19 Aralık 2011 Pazartesi

23 Oldu İyi Mi?



Tam otuz yıl saatim işlemiş, ben durmuşum.
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Böyle diyor Necip Fazıl... Gerçi ben daha otuz olmadım ama bir yerde benim için de doğru bu dizeler. Yirmi üç yaşımı doldurdum 19 Aralık 2011 itibariyle.

Bu dünyada yirmi üç yıl... Bu kadar zaman yaşayamayan insanlar var tarihte. Daha fenası bu yaşta İstanbul'u çoktan fethetmiş birisini yazıyor tarih sayfaları. Ben demek ki hakikaten hiçbir şey yapmamışım. Bundan sonrasında artık biraz kıpırdansam iyi olur. :))

Yalnız, son bir yılımı düşündüğümde aslında o kadar da fena değil ha sanki? Yeni bir dost edindim mesela. Arkadaşların bile zor olmaya başladığı devirlere girmeye başladığımızı düşünüyorum ve ben bir dost edindim. Çok şanslıyım vesselam. Kendisini bilen o şahsa burdan sonsuz iyi dileklerimi iletiyorum. :))

Kendi fikrimce özel günlere pek önem veren birisi değilimdir. Ancak doğum günlerine nedense aşırı bir önem veriyorum. Asıl yılbaşının insanın doğum günü olduğunu düşündüğümden olsa gerek...

Bu doğum günümde yanımda olan ve doğum günümü kutlayan  tüm arkadaşlarıma teşekkürü bir borç bilirim. İyi ki varsınız. Yanımda olamasa dahi mesafelerin önemsiz olduğunu hissettirip de kutlayanlara ayrıca teşekkür ederim. Hepiniz, gerçekten hepiniz iyi ki varsınız.

Amaaaaaa...

Ama aile başka arkadaş. Böyle bir ailem olduğu için Allah'a ne kadar şükretsem azdır. Ama bu şükretmediğim anlamına gelmez tabii, ehem ehem. :)) Çok ama çok güzel bir duygu insanın ailesini her zaman yanında hissetmesi. Kelimelerle anlatılmaz ki yazayım buraya. Fakat elimden geldiğince bir teşekkür edeceğim.

Anneme ve babama, beni böyle yetiştirdikleri için sonsuz teşekkür ederim. Olumlu her davranışım onların sayesindedir. Olumsuz her davranışımsa tamamen benim hatamdır. Annnnemmm... Babaciiiimmm... Sizi çok seviyorum ya ben. :))

Sonra kardeşlerim... Ah ulan ya, ya siz bambaşkasınız ya. Ağlatacaktınız lan beni. Bu kadar mutlu olurdu insan? Çok teşekkür ederim size. Kardeş demek, öyle bir şey ki, öyle bir şey ki işte... Anlatılmaz, anlatılamaz ya da ben anlatamıyorum. Sizi dünyalara değişmem ben, çok sevildiğinizi bilin istiyorum sadece. İyi ki varsınız. Ağlamak istiyorum şu an. :))

Bu aşırı fazla kişisel yazımı şöylece bitirmek isterim ki bu şekil hayatımın dahi en anlamlı hediyelerinden birisi olabilir... :))



 

17 Aralık 2011 Cumartesi

Unutmak Mı Dediniz?

İnsan, zeki varlık...

Tarihe baksak, tonla buluş yapmış. İşe yarar, yaramaz ne varsa araştırmış. Araştırmaya da devam ediyor. Bitmiyor çünkü keşifler, maceralar. Bilinmeyenin çekim gücü o kadar kuvvetli ki kendini geride tutamıyor. Tutmasın da zaten, sonuçta ihtiyaç var tüm bunlara.

Fakat insanın elinde olmayan öyle şeyler de var ki icat edilmesine gerek olmayan ya da icat edilemeyecek olan. Ne gibi mi? Unutmak gibi mesela. Unutmaktan kastım unutabilmek! Bilinçli bir şekilde unutmaya çalışılan olayın, ismin, artık her ne ise onun unutulabilmesi. Zaten düşünürün de dediği gibi: "Hatırlamak için onca özelliğimiz olmasına rağmen unutmak için elimizde hiçbir şeyin olmamaı, işte hayatın en büyük kazıklarından birisi de bu!" ...

Evet, neden mümkün değil unutmak? Tamam, belki mümkün ama ne demeye bu kadar zor? Bütün bilimadamlarını göreve çağırıyorum. Buna bir çare bulun lütfen. Kendim için istiyorsam namerdim, gençlerin hali çok fena. :))

Yazıyı, kendimle çok fena çelişen bir şekilde Zeki Müren'in Ben Seni Unutmak İçin Sevmedim şarkısının sözleriyle bitiriyorum:


Ben seni unutmak için sevmedim.
Gülmen ayrılık demekmiş bilmedim.
Bekledim sabah akşam yollarını,
Ölmek istedim, bir türlü ölmedim.
-Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu?
-Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu.

Şimdi sen kim bilir nerelerdesin?
Gelir gecelereden koşarak sesin.
Bana en acı haber kiminlesin,
Adını içimden hala silmedim.
-Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu?
-Kalp acı, dünya hüzün, göz yaş dolu.

15 Aralık 2011 Perşembe

Ona

ben
seni sevdiğim kadar
kimseyi sevmedim
diyemem

belki de sevmişimdir
bilemem

***


ama ben
seni sevdiğim gibi
sevmedim kimseyi

seni gördüğüm gibi
görmedim kimseyi

ve bilmedim kimseyi
seni bildiğim gibi

düşlemedim kimseyi
seni düşlediğim gibi

ve yine ben
istemedim ki kimseyi
seni istediğim gibi...

13 Aralık 2011 Salı

Where Is The Party Yeah?

12 Aralık 2011...

Bugün birisinin gözlerinde şaşkınlığı, tam anlamıyla afallamayı, tepki verememeyi gördüm. Aşırı sevincin insanı çok fazla duygusallaştırdığını gördüm. Çok güzel insanlar gördüm bugün, çok güzel bir gün yaşadım bugün. Velhasıl, bugünü çok sevdim...

Kısa bir yazı olacak; çünkü fazla söze gerek yok. Kendisini bilen o insanları tanıdığım için bile, evet sadece bunun için bile dünyanın en şanslı insanı olabilirim. İYİ Kİ VARIZ. Hep böyle kalmamız dileği ile bir kez daha iyi ki doğdun Gürsoy kankam. Sen var ya, bu bloga sığacak adam değilsin ama ben yaptım oldu. Kusura bakma artık.

En kötü günümüz böyle olsun, daha nice mutlu senelere. :)
 

11 Aralık 2011 Pazar

Paha Biçilemeyenler

Paha biçilemez şeyler var insan hayatında. Karşılığı olmayan, olamayan, olamayacak olan şeyler... Ve insan, neyim var ki demeden önce bunları bir düşünmeli, düşünebilmeli, düşünmeyi akıl edebilmeli.

Aile, dostluk, arkadaşlık, sevmek, sevmek, sevmek, sonra sevilmek... Nefret etmek bazen, deli olmak, kafayı yemek, işin içinden çıkamamak! Sonra sakinleşmek, dinmek... Susmak ya da susabilmek en önemlisi! Genelleme yaparsak duygular; evet, duygulara paha biçmek imkansız. Duygusuz olmaktansa hiç olmamak daha iyi mi olurdu ne?

En azından ara sıra elimizdekileri bir düşünsek fena mı olur? Neleri kaybettiğimize değil de hala nelere sahip olduğumuza, kimleri yolculadığımıza değil de kimleri ağırladığımıza bir baksak fena mı olur?

Şimdi ben bu yazıyı yazarken durup bir bardak su içebilirken, o bir bardak suya hasret milyonlarca insanın olduğunu fark edebilsem mesela; karnım tok yatacakken belki de tam şu anda açlık sebebiyle hayata gözlerini yuman insanların olabileceğini idrak etsem mesela... Benim beğenmediğim bu hayatın, onlar için hayal bile edilemez bir hayat olacağını anlasam birden!

Artık her şeyin bir karşılığı olmasını beklemesem, karşılıksız olandaki o gizli mutluluğu bir öğrenebilsem örneğin. Birilerini duyabilmek için sağlam kulağa, cevap verebilmek için bir sese sahip olduğumu; daha da önemlisi düşünebilecek akıl sağlığına sahip olduğumu keşfetsem ansızın!

Örnekler vs. çoğaltılabilir. Ben bunları düşünürken inceden korkuyorum bile. Evet diyorum kendi kendime, Allah'ım benim ne kadar çok şeyim varmış. Ben gerçekten nasıl bir hazine taşıyorum? Birileri beni çalıp satacak olsa paraya para demezler yahu! (Güzelim yazıyı da bu espriyle mundar ettim ama olsun.)

Bu gecelik de söyleyeceklerim bunlar. Bence hepimiz paha biçilemeziz. Farkında olalım yeter, farkında olalım ama!
 

10 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Günün Daha Ardından

Bir gün daha geride kaldı.

Her zamanki gibi başlayan bir gündü, uyanarak. Okula git, derse gir, dersten çık, arkadaşlarla kantinde muhabbet et, eve gel... Burdan sonrası farklılaştı yalnız. Akşama büyük planlarımız vardı. Üniversitemizin müzik hocalarının müzik dinletisi vardı; "Aşk İle...".


Planlanan saatte olmamız gereken yerde olduğumuz halde içeriye giremedik. Neden? Keyfimizden değil herhalde, çok kalabalıktı ve yer kalmadı; o yüzden. Öyle büyük bir beklentiye de kapılmayın hemen. :)

Her neyse...

Biz de on kişi toplandık, Aheste'ye gittik. Üç saat lafladık orda. Fena mı oldu? Tabii ki haaayııır! Ama işte insan evden çıkarken müzik dinlemeye gidiyorum diye çıkıp da sonuç olarak tüm akşam bir kafede takılınca pek hoş olmuyor. Ama yine de on numara bir geceydi. Tüm arkadaşlarıma teşekkür ediyorum. İyi ki varsınız lan! Tamaaaam, şımarmayın; akıllı olun.

Pekiii, bu gece ne öğrendik? Bu gece sayın seyirciler bir kez daha öğrendim ki insan yalnız! Aslında tam öyle de değil ama öyle işte (sanırım biraz önce tüm edebiyat tarihimizin en saçma cümlesini kurdum!). Ancak şu bir gerçek ki kişi eğer isterse milyon kişinin arasında dahi yalnız kalabilir. Ne yapmak lazım? Yalnız kalmamak lazım tabii ki. Seçim şansı varsa yalnız kalmak seçilmemeli. Arkadaşlar iyidir lan! Sonra ara ki bulasın. Ben de böyle yaptım bu gece. Tam aksi bir karar veriyordum ki lan dedim kendi kendime, saçmalama, otur aşağı. Hayat güzel, içilen kahve güzel, bakılan falın geyiği güzel... Daha ne olsun değil mi?

Kıssadan hissemiz Zeki Müren'den geliyor: "ömür dediğin şey küsecek kadar çok mu". Değil! Ne kendine küs, ne hayata küs, ne de bir başkasına küs. Elindekinin kıymetini bil. Ayağınız yorganına göre uzat. Bin bilsen de bir bilene danış (ne alakaysa artık).

Bitişi Candan Erçetin yapıyor:

Unutursun unutursun,
Zaman geçer avunursun.
İsyan etsen de derinden,
Hayat tutar ellerinden,
Bir gün gelir unutursun...

8 Aralık 2011 Perşembe

Galiba

Hey giden! Ardına hiç dönüp bakmadan gidebilen!
Kalbinde zerre payım da mı yok? Neden?
Geri gelmeyen zamanım yitirilen.

Böyle diyor Sagopa Kajmer, Galiba parçasında. Bu adamın bunca sözü nasıl olup da yazabildiğini hiç anlamadım zaten. Eserlerinin çoğu için geçerli bu söylediğim. Nasıl bir kafa varsa adamda yazdıkça yazıyor arkadaş.

Yeni paragrafa başlamak için saatin 00:00 olmasını bekledim. Evet, artık 9 Aralık oldu. Ne değişti? Hiçbir şey... Yine Winamp açık, yine kafasına göre takılıyor. Ellerim yine klavye üzerinde gezinmeye devam ediyor, gözlerim sızlamaya başlıyor. 

Belli bir amacı olmaksızın bir şeyler yazmamalı demek ki insan. Genel olarak da bir işi yapmış olmak için yapmamak lazım diye düşünüyorum. Ama nedense düşündüğüm çoğu şeyi uygulayabilmekten uzağım. Halbuki uygulanmayan bilgi de ne işe yararsa ukalalıktan başka... 

Peki, başkalarına gayet kolaylıkla yapabilirsin dediğim şeyleri kendim yapmaya gelince neden duraklıyorum? Hani kolaydı? Hani yapılabilirdi? Şimdi ben iki yüzlü müyüm? Yoksa yüzsüz müyüm? Sanırım ikincisi daha uygun oldu. Çok yüzsüz bir insanım, evet. 

Allah'tan Winamp'a da kafana göre takıl dedik yani. O şarkıdan sonra Ajdar mı çalınır? Çk çk çk... Şaka tabii ki, Ajdar'ın ne işi var benim bilgisayarımda! :)) 

'Candan Erçetin - Neden'le devam ediyoruz. Bu da çok zor sorular soruyor gerçi. Zaten işin içinden çıkamamışım bir türlü, bir de sen vurma be! Ama haklı da bir yandan! 

Neden anlamaz insan yanındayken kıymetini?

Neden? Neden? Neden?..

Yeryüzünde konuşulmakta olan bütün dillerde sorulabilecek tek soru kalsa o da bu olurdu herhalde. Ne kazık bir sorudur: Neden? Kaldı ki çok fazla şeyi de anlatamıyoruz. Kendimizi ifade edemiyoruz. Belki de anlatamayacağımızı düşünüyoruz. Hem bana sorulacak olursa müzik de bunun için icat edilmiş olsa gerek. Victor Hugo'nun da dediği gibi müzik, kelimelere dökülemeyen ancak sessiz de kalamayacak olanları ifade eder. Ah ulan be, günün birinde ben de böyle bir söz edersem çok mutlu olacağım. :)

Şöyle bir bakınca gece gece yeterince saçmalamış olduğumu görüyorum. Bu yazıyı (ne alaka bilmiyorum ama) Orhan Veli'nin Ayrılış şiiriyle bitirmek istiyorum:

Bakakalırım giden geminin ardından;
Atamam kendimi denize, dünya güzel;
Serde erkeklik var, ağlayamam.

7 Aralık 2011 Çarşamba

İyilik Neye Yarar

1.

İyilik neye yarar,
Öldürülürse iyiler çarçabuk,
ya da iyilik görenler?

Özgürlük neye yarar,
yaşarsa bir arada
özgürlerle tutsaklar?

Akılsız olmak madem ekmek sağlar herkese,
akıl neye yarar?

2.

İyi insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
iyilik beklenmesin!

Özgür insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
kavuşsun özgürlüğe herkes,
özgürlük sevgisi geçersiz olsun!

Akıllı insan olacağınıza,
öyle bir yere götürün ki dünyayı,
akılsızlık zararlı olsun!

5 Aralık 2011 Pazartesi

Sen Sen Sen

Bir dağbaşı yalnızlığı yaşıyorum yeniden,
Dağbaşı yalnızlığı ölümden beter.
Hiç kimse aramasa sormasa beni
Sen gelsen yeter.

Huzur, ellerinin güzelliğidir.
Gözlerin karşımdaki mutluluk denizi.
Her sabah soframızda ekmeğimizi
Sen bölsen yeter.

Yüreğim seninle yaylalar kadar serin
Ne bir çizgi hasret, ne bir nokta gam
Yayla dumanı gibi gözlerime her akşam
Sen dolsan yeter.

Bende çaresizlik sonsuz kördüğüm,
Bende sabır, sende naz...
Gündüzünden vazgeçtim, düşümde biraz
Bir yüz görümlüğü sen olsan yeter.

Duymasa da hiç kimse şâir gönlümün
Sende karar kıldığını
Ve içimin şerha şerha yarıldığını
Sen bilsen yeter.

Bir gün duysan bittiğimi, tükendiğimi
Çıkıp gelsen uzaklardan korkulu, ürkek,
Bir incecik dal gibi üzerime titreyerek
Eğilsen yeter.


4 Aralık 2011 Pazar

Kalemimin Dili Olsa


"Gece... Bir şeyler yazmak için her zaman tercihim olmuştur. Aslında çoğu işi yapmak için tercihim olmuştur. Kendine özgü bir havası var, kendine has bir gizemi var. O gizeme dalmanızı isteyen çekici bir yanı var. Ancak bunun yapılabilmesi için şartları var. Cesaret istiyor örneğin, benim dostum olmak istiyorsan gözünü kapatıp güvenebileceksin diyor. Dedim ya işte, kendisine çekiyor; ama öylesine değil, kendinden eminsen...

Gece meselesi burada kalsın, güven üzerinden devam edelim.

Birisine güvenebilmek... Risk değil de nedir ki bu? Çoğu insan kendisine bile güvenemiyor günümüzde. Düşlerindeki hayata kavuşmak için çabalamaya gücü yok. Kendi sınırlarını bilmiyor, bilemiyor; daha kötüsü sınırlarını zorlamıyor, denemiyor bile! E, durum böyleyken başkasına nasıl güvenecek? İşin ilginç kısmı da burası zaten. Sırf sorumluluğu kendisinden atmak için başkasına daha rahat güvenebiliyor. Tabii ‘başkası’ burada aile, arkadaşlar, dostlar oluyor. Onları yabana attığımdan değil bu dediklerim. Sadece özgüvenin önemini vurgulamaya çalışıyorum. Bilinçli birey olmak lazım, en azından denemek lazım… Gerisi zaten gelecektir.

Peki, geride kimler var? Yukarıda da bahsettiğim gibi aile, arkadaşlar, dostlar... Bunlardan aileyi bir kenara koymak lazım sanki. Her yönden farklı. Bir kere seçme lüksümüz yok. O zaman şikayet etmenin de bir anlamı yok. Kaldı ki aile içi huzur, şu hayatta bir insanın sahip olabileceği en değerli şeylerden birisi; belki de birincisi. Sonra arkadaşlar var. Burada iş biraz daha değişiyor. Bir kere seçme özgürlüğümüz var. (Belirtmeden geçemeyeceğim, bu yazı süresince de istisnalar kaideyi bozmayacaktır. :)) Dikkatli olunması gereken bir husus, hem de çok. İnsanın çevresi, karakter oluşumuna aşırı etki ediyor. Karakter de belli bir yaştan sonra çok zor değişiyor. Boşuna dememiş büyüklerimiz “yedisinde neyse yetmişinde de o” diye. Gerçi bu söze de pek katılmıyorum ama neyse. :)

Bu yazıyı aslında direkt dostluk üzerine yazacaktım ama yazmaya başlayınca ortaya bunlar çıktı. Az biraz da dostluk üzerine konuşup edebiyat dünyasını bu eziyetten kurtarayım. :)

Dostluk... Evet, işte bu var ya, anlatılmaz bir kavram. Gerçek bir dosta sahip olmak, paha biçilemez. Her zaman orada olacağını bileceğin birisi, seni dinleyecek birisi, gerektiğinde iyiliğin için ağzına geleni diyebilecek birisi, sevincini de kederini de paylaşacak birisi,  aradan yıllar geçse de görür görmez kaldığın yerden devam edebileceğin birisi, yanında konuşmak zorunda olmadığın birisi, seni sustuğunda da anlayacak birisi, varlığı yetecek birisi, mesafelerin araya giremeyeceği birisi... Kim bilir daha neler sayılabilir böyle? Kolay mı böylesini bulmak? Var mıdır ki zaten? Böyle insanların yaşıyor olma ihtimali nedir? O ihtimalin bizim yakınlarımızda olma olasılığı nedir peki? Ne yapmak lazım bu kişiyi bulabilmek için? Beklemek mi, aramak mı? Aramakla bulunur mu yoksa öylece karşına çıkar mı?

Sorular çoğaltılabilir. Benim şahsi görüşüm, öncelikle böyle birisi olmaya çalışmak yönünde. Hani fizikte etki-tepki prensibi var ya, işte onun gibi. Ya da ‘eden bulur’ mu demeliydim? Sonuçta kötülük eden kötülük bulacaksa iyilik edenin de iyilik bulması lazım. Bu arada evet, çok düz mantık birisiyimdir. :) Ama haksız mıyım? Onu da sanmıyorum. Sonuçta beni bilen bilir, daima haklıyımdır. (Burada birilerine sosyal mesaj göndermiş olma ihtimalim kuvvetle muhtemel... :))

Yazdıklarıma bir göz gezdirince fark ettim ki daldan dala atlamışım. Daha güzel bir yazı yazabilmeliydim. İnsanın gününde olması diye bir şey var sanırım. Uzun yazı da pek okunmaz. Daha fazla uzatmanın bir anlamı yok onun için.

            Zeki Müren’in “ömür dediğin şey küsecek kadar çok mu” diyerek beni derin düşüncelere sevk ettiği şu an itibariyle huzurlarınızdan ayrılıyorum. Mutlu kalın..."

            ***

            Evet, bu yazıyı aslında 24 Ekim'de yazmıştım; ama kendim için değil. Yukarıdaki özelliklere sahip birisi içindi, istek üzerine... Ve sanırım ben bir eşeklik edip o can dostum güzel insanı kırdım; ilk kez de değil üstelik. Ondan özür diliyorum. O kendisini biliyor. Ben yine her zaman ona destek olabilmek için burada olacağım. Umarım durumun ciddiyetinin farkındayımdır, ayağımı denk alsam fena olmayacak sanki. Daha 'normal' olmaya çalışacağım; ama bir süre sonra da yine eski ben olacağımdır garanti. Ne yapacağım hiç bilmiyorum. Ooooof offf...

15 Kasım 2011 Salı

Es Be Rüzgar

tam yeşerirken
dona kesmişse ne olmuş
çiçeğimiz

biz ne ayazlar yedik
ne yazgılara yattık da direndik
şimdi mi öleceğiz
...

kalabalıklar gelse de üstümüze
zor olsa da yürümek terse
iki kere iki beş deyip
o biri bölüşeceğiz
...

hem
sen rüzgarsın
ben deniz
coşmak için izin mi isteyeceğiz

söyle
dalgakıranlara
boyun mu
eğeceğiz

Gülşen Destanoğlu

12 Kasım 2011 Cumartesi

Mutluluk

Bazen mutlu insanlara, aptal görünseler de keşfedilmemiş bilge kişiler gözüyle bakmak geliyor içimden. Akıllılıktan daha salakça olup insanı daha çok mutsuz eden bir başka şey var mıdır?
* * *
Dost yollar birbirine kavuştu mu, bütün dünya insan için kısa bir süre bir vatan olup çıkar.
* * *
Dakikalara yüksek değer biçilmesinin, yaşam biçimimizin en önemli nedeni olarak acelenin sevincin azılı düşmanı olduğuna kuşku yok. Parola, elden geldiğince çok, elden geldiğince çabuktur. Bunun yol açtığı sonuç ise giderek daha fazla eğlence, daha az sevinçtir.
* * *
Her sevincin harikulade yanı, hak edilmeden çıkıp gelmesi ve asla satın alınamayışıdır.
* * *
Yontulmamış ve aptal kişilerin “mutluluk” özlemi, belki de bir misyonu yerine getirmekle yükümlü kılınmışların asla ayırıcı bir özelliği değildir. Belki her insan, aynı derece bilinçli olmasa bile, bir basamak altında ya da bir basamak üstündeki kimsenin mutluluğunu kıskanır. Belki her yaşam bir ötekisine gıpta eder ve her yaşama kendi yazgısı bir başka yaşamınkinden çetin görünür.
* * *
Ancak içinden kovulduğumuz zaman, cennet cennet olduğunun bilinmesine izin verir.
* * *
Mutluluğa onu görmediğiniz sürece sahip olabilirsiniz ancak.
* * *
Mutluluğu yaşamak her şeyden önce zamandan, dolayısıyla gerek korku, gerek umuttan bağımsızlığı gerektirir; bu yeteneği de insanlar geçip giden yıllarla birlikte elden çıkarır.
* * *
Tüm görevini yerine getirmekle, tüm ahlak kurallarına, tüm yasalara uymakla insanlar birbirlerini seyrek durumlarda mutlu kılabilir, çünkü böyle davranmaları onların kendi kendilerini mutlu kılmaz. İnsanı “iyi” bir insan yapacak tek yol mutluluktan geçer.
* * *
Mutluluk “ne” değil, “nasıldır, nesne değil, yetenektir.
* * *
Yarından hiçbir şey beklemez, bugünün getirdiklerini şükranla alıp kabullenirsek, bizim için bir mutluluk söz konusu olabilir ancak; bizi mutlu kılacak an, dönüp dolaşıp karşımıza çıkar.
* * *
Bir an uğruna kendini gözden çıkarabilmek, bir kadının gülümsemesi uğruna kendini feda edebilmek, işte budur mutluluk!
* * *
Mutluluğun ne akıl ne de ahlakla ilgisi vardır, özü bakımından büyülü bir nesnedir mutluluk; insanlık yaşamının erken dönemine, insanlık merdiveninin ilk gençlik basamağına özgüdür. Perilerin armağanlara boğduğu, Tanrıların şımarttığı naif-mutlu kişi ussal incelemelere uygun bir konu değil, bir simgedir, kişisellik ve tarihselliğin dışında bir konumu vardır. Ama yine de öyle seçkin kişiler görülür ki, yaşamlarında mutluluğun yer almadığını düşünmek olanaksızdır; isterse kendileriyle kendilerine uygun düşen misyonun tarihsel ve özyaşamsal bakımdan birbirini gelip bulmasından oluşsun sadece, böyle bir mutluluğu yaşar söz konusu kişiler.
* * *
Mutluluk özlemiyle dolup taşar insanın içi, ama yine de insan ele geçireceği mutluluğa uzun süre katlanamaz.
* * *
Evet denilip sineye çekildi mi, mutsuzluk mutluluğa dönüşür.
* * *
Mutluluk sevgidir, başka şey değil. Sevebilen mutludur.

Hermann Hesse
 

16 Ekim 2011 Pazar

İşte Öyle Bir Şey

Vakit yine gecenin bir yarısı olmuş ama nereden estiyse yazı yazmak geldi içimden. Bir şeyler karalamak istedim. El yazım çirkindir benim, hiç de düzeltemedim sonradan. Onun için buraya yazıyorum.

Ara sıra çok deli düşüncelere dalıyorum. O kadar ki bazen ilk düşündüğüm şeyle son düşündüğüm şey arasında alaka dahi kuramıyorum. Tıpkı YouTube'da gezinmek gibi; orada da bir video izleyip tavsiyelere tıklaya tıklaya gidince iş çığırından çıkıyor. 

Şimdi düşündüm de verdiğim örnek = YouTube!!! Halbuki ben köyde büyüdüm (Gerçi belde ama dilim alışmış köy demeye.). Özdil Belediyesi; dünümü dün, bugünümü bugün, beni ben yapan yer. Kışın az bir kar yağınca ya da ne kışı, birazcık şiddetli bir rüzgar bile esse elektriklerin kesildiği memleketim. Az mı lüks ışığında ders çalıştık, sobanın üzerinde fındık kavurup yedik, yine sobanın üzerindeki gügümden gelen kaynayan su sesinin ninni etkisiyle uyuduk? Güzel zamanlarmış, hem de çok güzel. Gerçi hala ara tatillerde gittiğimde aynı şeyler oluyor ama o etkiyi vermiyor sanki. Belki biraz daha çocuk olmak lazım o şekilde hissedebilmek için ya da biraz daha büyümek; değerini daha fazla anlayabilmek için...

Nereden nereye? Düşüncelerim de böyle oluyor işte bazen, dağılıyor...

Aslında şikayetçi de değilim. Bu haliyle daha güzel. Ama 'düşündüğüm hızda yazabilmek' gibi süpersonik bir hayalim var. Güzelim bilim insanlarından rica ediyorum, en kısa zamanda bu konuya bir el atsınlar. Sonuçta insanoğlu bugüne kadar hayal edebildiklerini gerçekleştirdi, hayal etmediklerini değil. Her ne kadar bazı sonuçları hesap edemese de!

Günümüze değin düşünebilmekle ilgili o kadaaaar şey yazılıp çizildi, o kadaaar fikir beyan edildi ki sanırım bir de benimkilere pek ihtiyaç yoktur. Gerçi vardır da benden laf almak da öyle kolay değil. :) 

Gecenin bir vakti gelen yazı yazma isteğim şimdi de gitme eğilimi gösteriyor. Bu da demektir ki lafı burada kesmem lazım. Zira devam edersem çok fena saçmalayacağımdan eminim. O konuda da gayet iyiyimdir; çok deli saçmalarım...

Son olarak bayağı zamandır dilime dolanan şu sözle bu yazıya nokta koymak istiyorum: 'Gecenin saat üçü, bir şeyler yapmaya başlamak için ya çok geç ya da çok erken bir vakittir.'

Mutlu kalın...

2 Ekim 2011 Pazar

Band Of Brothers

Band Of Brothers mini-dizisi (İngilizce'de mini-series diyorlar bunlara; evet, entel bi insanım. :)) genel yapımcılığını Tom Hanks ve Steven Spielberg amcamların yaptığı çok acayip bir seri. Hatta o kadar acayip ki IMDb sayfasında okuduğuma göre bu serinin ilk üç bölümü için kullanılan toplam görsel efekt sayısı kooooca Saving Private Ryan (Er Ryan'ı Kurtarmak) filminin toplam görsel efekt sayısından fazlaymış. Lafın kısası, parası olan gene konuşmuş ve hatta konuşturmuş!

Ha, adamların haklarını verelim ama! On numara çekmiş adamlar. Ansiklopedi okumak yerine İkinci Dünya Savaşı'nı bu belgesel nitelikli mini-diziyi izleyerek de öğrenebiliyoruz. Kısıtlı bir kısmını tabii ki; ancak yine de izleyerek öğrenmek çok etkili...

Serinin bölümleri savaşı gerçekten yaşayan askerlerin anılarını vs. anlattığı ortalama birer dakikalık kısımlarla başlıyor. Bölümde de o anlatılanlarla ilgili anıları izliyoruz. Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki dizideki askerlerimiz aslında gönüllü askerlerin bir öyküsünü anlatıyor. Easy grubunun - ki kendileri paraşütçüdürler ve de gönüllü askerlerden oluşur - üzerinden öğreniyoruz olan biteni.

Lafı fazla uzatmaya da gerek yok aslında. Az biraz da ilginiz varsa hele böyle savaşlara falan
arayıp da bulamayacağınız bir yapım. Ben şahsen helal olsun dedim. Hee, bi de Tom Hanks amcamız bir iki sahnede çok az da olsa gözüküyor. Ama görmek için dikkat etmek lazım. Malum, görmek değil de bakmasını bilmektir önemli olan (sosyal mesajımı da verdim, içim rahat! :)).

Üşenmesem de diğer izlediklerim ve okuduklarımla ilgili de bir şeyler yazabilsem. Hadi hayırlısı, bekleyelim görelim...

14 Temmuz 2011 Perşembe

Khaled Hosseini - Bin Muhteşem Güneş


Aslında daha önce yazacaktım bu yazıyı ama bu vakte değin tembelliğime yenildim. Yazık bana...

Khaled Housseini amcamızın ikinci kitabı 'A Thousand Splendid Suns'; yani 'Bin Muhteşem Güneş'.
Kitap, ismini yine kitabın içinde sadece iki kez geçen bir şiirden alıyor. Aslında içeriğiyle
ilgili pek bir bilgi verdiği söylenemez.

Ben şahsen bu kitabı yazarın ilk kitabı olan Uçurtma Avcısı'ndan daha az 'iç sıkıcı' buldum; ancak kurgusu adeta bir Christopher Nolan filmi gibiydi (şu anda abartıyorum, farkındayım).  Aradaki küçük detaylar ve o detayların sonradan bir araya getirilmesi olayını çok has bir şekilde ayarlamış yazar. Ya da bana öyle geldi, bilemiyorum.

Kitabın arka kapak yazısı şöyle:
 
"Nereye giderseniz gidin, ülkeniz peşinizden gelir. Artık siz orada yaşamasanız da o içinizde yaşar. Afganistan’ın Khaled Hosseini’de yaşadığı gibi…

Bin Muhteşem Güneş, ilk romanı Uçurtma Avcısı’yla tüm dünyada inanılmaz bir başarı yakalayan Hosseini’nin ikinci romanı. Yazar bu romanında da yine doğduğu toprakları anlatıyor. Bu kez iki kadının kesişen yaşamları ve dostlukları üzerinden…

Küçük yaşta evlendirilen kızlar, çocuğu olmayan kadınlar, babaya ya da çocukluk arkadaşına duyulan, geçmişe gömülmüş aşklar…

Khaled Hosseini, hasreti, dostluğu, aşkı ve insanlığı en iyi anlatan yazarlardan. Başarıyla kurduğu olay örgüsüyle, çıkmaz yolların nasıl düzlüklere açılabileceğini gösteren yaratıcı bir kalem.

Bin Muhteşem Güneş, kelimenin tam anlamıyla "beklenen" bir roman..."

