19 Aralık 2021 Pazar

33

"Her insan kendisi olması karşılığında topluma bir bedel öder. Az ya da çok ama mutlaka bir bedel... Kimse bedelsiz kendi olamaz. Bu bedel çoğu kez yalnızlıktır." (Murathan Mungan)

Eşikte durdum, tüyler diken. Uzun zamandır uğramadığım ama tüm bu zaman boyunca da uğramak istediğim belki tek yerin önündeyim. Derin bir nefes alıyorum ve kapıyı açıyorum. Durmuş zaman kokusu, oraya buraya uçuşan tozlar, belki biraz rutubet... Ohhh, olmak istediğim yerdeyim. Merhaba blog, merhaba insancıklar, merhaba yanıp sönen ve tuşlara basmam için beni teşvik ederken baskı altına alan imleç.

Bir yıl daha geçti. Bir tur daha bitti. Yenilenme yeteneğini kaybetmiş hücre sayımda artış var. Aklımın odaları hala epey şenlikli. Hayıflanmayla şükrün, fevri olmakla durup düşünmenin, her şey hemen olsunla vakti gelince olurun tam ortasındayım. Hangi tarafı seçsem fark etmeyecek gibi; ama aslında sadece bir taraf seçilmeli gibi de. Birtakım yol ayrımlarında karar vermenin tam vakti, bir kısım yollara ise çoktan girildi. Bazı konularda seçim hakkı sunulmadı bile ki bu konular belki de haklarında en az düşündüklerim. Hala dilime dolanmış "aksiyon istiyorum" ve "neyse ki sakin bir insanım" gibi cümlelerin yanında kendine yer açmak için çok ciddi bir lobi çalışması yapan "olsun"lar birikmekte. Olsun bakalım, olan işte hayır vardır elbet.

***

Buraya uğramadığım bu son bir yılda çokça yere uğradım. Bu seneyi devriyemizde bir dönüp bir bakalım neler olmuş, neler olmamış.

Pandemi etkisi ile memleketimde girdiğim yeni yaşımda Mayıs ayında 17 gün tam kapanma gibi macera dolu bir etkinlik yaşadık. Bahar ve yaz ayları dağların ortasına konuşlanmış köyümde misler gibiydi. Kah araba ile gezmeler kah dedikodular, kah iş güç kah sülale gıybeti, kah artık İstanbul'a dönsem mi düşüncesi kah gene dedikodu... Yeter be!!! Arkadaşlar, eğer Trabzonluysanız ve üniversite vb. bir sebeple bir şekilde kopmuşsanız o diyarlardan sonrasında gidip bir buçuk yıl tekrar orada kalmak gerçekten hofff nasıl desem, acayip olabiliyor. Tavsiye eder miyim? Kesinlikle! Neden bu çileyi sadece ben çekeyim ki? Bunun için reklam kampanyası bile başlatabilirim: haydiyn tirabzona gidiyruk!

Beni tanıyanlar anlamışlardır, şimdi seviye düşmeye başlayacak. Sinyaller verildi. Hah işte, o Mustafa artık yok. Seviyesizleşmeyeceğim; çünkü sizin beklentilerinize göre şekil alacak değilim. Mesela şu anda bu cümleyi birine kurduğumu hayal ediyorum ve beni delip geçen tehditvari gözlerle karşılaşıyorum. Bunu hayal ederken de bir an için gerçekten durup şööööyle sol üste doğru falan bi bakıyorum. Demek ki böyle hayallerde insan sol üste bakıyor, evet.

Ağustos ayının yaklaşık ortası gibiydi. Biladerimi aldım yanıma (kendisinin şu anda Ankara'da totoşu donmaktadır kesin) ve iki şoför olacak şekilde en son 2008'de yaptığım bir şeyi yaptık. Gidebileceğim en uzak yere gitmekle başladık: Çanakkale. İlk kez özel araçla o kadar uzun yola gittik ve diyebilirim ki Türkiye gerçekten büyükmüş. Bu rahatlık ve maksat gezmek olsun düsturuyla (düsturu doğru kullanmışımdır inşallah, Aliş kontrol edip bana laf sokar zaten yanlışsa) çıktığımız yolda önce Ankara'ya gittik ve biladerin kampüsünü gördük. Ardından en son üniversitenin son günü gördüğüm Arda'yı ziyaret ettik. Bir insan hiç mi değişmez? Değişir elbet. Arda da değişmiş. Kocaman olmuş hahahaha. Şaka şaka. :)

