19 Aralık 2017 Salı

29

"Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar, oluşurlar." (Elisabeth Kübler-Ross)

Efendim, merhabalar...

Derin bir nefesle başlıyorum ve bu nefese şükür adını veriyorum. Yaşadığım her şey için; beni bugüne getiren herkes ve her olay için; sahip olduklarım ve olamadıklarım için; hayallerim ve hayal kırıklıklarım için; sevinçlerim ve kederlerim için; kazandıklarım ve kaybettiklerim için; olan ne idiyse, ne olmaktaysa ve hatta ileride ne olacaksa hepsi için; bugün şükürle doluyum. Allah'ım, bana yaşayayım diye verdiğin bu hayat için teşekkür ederim. Ben, hala sözümdeyim, yaşamak istiyorum.

2015'teki kırıklardan, 2016'daki hissizlikten sonra 2017 beklenmedik ölçüde güzel bir yıl oldu ve olmaya devam ediyor. Benim doğumumun üstüne güneşin etrafındaki 29. turunu tamamlayan bu dünyada gerçekten hayat olduğuna dair ümitvarım. Şaşkın mıyım? Evet.

Kabul etmek ne kadar zor olsa da kendimle ilgili konularda hep karamsarmışım meğer. İnsanlarla onların sorunları hakkında konuşurken ne kadar olumluyumdur halbuki. Mumun dibine ışık vermemesi, ihlali en zor fizik kurallarından birisi olabilir. Ama bence bu kuralı bozmak bir aynayla mümkün. Evet, bir aynayla... Peki, nedir bu ayna? İnsan. İnsanın ilacı da tıpkı cehennemi olabileceği gibi yine başka bir insan. Geçmişten sadece ders alabilirim. Geleceğin gelip gelmeyeceğini bile bilmiyorum. Elimde sadece bugün var ve bugün bir aynam var. Bunun için ayrıca teşekkür ederim. Bu aynanın adını ironik bir şekilde Murphy koymak istiyorum. Çift anlamlı cümleler için de teşekkürler. Gerçekten çok eğlenceli. :)

***

Bu yıl tanıdığım iki kişiden özellikle bahsetmek isterim. Kayda değer insanlarla dolu olsun istiyorum bu yazı. Bu yıla özgü, tam üç yıl sonra kendimi vererek yazdığım bir doğum günü yazısı için bunu yapmalıyım en azından.

Çiko'yu tanıdım bu yıl. Kendisi tam bir 'deli tirnana' bizim oranın deyişiyle. Zilyon cümle kuruyor ama kendisi hakkında işe yarar hiçbir bilgi vermiyor. Seni iki numaraya yazıyorum Çiko. Adını da yazmayacağım ki yıllar sonra bu kimdi diye düşüneyim(!). Şaka şaka, Çiko deyince aklıma sen gelmeyeceksen zaten beni bi' yerden atsınlar. Tercihen alçak bi' yerden. Yüksek olunca düşmesi zaman alır. Üşenirim ben. Şans bu ya, yerçekimi falan bozulur, havada kalırım. Maceralara bayılırım ama o kadar da değil. Burayı sana okutacağım ve sen de yaklaşık şöyle bir tepki vereceksin garanti: 'yğhhaaa aaağbiiiii hahahahahoğağağa'. Gülmeyi unuttun be Çiko. :) Var ol, var olmaya devam et, hep ama, ol oralarda bir yerde. Teşekkür ederim.