Evet, tabii ki biraz gazla yazılmış bir yazı. :) Ama yine de bu yazı -pek tabii bir şekilde- kitap hakkında yeterince bilgi veriyor...

Beni kitapta etkileyen en başlıca unsurlardan birisi baş kahramanımız Meryem'in zaman içerisindeki  değişimi oldu diyebilirim. Özellikle ikinci karakterimiz sayılabilecek Leyla ile olan ilişkisi zamana ve olay örgüsüne çok güzel bir şekilde yediriliyor.

Çok zor bir hayatı anlatıyor ayrıca kitap. Afganistan, savaşlar, mücadele, hayatta kalma içgüdüsü, derin yıkımlar vs... İnsan ister istemez etkileniyor tüm bu olanlardan. Yazarın da zaten ilk kitabından aşina olduğum bir üslubu var. Böylece sanki ne demek istediğini daha rahat anlar bir şekilde okudum kitabı.

Bunun dışında kitap ile alakalı söylemek istediğim çok özel bir şey yok sanırım ama
sadece şunu belirtmek isterim ki yalnız son cümlesi için bile okunur bu kitap. Kitabı okumadan açıp sadece son cümlesine bakarsanız gerçekten çok anlamsız gelebilir; lakin kitabı okuyup da o cümleyle bitirmek gerçekten çok derin düşüncelere daldırıyor insanı. Kaldı ki ben de okuduğum her kitabın bitişinde böyle bir çeşit tefekküre dalar gibi birkaç dakika durur, düşünürüm tüm anlatılanları, karakterleri falan. Bunun dışında okurken de daima bir yandan kafamın içinde filmini çekerim okuduğumm kitabın. Size de oluyordur diye düşünüyorum, gerçekten okuduğunuz şeyi çok daha anlamlı kılıyor bu faaliyet. Gerçi sırf bu yüzden -Yüzüklerin Efendisi hariç- filmi çekilen eserlerin filmlerini sevemedim. Ya beklentim çok oluyor ya da 'yaaa arkadaş orası öyle miydi kitapta yaaa?!', 'bu karakter bu adama mı verilir?!' gibi bir ton muhalefet cümlesi kurunca filmi izlerken şevkim kaçıyor. Bilmiyorum, sorun bende de olabilir pek tabii... (Ama arkadaş Harry Potter serisi böyle mi çekilir yaa, aah ah! Halbuki Harry Potter serisi 7 sezonluk bir dizi olarak çekilseydi çok bomba olmaz mıydı? Evet, bu konuda çok doluyum! :))

Ehem, neyse, Bin Muhteşem Güneş dedik, Harry Potter'dan çıktık. Ne alakaysa artık?!

Cümlelerime son verirken Khaled Housseini amcama diyorum ki sen böyle yazmaya devam edersen ben de her türlü okumaya devam eder, saygılarımı sunarım. Ama litfen! bu kadar da Amerika propagandası yapma, yapıyorsan da benim gibi orta düzeyli okuyucuların anlamayacağı şekil de yap; adamın asabını bozma! :)

Esen kalın efendim... 

29 Haziran 2011 Çarşamba

Yalnızlık

Yalnızlığa dayanırım da, bir başınalığa asla.
Yaşlanmak hoş değil duvarlara baka baka,
Bir dost göz arayışıyla,
Saat tıkırtısıyla...
Korkmam, geçinip gideriz biz mutlulukla,
Ama; "günün aydın, akşamın iyi olsun" diyen biri olmalı.
Bir telefon sesi çalmalı ara sıra da olsa kulağımda.
Yoksa, zor değil, hiç zor değil, demli çayı bardakta karıştırıp, bir başına yudumlamak doyasıya.
Ama; "çaya kaç şeker alırsın?" diye soran bir ses olmalı ya ara sıra...


Can Yücel 

10 Mart 2011 Perşembe

Khaled Hosseini - Uçurtma Avcısı

Eveeeet, bir inceleme ile daha karşınızdayım. Bu seferki şaheserimizin adı Uçurtma Avcısı. Khaled Housseini (ya da Halid Hüseyni) imzası taşıyan bu kitabı kalp sağlığından şikayeti olanlara kesinlikle yasaklıyorum; çünkü kitapta iyi olarak niteleyebileceğimiz hiçbir şey olmuyor. Bu ne arkadaş ya? Zaten şu sıralar Öyle Bir Geçer Zaman Ki’yi de izliyorum. Ali Kaptan yetmezmiş gibi sen git bir de bu kitabı oku, resmen kafayı yedim. Neyse…

Çocuklar boyama kitabı değildir, onları en sevdiğin renge boyayamazsın!

Bu yazıda da kitap hakkında fazla bir bilgi vermeyeceğim, aslında bundan sonra da yazarsam –ki düşünüyorum- yine bahsetmeyeceğim. Ama konusunu söylemek lazım tabii.

Şimdi efendim bir Emir var, bir de Hasan var. Emir, babası zengin bir velet; Hasan da bunların hizmetçisinin oğlu. Kanka yani bunlar. Ama aslında neler oluyor neler, bir bilseniz. Hikayemizi Emir’in dilinden okuyoruz, o bize anlatıyor. Kaldı ki bize de anlatmasaymış ölürmüş herhalde, patlar lan insan. :)
Senin bu kadar mutlu olmana ancak senden bir şey almaya hazırlandıkları zaman izin verirler…!
Kitapta bir çeşit hayatın acı gerçekleri anlatılıyor. Bazen hakikaten bu da olmasın dediğiniz oluyor ya da ben dedim işte. Karakterler sağlam, Yalnız yazar bana sorsaymış Hasan’ın babası Ali’nin gözünden bir bölüm okumak isterdim. En asil duygunun insanlarından birisi kendisi.
Böyle böyle, hiçbir şey demeden sizi işkillendirmekten de ayrı bir zevk duyduğumu itiraf etmeliyim. Hem o kadar beğendim diyorum, gidin okuyun bir zahmet. Her şeyi devletten beklememek lazım, hayat müşterek. Bana inanmıyorsanız fiziğe inanın, etki-tepki diye bir kanun var yani; ef etki eşittir eksi ef tepki. Böyle yazınca da insanı fizikten soğutuyormuş, evet. :)

İlkokul birinci sınıf kitabımı bile okuyamayan Hasan, beni rahat rahat okuyordu.