O gece yola devam ettik ve Eskişehir'de kaldık. Eğer biladerim bu satırları okuyorsa diyecektir ki asıl önemli yeri anlatmamış. Doğrudur. Çünkü o esnada arabayı o kullanıyordu, haha. Ankara Eskişehir arasında bir yol var arkadaşlar: dümdüz. Ama fazla düz. Yani, nasıl desem, DÜZ. Gecenin bi vakti 250 km falan dümdüz bi yol gittik. Kör oluyorduk. Neden? Çünkü dümdüz. Yolun düz olması önemli, bu detayı atlamamalıyım. Anlamışsınızdır umarım. Çok düzdü. Huh, yorulduk konsantre olmaktan. Neyse ki bitti. Hayır, iki üç viraj olsa tamam da düz, ühü.

Sonraki gün Çanakkale'ye gittik ve bir hafta kadar orada takıldık. Oradan Zonguldak Devrek'te Ebru'yu ziyaret edecek şekilde bir akşam yemeği yedik ve bugüne kadar gitmediğim için kendime laf soktuğum Cide'ye gittik. Onur demişti ki abi ben de Cide'deyim, dönüşte uğrarsın istersen. Dedim zaten bir buçuk yıldır insana hasret kalmışız, şahane olur. Planımıza göre iki akşam orada kalıp oradan döneceğiz. İki akşam(cık), evet. Ehem...

İkinci gün biladeri Kastamonu'dan otobüse koyup Trabzon'a yolladıktan sonra iki akşam diye gittiğim Cide'de beş haftacık kaldım. Yani, birimlere takılmayalım lütfen, ikinin beşin lafını yapmaya değmez şimdi. Hem beş haftanın tamamında Cide'de değildik bile yani, üç beş akşam başka şehirlerde kaldığımız olmuştur.

İznini almadığım detayları burada paylaşamayacağım için ileride olur da unutursam diye en azından güzergahı burada bir paylaşayım diyorum. Cide'de geçen bu beş hafta içinde Amasra, Safranbolu gibi yakın yerleri gezdik. Sonra ne oldu nasıl olduysa baktık ki bir Güneydoğu tur planı yapmışız: Kapadokya-Antep-Halfeti-Urfa-Göbeklitepe-Mardin-Midyat-Adıyaman-Nemrut Dağı (güneşin doğuşu)-Tokat-Kastamonu gibi bir yol izledik. Neredeyse ucu ucuna her planımızın tuttuğu, dakik mi dakik bir seayahat oldu. Beni cezbeden yanı ani gelişmesiydi. İstedik oldu gibi yani. Hayat güzel.

Acayip güzel yerler, gerçekten. Halfeti kendi halinde çok güzel. Onca yer içinde yemek yediğimiz en nezih mekan (klasik müzik çalıyordu) Midyat Kafro Cafe idi. Coğrafyamız genel olarak güzel ve gezmeye kesinlikle değer. Fırsatı olan gezmeli, bunu bir kez daha anladım. Tüm ekibe teşekkürlerimi sunuyorum ve sıra gecesinde olanın sıra gecesinde kalması gerektiğini bir kez daha hatırlatıyorum. Gebertirim! Neyse ki sakin bir insanım.

Tabii, Cide'de kaldığımız bu beş haftayı aslında biraz daha açmak isterim. Şahane bir yer. Uzaktan çalışma modelinde insanın nirvanaya varacağı bir sahil ilçesi. Yaşanır. Cide'ye bağlı köylere de gittik, limanda da takıldık. Hatta merkeze her gittiğimizde limanı tavaf etme gibi bir prensip bile edindik. Sonra Yarımağa'yı gördüm, bildim. Bizim oralar gibi yemyeşil ama daha alçak dağların, belki biraz daha düzlüğün olduğu bir yerleşim. Sürekli aksiyon arayan birisi değilse insan böyle yerde huzur bulabilir gerçekten. Yarımağa, yani, HalfLord, evet. :)

***

Sonrası minik detaylar ve an itibariyle tekrar İstanbul... Hayat devam ediyor yani.

