23 Eylül 2018 Pazar

Kintsugi

"Kalbimde sıkıntılı bir huzur var ve dinginliğim tamamen kaderime razı olmamdan kaynaklanıyor."
(Fernando Pessoa - Huzursuzluğun Kitabı)

Efendim merhabalar,

Bu sefer arayı fazla açmak istemedim. Çabalıyorum, görüyorsunuz.

Öncelikle belirtmek isterim ki kalbimdeki sıkıntılı huzurun sıkıntısı taşınma telaşından kaynaklanıyor. Huzuru ise sizi ilgilendirmez, bu kadar meraklı olmamalısınız. Ünlü bir düşünürün de dediği herkes herkesin her şeyine karışamaz. Evet.

***

Aranızda teadüflere inanan var mı? İlla ki vardır. Ben inanmayanlardanım. Bu biraz da hayatımı tesadüflerin elinde yürüttüğümü kabullenememekten ileri geliyor. Yine başka bir düşünürün(?) dediği gibi ben tesadüflere inanmam, başarının sırrı sadece çalışmak. Ama o başka bir şeydi. Neyse...

Kendimi kötü hissettiğim zamanlarda biraz dağınık bir şekilde oradan oraya atlayarak okumalarda bulunurum. İnternetten bulduğum makaleler, linkler, zamanında bir yerlere sakladığım yazılar derken laf lafı açar ve okumanın bendeki iyileştirici gücüne tanık olurum. Ancak okumak tek başına yeterli değil. Okuduğunuz ve sizde teori olarak yer eden bilgiyi pratiğe dökmeniz gerekiyor. İşte iyileşme o zaman gerçekleşiyor.

Geçenlerde yine böyle bir zaman dilimindeyken yazıya başlığını veren terimle karşılaştım: kintsugi. Nedir, ne değildire ben değinmeyeceğim. O işi zaten birisi çok güzel bir şekilde yapmış. Onu buraya kopyalayacağım. Kopyalayacağım, çünkü burada da bulunsun isterim. Kaynak içinse ekşisözlük'ten femme noir isimli yazara teşekkür ederim.
hayat kırıklarla doludur. beklentiler ve gerçeklik birbirini tutmadığında, ricalar yankı bulmadığında, verilen sözler tutulmadığında içimizden gelen 'çıt' sesini duymuşuzdur hepimiz.

çoğu insan kırıkları sevmez. onları saklamaya, gizlemeye çalışır. bazen tekrar kırılmaktan korkar ve hayattan kaçınmaya, hayal kurmamaya başlar.

japonların çok sevdiğim bir sanatı var: kintsugi.
bu sanat kırılan nesnelerin kırıklarını altınla onarmak üzerine kurulu. kırıkları, çatlakları bırakın gizlemeyi, parlak bir altın rengiyle onararak görünür hale getiriyor kintsugi. çünkü nesne yaşanmışlıkla daha değerli hale geliyor. kırıklarına rağmen varlığını sürdürüyor. kintsugi, altınla kırıkları onore ediyor. yaşanmışlığı yüceltiyor ve bunu - en değerli madenlerden olan - altınla kutluyor.

depresyon tanısıyla takip ettiğim bir hastama bu felsefeden bahsetmiştim. geçenlerde geldiği seansta bana 'senelerdir ne kadar güçsüz olduğumu düşünürdüm. siz bana bunlardan bahsettikten sonra aslında bütün olanlara rağmen ne kadar güçlü olduğumu fark ettim' diyerek teşekkür etti. ilginç şekilde, bu konuşmanın aldığı ilaçlardan çok daha etkili olduğunu düşündüm o an.

gerçekten de kırıklarımız, bir anlamda bizim madalyalarımız. onlar bizim deneyimlerimiz, yaşamın tam içinde olduğumuzun kanıtı. onlarla var olmak aslında, onlara rağmen varlığımızı sürdürdüğümüzün ve ne kadar güçlü olduğumuzun ispatı.
***

Ben bu güzel notun üstüne sözü daha fazla uzatmak istemem. Ama size bir ipucu: belki de İstinye'den kalkan bir vapurla Anadolu Hisarı'na geçip Göksü Cafe'de harika bir kahvaltı ile eskisinden daha güçlü bir şekilde ayağa kalkabilirsiniz. Ve eğer şansınız yanınızdaysa siz girdiğiniz anda mekandaki en güzel masa boşa çıkabilir. İnanın bana bunlar imkansız değil.

Sağlıcakla kalın efendim.
 

13 Eylül 2018 Perşembe

Ahval

"Ders-i aşkın müşkilin Yahya nice halleylesin
Söyleyenler kendini bilmez bilenler söylemez"
(Seyhülislâm Yahya Efendi)

Merhaba,

Hala okuyan, giren çıkan, bakan eden var mı? Ben burayı özlüyorum. Kendimi çok ihmal ettim. Üzgünüm. Kendimden özür dilerim. Biraz dertleşesim var. İfade edesim, konuşasım var.

Mutluyken herkes mutlu. Mutsuzluklarımız ise türlü türlü. Bu, Mustafa için de geçerli. Mutlu ve neşeliyken daha zeki, iyiyken düşünceli, sakinken daha doğru. Mutsuz ve moralsizken durgun, kötüyken dipte, öfkeliyken yıkıcı. Neden? Çünkü, o bir insan ve mükemmellikten çok uzak.

***

Yazmaya yazmaya şu an yaşadığım heyecan hissini unutmuşum. İçimde bir şeyler hareket ediyor. Aklım doğru olanı, kalbimse iyi olanı yazmaktan yana. Halbuki aklımı ve kalbimi karşıma alıp konuşabilsem onlara şu an doğrunun ve iyinin hiç umrumda olmadığını söylerdim. Şu anda umrumda olan tek şey kafamın içindeki tüm sesleri susturup kendimle baş başa kalabilmek. Dışarıdaki yağmurun sesini duymak istiyorum, kafamın içindeki tilkilerin değil. Yaşanma ihtimali olan güzel şeyleri düşünmek istiyorum, yaşanmış kötüleri değil. İlerlemek istiyorum, takılı kalmak değil.

Hayatın boyunca ne öğrendin deseler bir durup düşünürdüm. Düşünmezsem yanıtım hazır çünkü. O yüzden kendime soruyorum: Mustafa, hayatın boyunca ne öğrendin? Şunu öğr... Hayır, dur ve düşün. Ne öğrendin? Kapatıyorum gözlerimi. Burnumdan derin bir nefes alıyorum. Yavaşça... Laz burnum karıncalanıyor. Kulaklarımda kalbimin atışını hissediyorum. Acele etmemeliyim. Nefesimi boşaltıyorum ve gözlerimi açıyorum. İmleç ekranda yanıp sönüyor ve tuşlar benden bir yanıt bekliyor. Eee, ne öğrenmişsin hayattan diyorlar. Onlar da meraklı. Cansız bir tuş bile olsan meraklısın. Ne mi öğrendim? Elinden geleni hakkını vererek yap ve sonra DUR. Durabil! Olacaksa o zaman oluyor. Olmayacaksa acıtsın. Sonra anlayacaksın. İşte, ben bugüne kadar hayattan bunu öğrendim. Bakın, bunu yaşadım, bunu şiar edindim demiyorum. Bunu öğrendim diyorum. Artık öğrendiğime göre uygulayabilmeliyim de. Mustafa, kendinden eminsen bir dur, Allah aşkına, bir dur. Ve unutma ki biraz önceki cümle bir şart cümlesiydi. