21 Ağustos 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Eylembilim

"Neden bazı insanlar, bazı şeyleri hiç bilmiyorlar? Duysalar, dinleseler, hatta karşılarında görseler bile bilmiyorlar."

Cahillik başa bela arkadaşlar. Ben daha geçen haftaya kadar Oğuz Atay'ın tamamlayamadığı tek projesi olarak Türkiye'nin Ruhu'nu biliyordum. Eylembilim'in yarıda kaldığını net olarak bilmiyordum. Yani birisi kendinden emin bir şekilde gelip bitmiş dese inanırdım. Siz inanmayın. Bitmemiş. Kesin bilgi, yayalım.

Eylembilim, ne güzel bir isim. Akademik elemanların siyasi olaylar dönemindeki varlıkları ve harekete geçme, geçmeme kararları ancak bu kadar güzel bir isme bağlanabilirdi. Tabii kitapta daha güzel anlatılıyor 'neden Eylembilim' diye, ben kendi tanımımı yaptım sadece.

Acaba Oğuz Atay kafasında bu kitabı ortalama kaç sayfa düşünmüştü, daha neler olacaktı ve daha ne cümleler okuyacaktık kaleminden? Bunları bilememek çok kötü. Mesela Türkiye'nin Ruhu basılı halde sunulmadı benim bildiğim kadarıyla. Yani notlar toplamı olarak bile... Ama işte Eylembilim'in bu şekilde havada kalmış olması çok yazık. Yani şöyle bir yakın geçmişe bakıyorum ve aman Allah'ım, Oğuz Atay'ın kaleminden o dönemin insanlarının kafalarından geçenleri okumak mükemmel olurdu. Özellikle de içi boş aydınlarımıza ne deli manyak laflar ederdi o kendine has tarzıyla.

Bazı insanlar gerçekten çok erken göçüyorlar bu hayattan ne yazık ki. Gerçi böyle söyleyince de sanki yaşamasını kendi keyfim için istiyormuşum gibi geliyor kulağa. Öyle değil ama. Ne bileyim, değişik işte. Tuhaf...

Kitapta geçen bir ifade var ki buraya yazmazsam aklım kalır: İnsanlar birbirlerini anlamıyorlardı. (Allahtan anlamıyorlardı.)

Yazının başında yapmış olduğum alıntı kitabın nispeten başlarındaydı, bu ise ortalarında. Çelişkili gibi duruyorlar ama bana sorarsanız değiller aslında. Oldum olası yanlış anlaşılmaktansa anlaşılmamayı dileyen birisi olduğum için bu iki kısmın altını biraz hunharca çizmiş ve aklıma yazmış olabilirim. Sizce de çok güzel değiller mi?

Velhasılıkelam, bana göre çok daha iyi bir kitap olacakken yarıda kalarak yazık olmuş bir kitap Eylembilim. Benim için ayrıca kötü; çünkü Oğuz Atay'ın eserlerini bitirdim (kulağa çok iddialı geliyor, tüm kitaplarını okudum diyelim). Bundan sonraki zamanlarda olsa olsa tekrar okumalar yapabileceğim. Ha, bir de Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım kitabını okuyacağım mutlaka. Şunu da unutma dedikleriniz varsa seve seve not alırım. Bilgi paylaşıldıkça çoğalır. Kendimize saklamayalım lütfen.

Oğuz Atay kara mizahıyla, tahlillerindeki ustalığıyla, yazım tekniğiyle ve şimdi ifade etmeyi beceremediğim birçok özelliğiyle başucu yazarlarımdan birisi oldu. Yerli edebiyatta kendine has bir yer edindiği muhakkak. İyi ki geçmiş bu diyarlardan. Ruhu şad olsun.

Sizler de kendinize iyi bakın. Görüşmek dileğiyle...

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Murat Uyurkulak - Tol

"Devrim, vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi."

Sanırım edebiyatımızın en güzel açılış cümlelerinden birisine sahip Tol. Daha ilk cümlesinde neyi anlatacağını söylüyor. Nasıl anlatacağını da ilk beş on sayfada belli ediyor. Biraz sert, ağır; ama anlaşılmayacak bir ağırlık değil. Ağır konuşmaktaki ağırlık. Küfür gibi yani. Hatta yer yer küfürlü.

Kitapta anlatılan dönem biraz muğlak olsa da 2000'den önceki aşağı yukarı bir elli yılı anlattığını söyleyebiliriz. Kurgusal karakterler üzerinden devrimi, devrim ateşini, belki biraz her genç insanın içinde yer alan anarşizmi anlatıyor. İçki gırla. Kitapta en çok yapılan iş içmek. Devrim sağlam kafayla başarılacak gibi değil çünkü. Biraz sıyırmak şart.

Geçen döneme dair sayısal bir veri olmamasının biraz da şöyle bir belirsizliğe yol açtığını söyleyebilirim. Bir bölümle bir diğer bölüm aynı zamanı anlatmıyor diyorsunuz okurken ama arada ne kadar mesafe varı birkaç sayfa okuyunca bile ancak tahmini olarak söyleyebiliyorsunuz. Kitabın beni en çok rahatsız eden yanı bu. Karakterlerin kaç yaşlarında olabileceklerini bile tahmin etmeye çalışmak okura bırakılmasa da olabilirmiş. Gerçi bu biraz da devrimin yaşı olmaz, fikir yaşlanmaz gibi bir anlama getirilmek istenmişse o başka.

Kurgusu gereği çok fazla isim geçiyor kitapta ve ben açıkçası sıkça ipin ucunu kaybettim bu kimdi, bu bir yerde geçmişti ama nerede gibi. Kitabın geneline hakim olan o sisli, buğulu hava sebebiyle tam olarak herhangi bir şey için bu net olarak böyle oldu da diyemiyor insan okurken. Adeta tüm kitap bir düş. Karakterlerin ayık kafayla dolaştığı zaman dilimleri kısıtlı olduğu için kitabın bu havası da güzel olmuş.

Kurgusu gereği demiştim biraz önce, ondan bahsedeyim. Kitabı, birinci ağızdan anlatan Yusuf. Yanında Şair de var. İlerleyen sayfalardan itibaren bir bölüm bu şekilde bir bölüm de hikaye olacak şekilde ilerliyor kitap. Her hikaye bölümü farklı karakterlerin dilinden olabiliyor. Yani evet, bu şu demek: kitap ilerledikçe taşlar yerine oturuyor ve kitabın ismindeki Bir İntikam Romanı hakkını vermeye başlıyor. Bu arada intikamın da Yusuf'un babası Oğuz'a, hatta belki de Ahmet'e ait olduğunu belirtmekte fayda var.

