Bir ara Mila'nın yanına gittim, çak dedim. Elini yumruk yaptı ve Mustafffaaa dedi. Selamlaşmamızı unutmamış. Dedim sana sarılabilir miyim, hı-hmm dedi ve sarıldık. Ayrılırken kalbimin yarısını minik ellerinde bıraktım. Lena ise her zamanki gibi 'cool' mesafesiyle labiyürügit, sen kimsin de sıfatına bakacağım dercesine tınlamadı. Seviyorum kerataları.

Tabii, son bir yılı hatırlamaya çalışınca yakın tarihli yaşananlar geliyor aklıma ilkin. Geçen cuma yılbaşı yemeğindeydik mesela. Can, ayık olduğu süreyi alkol, sarhoş olduğu süreyi sigara içerek geçirdi. Bu tespitimi kendisine söylemedim ama ilginçtir ki kafası güzelken Karadeniz ağzıyla konuşmaya çalışmıyor. Demek ki Can'ı sık sık sarhoş etmek lazım. Tespit gibi tespit, hell yeeahhh!

Yine bu yıl içinde Zeynel kapandı (taşındı), bizim sokağa 3456987534. yeni mekan (Mantı Aç) açıldı, üst komşum gece 12'den sonra evin içinde 42 km yol tepti, Trabzonspor yer yer umut vermeye ve yer yer saç baş yoldurmaya devam etti, yanlış anlaşılmalar da oldu hiç anlaşamamalar da, sevindiğimiz de oldu üzüldüğümüz de.

Yani, şöyle uzaktan bir bakınca sanki hiçbir halt değişmemişçesine bir hayat... Ama uzaktan bakınca...

***

Yakından bakınca neler oldu? Çok şey... Ne olduklarını ben biliyorum, Allah da biliyor; bu bana yeter. Geçmiş yazılarıma ve edindiğim tecrübeye dayanarak söylüyorum ki ne zaman böyle cümleler kursam ileride okurken acaba ne olmuştu o zaman diye düşünüyorum. Unutuyorum yani. İşte, sırf bu yüzden yazmıyorum olan biteni. Çünkü, unutamamak benim lanetim.

Sessizlik istiyorum. Bazen delicesine çalışmak istiyorum. Bırakın, çalışayım. Bazen boş muhabbet yapmak istiyorum. Bırakın, gevezelik yapayım. Bazen hiçbir şey yapmadan sadece duvara bakmak istiyorum. Bırakın, dokunmayın. Bazen yalnız kalmak istemiyorum. Bırakmayın. :)

İnsan her gün doğmuyor. Klişeleşmiş lafları sürekli tekrar ederek yaşanmıyor. Zaman zaten efsunlu bir kavram, bizi salladığı yok. Birbirimize rağmen değil, birbirimizle yaşamanın bir yolunu bulmamız lazım. O yüzden önümüzdeki yıl ilk iş, kendime yaş günü hediyesi olarak psikoloji çalışmalarına başlıyorum. Seneyeki yazıyı yazarken inşallah evet, bitirdim o bulduğum dersleri ve sertifikamı aldım diyebilirim.

Bu da ilginç, biliyor musunuz? Birkaç tanesi aklımda, bugüne kadar bana bilgisayar mühendisi olmasan ne olurdun diye soranlar oldu. Hepsine psikolog demişimdir anında. Hepsi de valla olurdun diyorlar. Yani, kendileri biliyorlar çünkü tüm süreci. İlginç... Sizdeki bu özgüven bende olsa oohoo... :)) Belki de sadece çenem kuvvetlidir. Bir meşe odunu kolay yetişmiyor.

***

Bu akşam (19 Aralık) iş çıkışı istikamet Allah izin ederse memleket. Hamsi yemeye gidiyorum. Ailemle vakit geçireceğim bir hafta on gün. Tam onlar dellenmeye başlayacakken de geri döneceğim. Çünkü bir hafta on gün sınırı ideal. Bu sürede kıymetli oluyor uzaktan gelen. Sonra alışılıyor ve batmaya başlıyor. İşte bunlar hep taktik. Haşmet, naber? :)

***

Toparlayayım. İnsan geriye baktığında kötüleri değil, iyileri hatırlıyor. O yüzden bu hayat iyi ki var ve bizler de iyi ki içindeyiz. Umarım birçoğumuz da yaşıyoruzdur. En azından denemeye değer.

Doğum günüm kutlu olsun. \o/

Hoşça kalın.