***

Gene beni tanıyanlar bilirler ki bazen bir sürü şey söylerim ama aslında hiçbir şey söylemiş olmam. Şimdi öyle bir şey yapacağım. İnşallah ileride okuduğumda aslında ne demek istediğimi en azından kendim anlarım. Hadi bakalım.

Şimdi efem, içinde bulunduğum ahval ve şeraitte aktif bekleme durumundayım. Beklemek genel olarak zor bir hal. Ancak şairin de dediği gibi "beklemek güzeldir, gelecekse beklenen". Bakın, çok önemli bir detay. Şair ruhlu insan bile beklemeye ancak olumlu şart koşarak tahammül edebilmiş. Beklerim ama diyelim ki gelmedin, valla orasına karışmam dercesine bir mısra. Hani şair olmasam yazacaklarımı sen düşün dercesine. Hah işte, benimki de o misal. Şimdi biraz daha anlaşılır cümlelerle devam edebilirim sanırım.

***

Zaman ya da başka bir deyişle yaş geçiyor. İçindeyken anlamıyorum. Ancak geri dönüp baktığımda yer ediyor bazı şeyler. İnsana hakikaten bir ilgisizlik ya da sıkılma hali geliyor. Başka bir deyişle "amaaan, boş işler" şeklinde tepki verme potansiyeli yükseliyor insanın. Bir nevi yalnızlaşma sebebi bu belki ama rahat ve huzurlu da hissettiriyor bir yandan. Öncelikler anlam kazanmaya başlıyor. O an içinden ne geliyorsa onu yapabileceğini fark etmeye başlıyor insan. Özellikle güzel şeyleri ertelememek lazım ama bu her zaman mümkün gelmez ya hani insana, bana yavaş yavaş amaaan, şimdi değilse ne zaman hissi gelmeye başladı. Bu formu daha çok sevdim ben. Böyle devam etmeye çalışacağım.

Bu yıl kendime pek sataşmak istemiyorum. Kendime kişisel hedefler koymak da istemiyorum. Profesyonel bazı hedefler olabilir ama işle burayı karıştırmak istemem. Kendi yakamdan düşme odaklı bir yaş geçirmek istiyorum 33'te eğer becerebilirsem. Benim yapıma biraz aykırı. Ama biraz önce okuyunca anımsadım, geçen yılki yazımda da demişim biraz daha az kontrolcü olmaya çalışacağım diye. O oldu aslında gerçekten de. En azından bazı şeylerde kontrolümün olmadığını kabullenebilmeye başladım. Kolay demiyorum. Ama imkansız hiç değil. Bakalım neler olacak.

***

33 böyleydi. Artık bir şeylerin ortasına mı yakınım, başına mı sonuna mı bilmiyorum. Umursamamaya çalışıyorum. Güzel şeyler yapmak istiyorum. Ölmez de kalırsak önümüzdeki yılki yazıda belki bu güzel şeylerden bahsedebilmek istiyorum. Önüme çıkan tüm fırsatları da değerlendirmeye çalışacağım.

Bunu okuyan herkese son olarak şunu söylemek istiyorum: bu hayata madem geldik yaşamanın bir yolunu bulmamız lazım; hayatta kalmanın değil. Yaşayalım arkadaşlar, elimizden geleni yapalım en azından. Hell yeeeahh! \o/

***

Aklınızın ve kalbinizin birlikte istediklerinin gerçek olması dileğiyle, hoşça kalın. 


19 Aralık 2020 Cumartesi

32

Düşündüm: “Yaşamda bir an geliyor, tanıdığın insanlar arasında ölüler canlılardan çok oluyor. Ve beyin başka yüz hatlarını, başka ifadeleri kabul etmeye yanaşmıyor: rastladığı bütün yeni yüzlere eski izlerin damgasını vurup her birine en uygun maskeyi buluyor.” (Görünmez Kentler - Italo Calvino)

Özne nesne yüklem noktalama işaretleri; ses deneme birki birkii... Oha, yazmayı söktüm.

Merhaba sevgili leş kargaları, napıyosunuz? Yaşıyor musunuz? Yaşayın, inadına!