Bir ilk eser için başarılı ve etkileyici bir kitap Tol. O açıdan bakmakta da fayda var. Har ve Bazuka isminde iki kitap daha yazmış Uyurkulak sonradan. Onları da okumayı düşünüyorum. Edebiyatımızın böyle yazarlara ihtiyacı var gerçekten.

Gelelim kitabın kendisinden bağımsız olarak benim için olan önemine. Geçmiş zamanda bir vakit, bir hafta sonu vakti, kapı çaldı. Anam, kargo gelmiş. Biz fatura falan bekliyorduk halbuki. Lan? Hem de bana gelmiş. Ne gelmiş? Tol gelmiş. Yanında bir de zevvvvzek mi zevzek notla gelmiş. Ama o notu yayınlayıp sayın göndericiyi rencide etmeyeceğim. O değil de ne kral arkadaşlarım var, değil mi? Herkese lazım valla. Huzurlarınızda kendisine teşekkür ederim. Cabin crew slides armed and cross check, hahaha... :))

Bu kitabı aslında herkese tavsiye etmezdim ama bir başlayın, ilk yirmi sayfa sonunda baktınız gitmiyor, bakmazsınız daha. Bir şans verin yani. Ünlü bir düşünürün de dediği gibi 'hayat okumak için var'. Üstüne söze ne hacet? Halbuki ben böyle bir laf edecek olsam 'hayat yemek yemek için var' falan derdim ancak. Beyin nakilleri başladı mı acaba? Bedava falan diyorlardı bir ara, n'oldu o?

Ben gidip bi' araştırayım o konuyu. Sizler de kendinize has bakın. Yeni kitaplarla tekrar görüşmek dileğiyle...

İNANILMAZ AMA GERÇEK GÜNCELLEMESİ: Efendim, bu kadar da olmaz. Benim yazımdan intihal yapılmış. Buyrun, aha da burada! El insaf ya, bu kadar da olmaz. İnsan kaynak belirtir en azından. Yazıklar olsun.
 

11 Ağustos 2014 Pazartesi

İvan Turgenyev - Babalar ve Oğullar

"Sen, Yevgeniy, sanma ki, ne kadar ıssız bir yerde yaşıyoruz falan diyerek konuğumuza kendimi acındırmak istiyorum. Tam tersine, ben, düşünen bir insan için ıssız yer diye bir şeyin olmadığı kanısındayım."

Rus Edebiyatı'nı seviyorum. Bu kuzeyli arkadaşlarımız soğuktan dona dona, dizlerini karınlarına çeke çeke içlerine fazla dalmış da orada ne var ne yok hepsini yazmış gibiler. İnsana ve ilişkilere, doğaya dair çok farklı ve güzel ifadeler okumuşumdur bugüne dek Rus yazarların eserlerinde.

Babalar ve Oğullar da ha okudum ha okuyacağım diye diye bu vakte kadar beklettiğim kitaplardan oldu ne yazık ki. Geç oldu, güç olmadı.

Kitabın isminden anlayabileceğimiz gibi eser, babalar ve oğullar üzerinden nesiller arası görüş, yaşayış ve düşünce tarzlarını inceliyor. Başta ve ebeveynleriyle en farklı diyebileceğimiz karakterde Bazarov var. Nihilist bir şahıs Bazarov, hiçbir şeyin anlamı olmadığına inanan bir insan. Doktor ama tıbba inanmıyor en basitinden. Her şeye de bir cevabı var. Haliyle aşka falan da inanmıyor. O neymiş öyle iki insan arasında hisler, sevgilinin göze farklı görünmesi falan, gidin de gözün fizyolojik yapısını inceleyin gibi cümlelerle konuşuyor hatta kitabın başlarında. Sonra çok fena yalıyor bu tükürdüğünü gerçi. Eee, naabıcan? Her şeyin bi' şeyi var.

Kitabı okuduktan sonra internette yorumlara baktım biraz. Çok beğenen de var, eh işte diyen de. Bir kısım insan Bazarov'un çok doğru yansıtılmış bir nihilist olmadığını savunuyor ki ben de kendilerine katılıyorum. Bence de nihilist birisi bu kadar kindar, öfkeli olmamalı. Yani adamda duygu var gördüğünüz gibi, hiç değil ki bunlar.

Ancak şunu da göz önünde bulundurmak lazım. Kitap 19. yüzyılın ortalarında Rusya'da geçiyor. Ne bileyim, Osmanlı'nın son zamanlarını düşünün mesela. Bu kadar aykırı düşüncelere sahip bir insanın o şartlar altında nasıl bir hayatı olurdu? Günümüzden değil de o zamandan düşünürsek ki ben öyle yapıyorum, kitabın çok iyi olduğunu görüyoruz. Belki Bazarov'un sonu böyle olmasaydı (nihilist yapısına aykırı durumlara düşmeseydi diyelim okuyanlar anlasın diye) çok çok daha çarpıcı olabilirdi ama Turgenyev'in yediği onca sürgünü düşününce bu kadarını da iyi yazmış diye düşünüyorum açıkçası.

Okurken aldığım birkaç nota baktım şimdi. Kısa kısa onlardan bahsedeyim.

Karakterler Rus olmalarına rağmen özellikle Fransızca ve sonra Almanca biliyorlar. Hatta Pavel Petroviç (Arkadiy'in amcası) İngiliz yaşam tarzını seviyor ve İngilizce kitaplar okuyor. Günümüzde elimizde bu kadar imkan varken nasıl oluyor da bizler bu kadar yabancı dil öğrenemiyoruz? Gerçekten takdire şayan insanlarız bence. Kendimi de bir güzel takdir ettiysem devam edebilirim.