Az biraz ciddi olmak gerekirse kitap hakikaten güzel. Bazen durup bir soluklanmak istiyor insan, bazı bölümlerde özellikle iyice daralıyor insan. Yeter artık arkadaş, biraz hava almam lazım diyorsunuz. Sonra kitabın içinde birbirini tamamlayan bazı olay örgüleri var ki anlatılmaz, yaşanır. Sonuç olarak kesinlikle okumanızı isteyeceğim bir kitap.

Tek bir günah vardır, o da hırsızlıktır.
Diğer tüm günahlar onun türevleridir.
Bir adamı öldürürsen, bir hayat çalarsın.
Karısının onun üzerindeki hakkını,
Çocukların babaları üzerindeki hakkını da.
Yalan söylersen, birinin doğruluk üzerindeki hakkını çalarsın.
Hırsızlıktan daha tiksindirici bişey yoktur...

Filmini de çekmiş Amerikalı ve Çinli amcalarımız, ortak çalışmışlar. Amerika ve Çin, ortak çalışmışlar, düşünün artık. (Baba rolünde Daniel Guiza var lan resmen. :)) E tabii ortaklık böyle olunca, olmamış. Zaten Yüzüklerin Efendisi hariç filmi çekilen kitapların filmlerinden hiç tat alamadım. Bende de var bayağı bir psikopatlık, onun da farkındayım. Ama arkadaş, öyle yerleri atlamışlar ki filmde, ben kitabı okurken filminde burası şöyle olsa deli olur diye düşündüğüm şeylerin neredeyse hiçbiri yok. Kolay değil tabii o hikayeyi beyazperdede anlatmak; ancak bence çok daha iyi olabilirmiş. Bunun dışında müziklere laf etmeyeceğim, onları beğendim. Bir de şu Emir karakterine hiç ısınamadım filmde. Kitapta onca şeyi anlatan adam bu muymuş dedim? Her neyse işte, bu ve benzeri şeyler sayın kari (okuyucu :)).

Bu satırlar da kalın ve italik ama kitaptan bir şey yok, ne kadar enteresan di mi? :)

Cümlelerime yavaş yavaş son vermek istiyorum. Bunu  da size niye söylüyorsam artık… Haaa, şunun için dedim pardon; yazarımızın ikinci kitabı var: Bin Muhteşem Güneş. Okuyan arkadaşlara sordum, bu da kanserlikmiş. :) Elime geçti, onu da okuyup yazmayı düşünüyorum. O vakte kadar doğayla ve kendinizle barışık bir hayat sürmeniz dileğiyle, sizin için bin tane bile yazarım…  

Zendagi Migzara…

6 Mart 2011 Pazar

Ama!

Paranı ver, gönlünü ver, canını ver,
ama sırrını verme!
Günlerini say, kazancını say, büyüklerini say,
ama yerinde sayma!
İşini beğen, aşını beğen, eşini beğen,
ama kendini beğenme!
Emek ver, kulak ver, bilgi ver,
ama sakın boş verme!
Fidan büyüt, çocuk eğit, yoksul besle,
ama kin besleme!
Davet et, hayret et, ülfet et, affet,
ama ihanet etme!
Kitap oku, meslek oku, dünyayı oku,
ama lanet okuma!
Elini aç, gözünü aç, kapını aç,
ama ağzını açma!
Sınıfını geç, hayatını geç, rakibini geç,
ama gülüp geçme!
Gönül al, dost al, yoldaş al,
ama beddua alma!
Yaklaş, tanış, konuş, uzaklaş,
ama uşaklaşma!
Doğrul, sayrıl, evril, devril,
ama eğrilme!
Hislen, tasalan, seslen, uslan,
ama paslanma!
İtil, ütül, atıl, katıl,
ama satılma!

27 Şubat 2011 Pazar

İnadına

Bir umuttur yaşamak,
Bileceksin inadına…

Yüreğin kan ağlasa da,
Güleceksin inadına...

Zindanlara düşsen bile,
Binlerce kez ölsen bile,
Doğacaksın inadına...

Hayat budur, umutlar çok,
Ne şüphe duy ne de kork.
Öyle teslim olmak da yok.
Yeneceksin inadına.
Seveceksin inadına...

18 Şubat 2011 Cuma

...

İlk kez de değil halbuki... Neden hala içim bir tuhaf oluyor? Niye bir hafta daha böyle olacak? Kendimi de anlamıyorum ki arkadaş...

Evden her ayrılış hem daha zor hem de daha kolay olmaya başladı. Saçma gibi; ama değil. Tuhaf sadece... Sıkılıyorum bazen, ne yapayım? Daha şimdiden özlemek anormal bir durum mu sanki? Hayat, ak git ne olur... Düşünmemek istiyorum; halbuki bu daha saçma. Biri bana bir tokat atsın lan!

İyi de biliyorum ki bir hafta sonra diyeceğim şey şu: "E, ben burdan hiç gitmesem de olur sanki.". Halt etmişim ben. :))
Neyse, zaten karnım da aç. Gidip bir şeyler tıkınayım da biraz kendime geleyim. Hem unutmamalı ki: "Her Şeyin Bir Anlamı Var"...