Dünya tarihinin en marjinal yıllarından birisi sadece takvimde sona ermeye yaklaşmışken ben de Güneş etrafındaki turlarımdan birisini daha başarıyla tamamladım. 32. turumu sizlere anlatmak için yıllardır gelenekselleşmiş olduğu üzere yine buradayım. Kemerlerinizi bağlayın, aksiyona koşacağız. \o/

***

Ölmez de kalırsak ilerleyen yıllarda hepimizin lanetle anma ihtimalinin 100.1% olduğu 2020 yılı hakkında çok laf etmek istemiyorum. Sadece şunu diyeceğim: ben neden Çin'in Wuhan diye bir kenti olduğunu bir daha unutamayacak şekilde biliyorum? Benim coğrafyam kötüdür, öyle kalmalıydı. Ayrıca, yarasadan çorba mı olur? Seviyesizler... Bence yahnisi daha güzel olur. Neyse, bu tatsız konuyu geçelim.

***

Yaklaşık son altı aydır bordo mavi bir odada tek başıma çalışıyorum. Sibirya gibi bir yer. Diğer odalar ışıklı ve sıcakken burası karanlık ve nemli. Erken saatlerde ışığı açmak zorunda kalıyorum. Bazen battaniyeme sıkıca sarılıp devam ediyorum çalışmaya. Modern zaman köleleriyiz, kırbacımızsa zaman. Acımadan vuruyor bol vakit sahipleri (ipucu: vakit nakittir, yani, zaman paradır, bu durumda kırbaçlayan yaa yaa).

Benimle aynı işi yapan insanlarla bir arada olmayı özledim. Fakin' pandemi... Sürekli evin içinde olmaktan bazı davranışlarımın yerini alışkanlığa (tam tersi de doğru) bıraktığını fark ediyorum. Mesela bugün uzun zaman sonra pantolon giydim ve kendimi tuhaf hissettim. Öğle yemeği için mekan değiştirmek, işe gidip gelmek, markete uğramak, toplu taşımaya binmek, toplu taşımadan inmek (benim için en maceralısı budur normalde), insan görmek (!), sokak hayvanlarına laf atmak, birinde toplanıp boş muhabbet yapmak gibi günlük hayatta durup da anlam yüklemeyeceğim işler son dönemde çoğumuz için birer ütopik düş oldu. Yeni normal, vaka sayıları, yasaklar, maske, mesafe, fuşki... Off, örselendim.

İki saattir bu bahsi kapatayım diyorum ama kapanmıyor. Madem kapanmıyor, farklı bir noktaya koyuyorum kameramı. Yeni bir açı yakalıyorum. Baş kahramanı tatsız bir olay olan bir filmi izlemek istemiyorum. Olmaz olsun böyle kurgu!

Bu lanet yıl kulağa ne kadar inanılmaz gelse de benim için çok güzel oldu. Pandemiden dolayı Trabzon'a döndüm ve uzun zaman sonra ailemle bir arada olma fırsatı yakaladım. Kardeş kardeşe anlamsız bir sürü muhabbet ettik, anlamlı konuşmalarımız da oldu. Dosti yatarken televizyonun sesini kıstık ve biz bir süre daha oturduk. Yatarken her gece Aliş bana sarıldı. Biladerim kocaman bir adam oldu. Her ne kadar 20 yaşını doldurmadığı için devlet onu adamdan saymıyor olsa da o benim gözümde artık kocaman bir adam it. Saçı, boyu, yüz hatları falan rahmetli dayıma benziyor. Bizim evde bir fotoğrafı vardır dayımın, küçükken onun vefatının ardından Harun abilerin dükkanından almıştım. Ordaki haline benzetiyorum. Kendisine henüz söylemedim bunu. İlk kez buradan okuyorsun bu düşüncemi sevgili it (gerçi sen okumazsın ama neyse khkkhk).

Yaz aylarında adeta bir iş bölümü yaptık ve haşmetleri köye yolladık. Evimizin üstü inşaattı son on beş yıldır. Orayı yaptıralım dedik ve uzun soluklu bir sürece ilk adımı atmış olduk. Üst kat güzel olduğu gibi çatı katımız efsane oldu. Allah herkesin gönlüne göre versin. Sadece yakın tarihte haşmetler o lanet virüse ki adını burada anmayacağım, yakalandı. Atlattılar, sonsuz şükür olsun. Sizi seviyorum haşmetler. İlk olarak beni seçtiğiniz ve doğurduğunuz için teşekkür ederim. Bence isabetli bir karar olmuş. Diğer leş kargaları da koklansın fuşki. Hiç!