Pavel Petroviç'in Bazarov'dan hiç hazzetmemesi ve asıl bir diğer sebepten (ne olduğu bende saklı) kendisini düelloya davet etmesi ilginç bir sonuca sebep oldu benim gözümde. Nedir bu? İnsanlarla kolay ilişki kurmak ya da işte ortamda sizden hoşlanmadığını düşündüğünüz biriyle nasıl daha iyi anlaşırsınız türünden yazılarda şöyle bir şey okumuştum zamanında: o kişiden bir çeşit yardım isteyin. Kaleminiz var mı diye sorun ve kalemini ödünç alın iki dakikalığına örneğin. Hah işte, bu düelloun sonucundaki bir iki sayfada ben direkt bu hissi yaşadım. Burada Turgenyev'e, yüzyıllar öncesinden bana ışık tutan bu güzel yazara selam ederim tekrar. Ruhu şad olsun.

Pavel Petroviç demişken... Bence kitaptaki en dikkate değer karakter aslında o. Zaten Turgenyev'in de kitabın ilerleyen sayfalarında söylediği gibi: Oysa o anda Pavel Petroviç'in içinde mahvolmuş koskoca bir yaşam dalgalanıyordu.

Turgenyev de kitapta okura sesleniyor bazen. Mesela kitabın son kısmında şunun gibi bir şey söylüyor: Artık okurlarımız karakterlerimizin ne yaptıklarını merak ediyorlardır; ilerleyen yıllardan hepsi şöyle şöyle oldu, hatta falan kişi şu anda şöyle de böyle gibi. Bu tip okuru içine çeken, daha doğrusu okuru adam yerine koyan eserleri çok seviyorum ben.

Amma da not almışım, bir bitmedi gitti. Aklıma gelmişken, çevirmenimiz Ayşe Hacıhasanoğlu'nu da tebrik etmek isterim. Gerçekten çok akıcı ve temiz bir çeviri yapmış. Karakter isimleri Ahmet Mehmet falan olsa yerli bir yazarın kitabı herhalde bu derdim. Yine unutmadan, Can Yayınları baskısından okudum ben kitabı. Tavsiye de ederim.

Kitapta altını çizdiğim epey yer var. Lakin internette bunlar zaten bulunabileceği için ben bulunma ihtimali düşük olduğuna inandığım bir taneyi buraya almak istiyorum. Çarpıcı ya da etkileyici değil belki ama ben bu tip ifadeleri çok severim kitaplarda: "Yüzündeki ifadeyi duvarlardan bile saklamak mı istiyordu, yoksa başka bir nedenle mi bilinmez, ayağa kalktı, pencerelerdeki ağır perdeleri çözdü ve kendisini tekrar kanepenin üzerine attı.". Yok ya, bence bayağı bayağı etkileyici bir üslup bu. Kim ne derse desin. Daha net bir ifade istiyorsanız Bazarov'dan gelsin: Ölüm eskidir ama her birimize yeni gelir.

Okudukça kendimden bir şeyler bulduğum bir kitap olduğu için Babalar ve Oğullar'ı ayrı bir yere koyuyorum ve hepinizi saygıyla selamlıyorum. Gönlünüzce, doya doya kitap okuyabileceğiniz bir sürü gününüz olsun inşallah. Hoşça kalın.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Şeyh Galib - Hüsn ü Aşk

Tek Hüsn için Aşk âh kılsın
Dünya yıkılırsa hâ yıkılsın.

Farklı türlere yelken açmayı amaçlıyordum çok zamandır. Görüşlerine çok değer verdiğim birisinden Ramazan öncesi birkaç tavsiye istedim. Söylediği eserlerden birisiydi Hüsn ü Aşk. Divan Edebiyatı'nı anlamayacağımı bildiğim, daha doğrusu bundan korktuğum için epey ön yargıyla yaklaşmıştım. Yanılmışım.

Yanılmamışım. Orijinal eserin çok çok büyük bir kısmında okuduğumdan çok çok az şey anladım. Ama kitabın baskısı o kadar güzel ki hepsini anladım. Bu konuya daha sonra değineceğim. Unutursam hatırlatın lütfen. Şurda biz bizeyiz, birbirimizin kuyusunu kazmayalım yani. Arkadakiler, hişşşt, siz de komik olan neyse söyleyin de beraber gülelim.

Hüsn ü Aşk'ı okumak beni çok derinden etkiledi. Ciddiyim. Şeyh Galib ismini duyunca insan ak sakallı birisini hayal ediyor ister istemez. Halbuki bu kitabı şu anda benim olduğum yaşta yazmış Şeyh Galib. Kitap demeyelim gerçi, mesnevi. Ama nasıl yazmış? Nasıl olur? Acayip gerçekten. O kadar düşündüm ki okurken acaba bundan iki yüz elli sene sonra benim yaşımdaki birisini ne yazsam bu kadar etkilerim diye, yer yer konsantrasyonum bozuldu. Vardığım karara göre de yazamam. Çünkü o yaşın yarısını zaten geride bıraktım. Şeyh Galib'in önünde saygıdan önümü ilikliyorum o yüzden öncelikle.

Hüsn ü Aşk'a gelirsek... Hüsn; iyilik, güzellik demek. Bu mesnevideki kız tarafı. Aşk ise erkek. (Bu parantezi Semih ve Hesna için açıyorum. Gençler, Hesna Hüsn'den geliyor. Bu eser sizin başucu kitabınız olabilir. Bunu bir düşünün. Mükemmel uyuyor. Benden söylemesi.)

Büyük ihtimalle çoğunuzun aklına benim de en başta olduğu gibi 'e, yani bu da bir çeşit Leyla ile Mecnun' düşüncesi geçiyordur. Hani geçmesin demiyorum; ama geçmese ne güzel olur. Ben ettim, siz etmeyin. O zaman tüm aşk romanlarını, tüm denemeleri vs de bir tutmamız gerekir. Takdir edersiniz ki bu da epey abes kaçar. Yapmayalım o yüzden böyle kıyaslar. İlle de yapacaksak iki eseri de güzelce okuyup öyle yapalım. Bunu yapmayan çok fazla insan var aramızda. Onlara da ne desem bilemedim.

Eserin konusuna çok kısaca değineyim. Merak edip okursunuz belki böylece. Aşk'ın Hüsn'ü kabile büyüklerinden istemesi ve kabile büyüklerinin Aşk'la dalga geçmeleri şeklinde en temel olarak başlıyor diyebiliriz eser. Ama tabii ki bu eser bir Divan Edebiyatı ürünü olduğundan ilk bin beyitin girizgah olduğunu belirtmek lazım. Ardından Aşk, yanında Gayret olacak şekilde Kalb diyarına 'kimya'yı bulmaya gidiyor. Kabile büyükleri bunu şart koşuyor çünkü. Bin türlü musibet geçiyor başından Aşk'ın. Ama Gayret hep yanında. Çoğu musibetten de Suhan adındaki yaşlı bir ihtiyar aracılığı ile kurtuluyorlar. Tüm bu şart koşma işine sebep olan kişi ise Hayret. Ayrıca Hüsn ile Aşk'ın küçükken beraberce Edeb okuluna gittiklerini belirtmekte fayda var.