Aynam var bir de: Murphy. Sanki başıma hiç kötü bir şey gelmemiş gibi. Her şeyi yapabilirmişim, tüm zorlukları aşabilirmişim gibi. Dünyadaki tüm taşlar yerine oturmuş gibi. Derin bir nefes alıp adına şükür demek gibi. Utanmak gibi biraz, çekinmek gibi. Anın kıymetini bilmek, susmak gibi. Susabilmek ve bundan rahatsız olmamak gibi. Uykumun düzene girmesi gibi. Sabırsızlanmaktan keyif duymak gibi. Gönül rahatlığıyla her şeye 'olsun' diyebilmek gibi. Tarif edecek kelime bulamamak gibi biraz, şu an ellerimin titrememesi gibi. Beraber bir yapbozu bitirmek, sevilen bir filmi ya da diziyi izlemek gibi. Benim de bir mucizemin olması gibi. Özel harflerin büyük yazılmasının bir sebebi olduğunu fark etmek gibi. Bakışında kitap okumak, gülüşünde sevilen cümlelerin altını çizmek gibi. Yer yer aşk gibi; ama hep sevmek gibi. Kendiliğinden çıkan kahkahalar gibi. Bilmemeyi bilmeye tercih etmek, düşünmeden yaşamak gibi. Mutlak bir huzur, çoklukla mutluluk gibi. Daha güzel şekilde yan yana dizilemedikleri için harflere bağırıp çağırmak istemek, sonra yine onlara sarılmak gibi. Sarılmak gibi, evet, bu dünyadan olmayan bir his gibi. Hazır olmak gibi. Sultan Makamı'nda Sultan'ın Asiye'ye 'Asiye, ben seninle karşılaşacağımı bilseydim, başka türlü yetiştirirdim kendimi.' deyişindeki kendini yetiştirebilmiş olmak gibi. Kendine güvenmek gibi. Bunların hepsini toplasanız yetmezmiş gibi. Bir gün biri gelir ve siz tüm gidenlere teşekkür edersiniz gibi. Teşekkür ederim, teşekkür ederim, teşekkür ederim (gibi değil).

***

Bitti mi? Bitmedi. Biter mi hiç? Şimdi kendi içime, benden geriye ne kalmışsa ona dönme ve konuşma zamanı. Bir şeyleri değiştirmek için ilk adımı atıp kabul etme, ardından da bunları iyileştirmek için mücadeleye başlama zamanı. Çok tuhaf ama gerçekten zerre karamsarlık yok içimde. Yeterince zamanla hepsi olacakmış gibi.

Kafamı önüme eğip tüm benliğimle düşündüğümde değiştirmek istediğim çok ciddi üç konu buldum kendimle alakalı. Bunlar bir anda olacak şeyler değil tabii ki; ancak ben o yolda olacağım. Olmak zorundayım. Yoksa ilerleyemem.

İlk ve en önemli konu beni hayatım boyunca aşağı çeken, yardım alamadığım, kimden nasıl yardım istenir, istenir mi onu bile bilemediğim bir konu: değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek. Acayip zor. Öyle böyle değil. O kadar yoğun bir haksızlık duygusu ki bugüne gelmek için adeta savaş verdim. Gerçi bundan üç dört yıl öncesi kadar zor değil. Birtakım umut ışıkları var zamanla en azından büyük oranda halledebileceğime dair. Bu da benim ömürlük yolculuklarımdan birisi olacak gibi duruyor. Bence güzel ve eğlenceli bir yolculuk olacak.

İkinci konu benim deyişimle 'kendi yakamdan düşmek'. Bu aslında birinci maddenin devamı bir nevi ama benim için ayrı bir başlığı hak ediyor. Ne yapsam yetersiz, daha fazlasını ve iyisini yapabilirmişim gibi bir kaygı mı desem, abartma huyu mu desem... Bir saçma ruh hali hakikaten. Bir bırak diyorum kendime, rahat ol. Herkesi memnun edemezsin. Gerçi herkesi memnun etme gibi bir düşüncem yok. Anlatamıyorum işte. Kesin bunun teknik bir ismi vardır da ben bilmiyorum. Boşver kelimesini kullanabilen birisi değilim. Belki biraz onunla alakalı. Bazen boşverebilirsem bu iş olur. Çok riskli. Ama, işte, öyle. Aferin Mustafa, mükemmel açıklayıcı oldun şu an. Buradan yıllar sonraki bana selam ederim. Hala bu kadar zor mu?

Üçüncü konu da olur olmadık yerlerde ve vakitlerde söylenmemesi veya yapılmaması gereken ne varsa onu bulup söylememek, yapmamak. Gerçekten mükemmel ötesi bir dingillik. Hiç tavsiye etmem. Aslında içimden iyi şeyler geçiyor ama ağzımdan bambaşka cümleler çıkıyor. Harika değil mi ama? Değil, evet, bence de. Bunu diğerlerine nazaran daha kolay halledebilirim gibi geliyor bana. En azından bunu önümüzdeki sene içinde halletmiş olmayı umuyorum.