Şimdi, 32 yaşındayım ve ömrüm boyunca yürümede zorluk çektim. Hala çekiyorum ama önemsiz bir derece eskisine kıyasla. İlk kez bu akşam kendi köyüme kendi arabamla giriş yaptım. Köye girerken hoş geldiniz tabelasına bile korna çaldım. Çok yakışıklı bir arabamız oldu, Allah kazadan beladan korur inşallah. Ses komut sistemi var. Bir papağan gibi eğiteceğim onu ve sevmediğim biri arabaya binerse bir anahtar kelime kullanacağım. O durumda da tüm alarmların çalmasını sağlayacağım. Yaşasın itlik serserilik! \o/

***

Her şey sanki bir anda olmuş gibi, çok tuhaf. Bu akşam gece 11 çayımızı içerken (İngilizler akıllı olsun) anneme gıcıklık yapmak için sordum ee haşmet dedim, ev var, araba var, şimdi ne olacak? Dövecekti beni az kalsın hahah :)  Arkadaşlar, gaffam o kadar rahat ki... Yine de uygun olduğunu düşünen adaylar cv'sini gönderirse anneme iletebilirim. O benden hevesli zira.

Ben bu satırları yazarken bir yandan da çok ilginç bir doğa olayına şahitlik ediyorum. Bizim evi bilenler için yazıyorum, şu anda mutfaktayız. Ben babamın yerinde oturuyorum ve bu satırları yazıyorum. Sağımdaki kanepede bilader ve Aliş KİTAP OKUYOR!!! Bakın, bu üç milyon yılda bir gerçekleşen bir doğa olayı kadar nadirdir. Yani, bunun bile vuku bulduğu bir seneyi lanetle anamayız. Yo dostum yo, o kadar da değil.

Hadddiii, devvvam edelim!

***

Yukarıdakilerin çoğunu unutmamak için yazdım. Her geçen sene bir önceki senelerin yazıları daha güzel ve anlamlı (biraz da absürt) gelmeye başlıyor çünkü gözüme. Yaşasın arşivcilik...

30'lar güzelmiş. Ben beğendim. Kaos ve aksiyon seven yanıma rağmen 30'larla başlayan o ne istediğini bilme ve daha da önemlisi ne istemediğini bilme halini çok sevdim. Her ne kadar ben günlük hayatımda 1 ve 0'larla çalışan bir meşe odunu olsam da kabul ediyorum ki arada küsüratlar da var. Siyah beyaz değil her şey, arada griler de var ve olmalı. Tüm güzel detaylar da orada aksi gibi. Neyin üzerinde kontrolüm olsun istiyorsam ondan zevk almıyorum, o benim için iş veya vazife gibi oluyor. Biraz kontrolsüzlük iyi o yüzden. Azıcık olsun salabilmek, aman ya ne olacak diyebilmek lazım. Yani, Aliş bir soruyu on beşinci kez mi sormuş, sorsun varsın. Bir iş planlandığı gibi gitmemiş mi? NE DEMEK GİTMEMİŞ?! Şey, olmayıversin canım ne olacak. YA AMA tamam tamam hişşş, sakin...

Hah, sakin, evet, o da vardı. Bilenler bilir, ne kadar da sakin bir insanımdır. Ulu Manitu sabır vermiş sağ olsun. Hem bence bu yıl gerçekten de geçen yılki halimden çok daha sakindim. Kafama estikçe açı değiştiriyorum çünkü. 2020'de geçersiz kılınan bir atasözümüz var, malum: tebdili mekanda ferahlık vardır. Yerimizden kıpırdayamadığımız bu yıl onu ben tebdili açıda ferahlık vardıra evirdim. Benim için işe yaradı çoğunlukla.

***

Çok çay içiyorum ya, onu n'apıcaz?

***

Yılda bir yazı yazan birisi için yeterince gayret ettim sanırım. Keşkelere sığınmak istemiyorum. Yazma hissini çok seviyorum. HALA KİTAP OKUYORLAR!!! Bu yazıyı okuyacak herkesin adına çok mutluyum, çünkü hayattasınız. İyi ki varsınız. Umarım daha nice seneler görürüz beraber.

Yaşamaya yeni başlamışım, hayat yeni başlıyor. Bir süre daha (100-150 yıl falan) böyle devam eder umarım.

Her şey gönlümüzce olsun. Hoşça kalın.

\o/