En basit hali bu, ama daha ne semboller ve güzellikler var anlatamam. Evet, çok ağır bir eser aslında. Özellikle hiç anlamadan okumak, ardından günümüz Türkçesiyle okuyup anlamak yorabiliyor. Ama ilerledikçe çok farklı bir tat veriyor. Hem her ne kadar anlamasam da Divan Edebiyatı'nın o kendine has ahengi kendini acayip hissettiriyor. Nasıl desem, adeta bir renk cümbüşü var şiirde. Öyle güzel, öyle şahane.

Dolayısıyla gerçekten kafaya koymayanlar haricindekilere gönül rahatlığıyla tavsiye edemiyorum. Çünkü isteyen zaten öykünün temelini birçok yerden günümüz Türkçesiyle okuyabilir. Kaldı ki kitabın Önsöz kısmında da değinilmiş buna.

Baskı hakkında da birkaç kelam etmem lazım. Çeviren ve hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı. Kendisi zaten üstat. Kitabı da yedi kısma bölmüş. Bunlar: Önsöz, Hüsn ü Aşk (Latin alfabesi ile), Bugünün Diliyle Nesre Çevrilişi, Hüsn ü Aşk'ta Geçen Sözlere Ait Sözlük, Açılama, Bibliyografya, Şeyh Galib'in Kendi El Yazısı İle Hüsn ü Aşk.

Önsözü okuyunca insan epey bir hazır hissediyor kendisini. Çok güzel bir şekilde okuru bilgilendiriyor Gölpınarlı ve mesneviyi okuyacak hale geliyoruz. Ardından üç dört kısmı aynı anda takip etmeye başlıyoruz, yani daha doğrusu ben öyle yaptım. Önce Hüsn ü Aşk'tan beş beyit okuyordum, sonra bu kısmın günümüz diline çevirisini, arından da özel bir not varsa bu kısımla ilgili Açılama'dan onu okuyordum. Yer yer gözüme çok takılan sözleri de sözlükten bakıyordum tekrar tekrar. Parmaklarım yorulmadı değil yani okurken. Ama değdi mi? Değdi.

Baskının kalitesi için Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nı ve emeklerinden ötürü Abdülbâki Gölpınarlı'yı ayrı bir yere koymak lazım dolayısıyla.

E, bu kadar yazdın ama içerikle ilgili dişe dokunur bir şey söylemedin diyenler için şu linki vermek istiyorum. Bunu okursanız nispeten Hüsn ü Aşk'ı okumuş kadar olursunuz. Evet evet, bunu bir okuyun, sonra kitabı almak isteyeceksiniz zaten. İnanıyorum.

Söyleyebileceklerim bu kadar. Kendimi bu kadar küçük hissettiren Şeyh Galib'in ruhu şad olsun.

Dipnot: Üç haftadır falan yokmuşum buralarda. Hepinizin geçmiş bayramı mübarek olsun güzel insanlar. Kalın sağlıcakla. :)

17 Temmuz 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Günlük

Oğuz Atay eserlerinde sona bir kala...

"Canım insanlar! Sonunda, bana bunu da yaptırdınız." diyor Oğuz Atay günlük tutmaya başlamasıyla ilgili daha ilk sayfada. Kendisine hak veriyorum. Çünkü bugüne kadar benim gözümde oluşan yazar kimliğine bir günce pek yakışmıyor. Yakışmıyor doğru kelime olmayabilir gerçi, bilemedim şimdi. Eşleştiremedim önceleri desem daha doğru belki.

Belki de benim günlükten anladığımla bu kitabın günlük anlamının bağdaşmamasından kaynaklanıyordur bu. Günlük benim gözümde daha gizli bir şey. Öyle olmalı en azından. Yazarların bu tip notlar aldıkları defterlerin Günlük ismiyle basılması bence doğru değil. Notlar denebilir mesela. Bunlar da günlük bir çeşit, evet; ama değil de işte. (Yuh!) İki paragraftır anlatamadıysam daha da anlatamam diyorum ve devam ediyorum.

Kitap (kitap demek de tuhaf geliyor ama günlük demek istemiyorum) boyunca büyük oranda Oyunlarla Yaşayanlar kitabının hazırlık aşamasını okuyoruz. Tutunamayanlar'ın ismi kısmen geçiyor, evet ama beklediğim ölçüde değil. Tehlikeli Oyunlar hakkında daha detaylı notlar mevcut. Hikmet'in tahlili var bu kitapta ki çok kıymetli. Çünkü Tehlikeli Oyunlar tiyatro metni gibi başlayıp birçok tekniğin kullanıldığı bir eserdi ve biz Hikmet'i kitabın yarısına kadar pek anlayamayabiliyorduk.

Halid Ziya Uşaklıgil ile kendisinin ortak yönleri olduğunu söylüyor kendisi de. Örnekler veriyor. Mesela Mai ve Siyah'ın baş karakteri Ahmed Cemil'in de bir çeşit tutunamayan olduğundan bahsediyor. Bir de Kemal Tahir hakkında birkaç sayfa oldukça güzel notlar var. Tabii ki söz konusu kişi Oğuz Atay olduğu için daha bir sürü yazarın ve şairin ismi geçiyor ama onlar geçiyor sadece. Kemal Tahir ve Halid Ziya üzerine tahlilleri çok kıymetli. Özellikle o kısımlar için bu kitap okunur, öyle diyeyim.

Kitabın baskısından bahsetmek istiyorum. Çünkü çok hoşuma gitti. Sağ sayfalar Atay'ın orijinal el yazısı ile basılmış, sol sayfalarda ise o sağ sayfanın birebir aynısının çıktısı var. Yani sağ sayfanın dibinde bir kelime kesme işaretiyle ayrılıp bir sonraki sayfaya geçmişse sol sayfa da aynı şekilde aynı yerden kesilmiş sayfanın ortasında dahi olsa ve bir sonraki sayfadan devam etmiş. Bence çok güzel olmuş.