***

Ne tuhaf, bir daha yirmili yaşlarımda doğum günü kutlamayacağım. Öte yandan yirmili yaşları yaşayabilmiş olmak da çok güzel. Ne kadar sakinim şu an... Allah'ım, bunun bozulmasını istemiyorum. Ben elimden geleni yapacağıma söz veriyorum. Hell yeeeaaahhh demek istiyorum ama bir önceki cümleyi düşününce bi' gülme geliyor. Gördünüz, değil mi? Üçüncü maddeye örnek. Ciiiyzıs... :)

Yazıyı bir alıntı ve bir şarkıyla bitirmek istiyorum. Şarkıyı yeni keşfettim aslında. Çok hoşuma gitti: Moğollar'dan Yolum Seninle.

Hoşça kalın güzel insanlar. Selamlar, sevgiler, hürmetler...

"Tek bir kişinin hoşuna gitmek için yazın. Pencereyi açıp bütün dünyayla aşk yaşamaya kalkarsanız zatürre olursunuz." (Kurt Vonnegut)


Beni çağıran uçurum, uçurum oldu sevdan...
Kaçmam...
Yok saklanmam başından-sonundan, korur bizi...
zaman...
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye...
Anlatma...
Anlamam...

Aşk varken; sözlerinde, düşlerinde, yeniden doğmak gibi nefesinle, çoğalıp sevginle...
İsteme...
Durdurmam...
Kim söylemiş son diye, olmaz diye, kanar diye...
Anlatma...
Anlamam...
Büyüt beni; gözlerinde, ellerinde, yeniden ses oldun sözlerime,
gücün saklı içimde...
Vursunlar...
Ağlamam...

İster bahar, ister ayaz...
Yolum seninle...
Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime...

Dipnot: Günlük hayatta beni tanıyıp da bu yazıyı okuyacaklara naçizane bir tavsiye: soru sormak yok, süründürürüm. :)

22 Kasım 2017 Çarşamba

Coşkuyla Ölmek II

"Çoğu zaman, kelimenin gerçek anlamıyla acıyla farkına varıyorum ki anlatmak istediğimin yirmide birini bile anlatamadım ve hatta hiçbir şey anlatamadım." (F. M. Dostoyevski)

Ben bu blogda yaklaşık üç yıl önce bir kez coşkuyla ölmüştüm. Bu akşam o yazının izinde tabiri caizse bir durum güncellemesi yapmak istiyorum. Böylece ne kadar takdire şayan (az) bir insan olduğumu bundan bilmem kaç yıl sonrası için kendime not düşmeyi hedefliyorum.

***

İstediğinde gezip tozabilen birisiyim. Niye olmayayım ki? Becerebiliyorum. Beceremediğim zamanlar olmuştu, yaklaşık yirmi yedi yıl kadar. Elimi cebime sokup sahil boyu ağır ağır, hem de inadına ağır yürüyebiliyorum. Sıkılana kadar... Çok mu anlamlı, çok mu önemli? Evet!

Siz kimsiniz ki size tüm doğruları(mı) söyleyeyim? Bir mucizeyi bekliyorum. Hayır, beklemiyorum. Evet, bekliyorum. Bilmiyorum. Gerçekleşmemesi önemli değil, gerçekleşse önemli olurdu. Bir yalanı yaşamıyorum, bir gerçeği yaşıyorum. Kaçmaya devam ediyorum. Kendime bir Bastiani Kalesi kurdum, serdim önüne de çöl gibi bir çöl. Kalenin kapısından dışarı adımımı atmıyorum. Kapıyı açar da yanlışlıkla çölde açmış bir çiçek görürüm diye ödüm kopuyor. Hayallerim hala sanki onları detaylıca düşünürsem mümkünatı yok gerçekleşmezlermiş gibi. Korkuyorum, kaçıyorum, dışarı adımımı atmıyorum. Çölden gelecek bir düşman beklemiyorum. Bir düşmandan korkmuyorum, eğlenceli bile olabilirdi. Ya beklediğim kişi gelirse, ya tanıdık biri gelirse, ya istemediğim biri gelirse?