Kitabın sonunda yedi sekiz sayfalık bir albüm de mevcut. Atay'ın çocukluk ve gençlik fotoğrafları var. Kendisi zaten ve ne yazık ki genç sayılacak yaşta aramızdan ayrıldı. Halbuki kitapta belirttiği notlara göre Türkiye'nin Ruhu'nu bitirebilseymiş çok güzel bir eseri daha edebiyatımıza kazandıracakmış bence. Eylembilim'in yarım kalışından da bahsediyor yine kendisi ve kafasındaki planı yazıyor. İşlerini istediği gibi neticelendiremeden bu diyardan göçüp gitmiş olması büyük talihsizlik. Ruhu şad olsun.

İlginç bir şekilde yazıyı daha fazla uzatmıyorum ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hoşça kalın efendim.
 

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Kuzeydoğu Cephesinde Yeni Bir Şey Yok

Sanırım bu gece, o gecelerden biri.

Bloğu açalı yaklaşık üç buçuk yıl olmuş. Hayatımda yaptığım en güzel iş ve verdiğim en isabetli karar olabilir. Biraz önce durup dururken içimden bir ses dedi ki eski yazılarımdan bir iki tane okuyayım, bakayım ne hissedeceğim. Okudum da nitekim.

Aman Allah'ım! Ben bu kadar büyük bir değişim beklemiyordum. Kendimden korktum. Halbuki birisi gelip üç buçuk yılda ne değişti dese hayatında hiç derim. HİÇ derim! Ben su katılmamış bir salağım sayın seyirciler.

Çok değişmişim. Belki sadece buradaki yazılarımı karşılaştırsanız benimle aynı fikirde olmazsınız ama kafamın içindekileri ifadeden acizim şu an. Sıkıntılar değişmiş, meşgaleler değişmiş, fikirler ve düşünceler değişmiş. Kimisi azalmış, kimisi artmış; kimisi kaybolmuş, kimisi gelmiş; bazısı şimdi gülünç geliyor, bazısı daha da ciddi... Tanıdıklarımdan artık neredeyse unuttuklarım da var o zaman hiç tanımadığım ama şu anda çok samimi olduklarım da.

Peki, neden Kuzeydoğu Cephesinde Yeni Bir Şey Yok? Özlem değişmiyor lan çünkü, özlem değişmiyor. Artıp azalmasını neyle ölçeceğimi bilmediğimden belki de. Paha biçemediğim için bana hep aynı geldiğinden belki de.

Ne niyetle başlamıştım, yine neler yazdım. İşte en acı gerçeklerimden birisi: üç buçuk yıldır yazdığım özellikle kitap yazılarında fark ettim ki hep bir lafı eveleyip geveleme durumum mevcut. Bu yazıyı asıl yazma sebebim de bu. Tüm yazılarım birbirinin aynısı gibi geliyor bana. Hepsinde yok işte kitabın konusundan pek bahsetmeyeceğim de, yok işte gidin okuyun da, yok işte neye göre kime göre de yok bilmem ne. Şurada, bu yazıları en temelde gelecekteki ben için yazdığım halde sürekli sanki kendimi savunur haldeyim.

İnsan neden böyle? Neden içten içe hep kendimi savunarak yazmışım ki, yazıyorum ki? Kime ne? Birine yaranmaya mı çalışıyor, nedir? Kendimle ilgili benim haberimin olmadığı planlarım mı var? Neden çekiniyorum, daha doğrusu bir şeyden mi çekiniyorum?

Neden lafı uzatıyorum mesela? Dikkatimi çekti, çoğu yazıda söylediğimi en az iki üç kez tekrar etmişim. Gelecekteki ben tek seferde anlamayacak kadar aptal olmamışım belli ki. O zaman gerek yok, değil mi? E, ben anlıyorsam burayı okuyacak insanlar da anlar. Eee?

Al işte, elektrikler kesildi. O kadar negatif enerji saçarsam etrafa olacağı bu. Tarihe not düşüyorum. 7 Temmuz 2014 saat 01:01'de olumsuz düşünce gücüyle Yeniköy'de elektrik kesintisine sebep oldum! Tesadüfe de inanmıyorum. Var mı?

Şimdi konsantre olup geri de getirebilirsem havamdan geçilmez yalnız. Gerçi gelmezlerse yazıyı da yayımlayamam. Ha sıkıntı! Tesla aşkına, gelin lan artık. Ne güzel, içimden gelmişti, bir güzel başlamıştım; konsantrasyonumu bozdunuz adeta. Siz kimsiniz? Elektrikler. Halbuki ona siz denmez. Aha da geldiler. Valla geldiler.

Ne diyordum? Hımm, kendime giydiriyordum. Tüm bunları itiraf ettikten sonra yapıcı olmak adına insanın üslubunun oturması için üç buçuk seneden daha çok zamana ihtiyacı olduğu şeklinde bir gerekçe öne sürmek istiyorum. Böylece bir nebze olsun yükü sırtımdan atabilirim belki. FAKAT!!! Fakat şu anda yine aynı şeyi yapıyorum! Yine kendimi savunuyorum! Allah'ım, bu ne saçma bir iştir ya? Bloğun adını rekürsif koydum diye mi tüm bunlar yoksa? Kendi ellerimle kendimi ateşe mi attım, ne oluyor?

Gecenin bu vaktinde bu yazıyı ya kimse okumaz ya da çok az kişi okur. Onlara bir güzellik yapmak istiyorum ve bu mükemmel Aşık Mahzuni Şerif eserini armağan ediyorum. Sonradan okuyacaklar da üstlerine alınabilirler tabii ki; ama gececilerin önceliği daimi. Hadi kalın sağlıcakla.

video
 

3 Temmuz 2014 Perşembe

Richard Bach - Martı Jonathan Livingston

Blog tarihim boyunca kitap okumak şöyle, kitap okumak böyle diye atıp tutuyorum yıllardır, Allah'tan bir zeval gelmezse de devam edeceğim. Lakin dikkatinizi çektiyse kişisel gelişim hiç okumuyorum. Neredeyse hiç okumuyorum diyelim.

Aşağı yukarı tüm blog yazan tanıdıklarım da aynı dertten muzdarip gerçi. Alıyorum elime, okuyacağım. Arkadaş, 100 sayfa kitabın 90 sayfasında aynı şey söylenir mi? Geriye kalan 10 sayfa bölüm başlangıçlarından dolayı yazısız zaten. Neymiş? Pozitif düşün, gerçekleşsin. The Secret diye bir şey var ama çok gizli, önce ermeniz lazım falan filan. Bırakın yaaa! Bu millet bunları yer mi? Biiiiiz Üstün ile Dökmenlerin, biiiiz Dale ile Carnegieların çocuklarıyız. Biiz, bu oyunlara gelmeyiizz! Bülent Binbaş kimliğimden sıyrılıyorum ve daha fazla cıvımadan kitaba geçiyorum.

Martı Jonathan Livingston, öyle sanıyorum ki Küçük Prens ile beraber okuma listemin en eski üyelerinden birisi(ydi). Küçük Prens'i de ölmeden okursam ne güzel olacak. Geçenlerde ofiste lafı geçti, Orta Doğu ve Balkanlar'ın en on numara beş yıldız İdare İşler Yöneticisi Ebru dedi ki ben sana getireyim de oku. Getirdi de. Ebru, çok klas bir insansın valla, teşekkür ederim bir kez daha.

Kitap 96 sayfa mı ne gözüküyor baskılarda ama aslında 50 sayfa. Arada okuyucuyu dinlendiren martı görselleri var. Gerçi kitap okuyucuyu yormuyor ama olsun. Değişik olmuş, hoş olmuş. Söylediklerinin hazmı için koyulmuş olabileceği gibi Canıtıncıım dediklerimi biraz düşün diye bir iki sayfa resim koyuyorum demiş de olabilir.

Kitabı beğendim, gerçekten. Çünkü uzatmıyor ve demek istediğini en düz, sade halinde söyleyip bitiriyor. Okuyanların yorumlarında gördüğüm en sık olumsuz eleştiri söylemek istediğini direkt söylemesi şeklindeydi. Yani az lafı dolandırsan da olurdu, biz anlardık denmiş. Fakat sevgili insancıklar, zaten buradaki kinaye sanatı martı olan Canıtıncıım aracılığı ile halledilmiş. Yani tamam, dümdüz anlatıyor da kitabı okuyan birisi çıkıp 2000 rakımlı yerden 'Ben buradan uçarım, yaparım!' diye atlamış mı bugüne kadar? Atlamamış. Eee? Bazen tadında bırakmak lazım o yüzden, bence.

Uzun lafın kısası, tüm martı dostlarımızın bu kitabı okumasını tavsiye ediyorum. Zaten yarım saat, kırk beş dakikanızı falan alır en fazla. Bir saatte bir kitap bitirdim yeeaaa diye de havanız olur hem ortamlarda. Bunlar günümüzde çok geçer akçe veriler, değerlendirmek lazım.

Bu arada, unutmadan söyleyeyim, sanırım ilk defa ön ve arka kapağı birebir (tamam, tam olarak olmayabilir) aynı olan bir kitap okumuş oldum. Daha önce buna benzer bir durum ile karşılaştığımı hatırlamıyorum. Hoşuma giden bir detay oldu. Kitabın minimalist havasına da uymuş hem, takdir ediyorum kim akıl ettiyse.

Evet sevgili Goralılar, bugün de Kızılay Doğal Maden Suyu sponsorluğundaki programımızın sonuna geldik. Hepinize esenlikler dilerim. Hoşça kalın.

Dipnot: Daha önce söyledim mi bilmiyorum ama Sarelle Fındık Ezmesi diye bir gerçek var. Kapitalist düzen bana bunlarla gelsin hep, gıkımı çıkarırsam namerdim.
 

29 Haziran 2014 Pazar

Oğuz Atay - Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan

Oğuz Atay okumalarına bir biyografi ile devam ettim sevgili gönül dostlarım. Orhan Gencebay çalıyor da arkada, idare edin bu akşamlık beni.

Mustafa İnan hocamızın hayatını biyografik bir roman şeklinde sunmuş bize Oğuz Atay. Kaldı ki kendisi de bir dönem Mustafa Hoca'nın öğrencisiymiş. O yüzden kitabı biraz daha ilgiyle okudum diyebilirim. Bu ilgimin karşılığını da aldım kitaptan. Daha ne olsun?

Türkiye'de mekatroniği kuran adam desek sanırım yanlış olmaz Mustafa İnan için. Bir bilim adamı oluşu kendisini çok iyi açıklayamıyor halbuki, daha doğrusu çok ama çok eksik açıklayabiliyor. Çünkü kendisi gerçek anlamda kültürlü, hatta adeta ayaklı kütüphane diyebileceğimiz bilgi birikimine sahip birisiymiş. Düşünün ki fen bilimleri çıkışlı Mustafa İnan'ın en büyük zevklerinden birisi dilleri ve kelimeleri incelemek, kökenleri bakımından kelimeler üzerinden ilişkiler kurmakmış.

Bunu yanında Divan Edebiyatı'na olan sevdası ve her türlü ortamda ve durumda ezberden duruma uygun bir şiir okuyabilmesi, bunları yukarıdaki hevesi ve ilgisinin de yardımıyla açıklaması da işin bir başka boyutu. Böyle dolu dolu bir insanın bilim adamı olması ülkemiz için çok büyük öneme sahip bence. Neden peki? Çünkü bana şu anda Türkiye'nin herhangi bir üniversitesinin rektörünün Mustafa İnan kadar donanımlı olabileceği fikri pek inandırıcı gelmiyor. Dediğim gibi, bana öyle gelmiyor.

Zorluk içinde büyümüş ve sürekli sağlık problemleri çekmiş olmasının yanı sıra, ömrü boyunca rahat bir oh çekemeden göçüp gitmiş bu diyarlardan ne yazık ki Mustafa İnan. Bir akademisyen olarak en takdir ettiğim yönü herhangi bir konuyu karşısındaki kişinin anlayabileceği en uygun dille anlatma kabiliyeti oldu diyebilirim. İnsanların seviyesine göre o ya da bu şekilde, ama mutlaka bir şekilde işin doğrusunu ifade edebiliyormuş. Şimdi aramızda bazılarına bu çok basit gibi gelebilir ama ı ıh, gelmesin yani. Kazın ayağı öyle değil. Bu deyimi de hep kullanmak istemiştim, bugüne kısmetmiş.