Birilerini tanıdım. Bazı insanlar geliyor; çoğu gidiyor, azı kalıyor. İnsan istiyor ki kimisi hiç gitmesin (unutmadım, selamlar...). Sonra bunu isteyenin karşısındaki kalkıyor, gidiyor. Gitmek zorunda kalıyor. Çünkü öyle olması gerekiyor. Acı oluyor. Sonra o acı geçiyor. Acı çekmiş olmak geçmiyor. İnsan dalgınlaşıyor. Sürekli uzaklara dikiyor gözlerini. Soru istemiyor, sorun istemiyor, bilmek istemiyor, tanımak istemiyor. Peki, insan ne istiyor? Bilinmek istiyor. Farkında olunmak istiyor. Tanınmak istiyor. İnsan, ne istediğini kendisi de bilmiyor. İnsan, ahmak; insan, nankör; insan...

Doğup büyüdüğüm yerden iyi ki ayrıldım. Ayrılmasam delirecektim. İnsanları anladım. Anlam veremediğim davranışları oldu. Bu yanlış, bu böyle olmamalı dediklerim oldu. Ama, işte, oldu. Çünkü? Çünkü öyle olması gerekiyordu. İnsan olan bir kerede anlar. Ben insan olamamıştım. Suratını asmış; günü gününü, anı anını tutmayan bir 'şey' olmuştum. Kendimi anlamıyordum. Okumaya devam ediyordum. Zaten uzaklaştığım insanlardan iyice kopmaya başlamıştım. Kimseyi arayıp sormaz olmuş, laf edene de karşılık vermeye başlamıştım. Benden kıymetli miydiler? Ben kıymetli miydim? Böyle bir kıyas yapılabilir miydi? Yaptım. Benden kıymetli olsunlar istedim. Yeter ki bana dokunmasınlar. İçimdeki sesi yine susturamadım. Hala konuşuyor. Susturamayacağımı anlayınca dinlemeye mi başladım peki? Hayır. Görmezden geldim bir süre. Bunun da hayatta bir kişiye zararı olduğunu fark ettim; bana. Döndüm içimdeki sese. Dökül dedim. Derdin nedir? Ne olur dedi, iki artı iki dört etmesin. O salıncak var ya dedi, beni orada bıraktın. Bir boşluğun içinde, hala, bir ileri, bir geri, sallanıp duruyorum dedi. Sen elini cebine sokup gezip tozarken beni unuttun, unutmuş gibi yaptın dedi. Anladım. Hak verdim. Tamam dedim.

***

Gerisi gelmiyor, değil mi Mustafa? Kırk dakikadır klavyeye bakıyorsun. Daha çok bakarsın, ben sana söyleyeyim. Bugün birisi sırf senin saçma sapan bir davranışın yüzünden "kendimi salak gibi hissediyorum" dedi. Seni tebrik ediyorum. Olmak istediğin kişiden üç beş adım birden uzaklaştın. Bravo. Bütün kainat seni alkışlıyor şu an. Tüm ışıklar üzerinde. Mutlu musun? Çok basit, çok çok basit bir şey yapacaktın altı üstü. Niye erteliyorsun? Niye daha iyi hissettiremediğin gibi kötü hissettiriyorsun? On kere iyi olsan bir kere kötü oluyorsun. O bir kere de her şeyi kırıp döküyor. Neden yakınken bu kadar yakın, uzakken bu kadar uzaksın? Ne olacak?

Bilmiyorum...

Aslında aklımdan kötü bir şey geçirmiyorum. Yapacağım şeyleri yine yapacağım. Ama dışarıdan baktığımda hak veriyorum. Önemsemiyormuşum, ilgilenmiyormuşum gibi görünüyorum. Hep o maske... Sanki ben istedim. Allah belasını versin, sanki ben istedim. Heyhat, belki de bir dağı aşmak zorunda olan seyyah gibi bu konuda susmak en iyisi; elbette dağ olmasa, yol çok daha rahat ve kısa olur, ama sonuçta orada ve aşılması gerekiyor.

Kendi önümdeki en büyük engelim. Biri beni durdursa ne güzel olacak. Yoksa kendimle işim var.

İçimdeki boşluk gün geçtikçe büyüyor. Kendimi iyi hissetmiyorum.

Dipnot: Tüm samimiyetimle, özür dilerim.