Teknik olarak kitaptan bahsedecek olursam ilk olarak şunu söylemem lazım ki ağır bir kitap. Oğuz Atay'ın varlığı aşikar yani kitapta. Öyle oturayım da iki günde okuyayım dememek lazım, telef olursunuz. Ben bir ayda okudum mesela, sindire sindire. Yine uzun paragraflar var kitapta, tıpkı her Oğuz Atay eserinde olduğu gibi.

Kitabın önsözü Mustafa İnan'ın en iyi arkadaşlarından Cahit Arf'e ait. Kendisi olağanüstü bulmuş olmasa da kitabı beğenmiş. Ancak bu kadar yazılırdı demiş Mustafa'nın hayatı. Yalnız işin güzelliğine bakar mısınız arkadaşlar; kitap Mustafa İnan hakkında, yazar Mustafa İnan'ın öğrencilerinden Oğuz Atay, önsöz de Cahit Arf'in. Şimdi ben kendi çevreme bakıyorum. Neyse ya tamam, bakmıyorum. Moralim bozulacak gibi oldu. Çok zorlamayayım ben.

Daha fazla lafı uzatmayayım. Çok içten gelerek rica edeyim, bu kitapla insanları tanıştıralım. Daha doğrusu Mustafa İnan gibi hocalarımızı tanıyalım. Eğitimci nasıl olur, nasıl olmalıdır öğrenelim böyle değerlerimizden. Paraların arka yüzüne bu insanların yüzlerini basmayla olmuyor. Okuyup öğrenmemiz, tanımamız lazım. Hiçbir şey olmasa bir insanın hayatını öğrenmiş oluruz ve onun tecrübelerinden faydalanırız. Bence en azından bu kadarı olur yani.

Son olarak bir notu da ekleyip bitireyim. Bu kitap aynı zamanda MEB'in Türk ve Dünya Edebiyatı'ndan 100 Temel Eser listesinde yer alıyor. İki saattir boşuna çene yormuyorum yani, hakikaten önemli bir kitap. Bu bilgiyi de paylaştığıma göre huzurlarınızdan gönül rahatlığıyla ayrılabilirim. Hoşça kalın efendim.

Dipnot: Son anda aklıma geldi. Herkese güzel bir Ramazan ayı dilerim. Önemli olan insan olmak. Lütfen ağacı  sevelim, yeşili koruyalım ve ayıları öpelim.
 

26 Haziran 2014 Perşembe

Sait Faik Abasıyanık - Semaver

Bir aydan fazla zamandır kitap bitiremiyordum. Bugün azmettim ve şeytanın bacağını kırdım. Halbuki okurken de içten içe hep 'oha ya, niye onca zamandır okumamışım gene, şu keyife, şu laflara bak' diye geçirdim yine. Şimdi ben her şeyi kitap okumaya bağlayabilen artist bir insan olduğum için bir kez daha bağlıyorum ve diyorum ki kitap okumanın tadı başka hiçbir şeyde yok. Annemin sarmasının tadı da hiçbir şeyde yok ama onun konumuzla alakası da yok. Geçelim.

Türk Edebiyatı'nda öykü yazarı denince akla sanıyorum ki ilk Ömer Seyfettin gelir, şaşmaz yani. Net. Halbuki işin içine girsek mutlaka ama mutlaka daha farklı ve bize hitap etme ihtimali daha fazla olan yazarlar da bulacağız. Bu da net. Kaldı ki ben yer yer Ömer Seyfettin'in epey psikopat bir insan olduğunu da düşünmüşümdür. Bomba, Diyet vb. bazı hikayeleri çocuklar için hiç de uygun değiller bence. Peki, ya Sait Faik nasıl?

İtiraf etmem lazım ki ilk kez okudum Sait Faik ve size şöyle söyleyeyim, Mustafa Kutlu okurkenki doğallığı hissetim öykülerinde. Zahmetsizçe yazmış sanki. Kötü anlamda değil tabii bu. Günümüz tabiriyle kasmamış yani. Kalem akıp gitmiş. Zaten ömrünce de yazarak para kazanma gibi bir çabası olmamış Haldun Taner'in kitabın sonunda belirttiğine göre.

Nasıl yazmış o halde? İçinden geleni olabilecek en sade ve basit haliyle yazmış. Herhangi bir öykünün sonunda şok edici bir cümle aramamak lazım; çünkü öyküler bittikleri yerde bitmeyip devam etselermiş birkaç sayfa daha hiç sırıtmazmış. Günlük olağan şeyleri de yazmış, bir nevi anı da yazmış. En belirgin özelliği sanırım ufak detayları yazması sürekli. Yani ne bileyim, çorap söküğünü yazmış mesela adam. Tabii bunu şimdi örnek olsun diye salladım ben. Ama gidip de sonunda 'İşte o adam Einstein'dı!' diyeceği bir ortam oluşturmamış. Tabii bunlar hep rahat okunmasını sağlıyor öykülerin.

En kilit noktalardan birisi de yine Haldun Taner'in bahsettiği gibi öykülerinde bir şeyleri savunmaya ya da alttan alttan bazı görüşleri yedirmeye çalışmayıp günlük yaşantıyı olduğu gibi yazmış olması. Adam adeta sevgi ve pozitif düşünce timsali diye düşünmedim değil okurken.

Bu arada ben kitabı Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları baskısından okudum. Sayfaların diplerine eski kelimelerin anlamlarını yazmışlar. Takdir ettim bu davranışlarını, kendilerine buradan teşekkür ediyorum.

Sait Faik'in ilk eseriymiş ayrıca Semaver. Ben diğer eserlerini de sırayla okuyayım o zaman. Siz de okuyun. Hatta belki de okudunuz. Artistlik yapın bana o zaman, ezin beni. Hak etmiş olabilirim.

Kitapla o kadar alakasız bir şey söyleyesim var ki şu anda, söylemezsem içimde kalır. Bugün kan tahlili yaptırmak için kan verdim. Beş tüp kan aldılar! Ağırlık merkezim şaştı lan resmen. Yalnız teknoloji çok ilerlemiş. Eskisi gibi şırıngayı (tamam tamam, enjektör) batırıp kendileri çekmiyorlar. İğnenin ucunu takıyorlar, kan kendisi geliyor. Benim kanımda da biraz oynaklık varsa demek ki hiç yok ben gelmem falan demedi. Adam iğneyi çıkarmasa hepsi şarıl şarıl, gürül gürül akacak. Bu paragrafın anafikri: Lan arkadaş, kan vermeye gidiyoruz. Bari hemşire falan alsaydı. Niye o eleman aldı ki yani? Nalet olsun, sebep neydi ki?

Hadi ben gideyim artık. O hadiyi de cümlenin başına eklemeden konuşamıyorum bile. Yazımı da etkiliyor onun için. Hadi görüşürüz. :)
 

22 Haziran 2014 Pazar

Kindle Paperwhite

Aslında bu yazının başlığı 'Nalet Olasıca Kırmızı Zambak, Senin Yüzünden Kitap Okuyamaz Oldum, Yaşama Sevincimi Kırdın, Sebep Neydi ki?!' olacaktı ama isyankar bir liseli profili çizmek istemediğim için artistik, entel ve de marjinal görünebilitesi (görünebilite, evet, böyle kelimeler varmış) olan bir başlık seçtim. Zaten anafikrimiz de yeni oyuncağım Kindle olduğu için böylesi isabet olabilir diye düşünüyorum.

Havalar ısındıkça gevşeyen ve bir şey yapamaz hale gelen birisi olduğumu daha önce n kez söylemiştim, şimdi (n+1) oldu. Ha, gerçi sonsuzdan bahsederken (sonsuz + 1) de pek anlamlı olmuyor ama olsun. Maksat hafızaları tazelemek.

Yirmi beş buçuk yaşımdan gidiyorum ve hayatımda kendim için, yani kendime bir eşya, kıyafet ya da ne bileyim işte, kendime dair bir şeyler satın almışlığım bir elin parmaklarını geçmez. Sanırım o zinciri çok fena kırdım. Hevesim yok gerçi, ondan hep bunlar. Alıyorsun da ne oluyor? Minimalist bir insan(d)ım, bildiğin kapitalist oldum anlayana kadar.

Son dört yıldır neredeyse tüm kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapıyorum. Yalnız istediğim bazı yabancı kitaplar var ve onları bulamıyorum. Getiren siteler var ama bir aydan falan bahsediyorlar. Onun için artık bir Kindle almam farz olmuştu. Bu sebeple aldım Kindle'ı en çok. Gerçi bugüne kadar almadığıma çoktan pişman oldum ama what can I do sometimes?

Şimdi, ben bu blogda genel olarak kitaplarla ilgili konuştuğum için Kindle'ı biraz tanıtmak istiyorum. Hani belki bir ihtimal nedir, ne değildir bilmeyen vardır. Birilerinin işine yarar, di mi? Neden olmasın yani?

Kindle, Amazon'un elektronik kitap okuma oyuncağı. Oyuncak demeyi seviyorum; çünkü adeta oynuyorum kendisiyle. Çok on numara bir alet. Birkaç özelliğinden kısaca bahsedeyim:
  • Kitap ayracı kolaylığı var, istediğiniz sayfalara ayraç ekleyebiliyorsunuz.
  • Cümlelerin altını çizebiliyorsunuz, notlar alabiliyorsunuz.
  • Bilmediğiniz bir kelimenin üzerine basılı tuttuğunuzda Kindle'de varsayılan olarak ayarladığınız sözlükten o kelimenin anlamı geliyor ekrana. Bunu yabancı dil öğrenmek için mükemmel bir yol olarak da değerlendirebiliriz bence.
  • Bu bilmediğimiz kelimeler  Vocabulary Builder'a ekleniyor ve istediğimiz zaman oradan bir nevi kendimizi test edebiliyoruz. Bilmediğimiz kelimelere çalışabiliyoruz yani.
  • X-Ray diye bir özellik var ki yemeyip yanında yatmak kafi. Kitabı okurken bir karakterin ya da kitaba özel bir terimin vs. üzerine basılı tuttuğunuzda o karakter kimdi veya o terim ne demekti diye açıklamalar beliriyor ekranda. Yani mesela Silmarillion'u Kindle'la okuyan insanlar çok ama çok ama yani çok şanslılar. :/
  • Amazon, Goodreads'i geçen yıl satın almıştı bildiğiniz gibi. Dolayısıyla mükemmel bir Goodreads entegrasyonu var.
  • Aynı şekilde Facebook ve Twitter hesaplarıyla da bağlanabiliyor.
  • 8 hafta şarj ömrü var. Ağlamak istiyorum. :)
  • Gene bir sürü bir şeyler var ama unuttum şimdi heyecandan.
Yalnız Kindle'i ilk açtığınızda internete bağlanıp Amazon ID'nizle kayıt ettirmeniz lazım. Ben o konuda biraz sıkıntı yaşadım. Arkadaş modemi görüyor ama internete bağlanılamadı diye hata verip duruyor. Moralim bozulmadı değil.

Sonra Cengo sağ olsun, hacı iPhone'dan paylaş internet bağlantısını, o zaman olur biliyon mu, dedi ve valla oldu. Kendisini takdir ettim. Arada yine ufak bir entellik yaptım sanki yine, değil mi? Kesin ilerleyen zamanlarda Adsız arkadaşımız yorumlarda o noktaya değinecektir. :))

Her neyse, bağlantıyı o şekilde hallettim ben. Tabii şu anda evdeki modeme bağlanamıyorum yine Kindle ile, iPhone üzerinden sorun yaşamıyorum gerçi; şimdilik bu yeterli benim için.

Kindle'la ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Sorunuz olursa elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışırım.

Diğer bir artistliğimle devam ediyorum: iPhone aldım. Ama bu önemli değil. Sony Ericsson w810i'mle vedalaşmak zorunda kaldım ki bu çok önemli. Dünya üzerinde üretilmiş en kaliteli telefonlar arasında kesinlikle ilk ondadır kendisi. İtirazlar görmezden gelinecektir. Emekliliğinin tadını çıkarır umarım.

Tabii iPhone'u alınca hemmmmen, dakika kaybetmeden Instagram hesabı da açtım. Aha da burası. Beklerim yani. Çok paylaşım yapacağımı sanmıyorum gerçi ama olsun. Dursun bi' kenarda. Kime ne zararı var?

Böyleyken böyle sevgili insancıklar. Dünya Kupası bitmeden kitap bitiremeyecekmişim gibi görünüyor. İlerleyen zamanlarda güzel kitaplarla tekrar birlikte oluruz inşallah diye ümit ediyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum. Hoşça kalın.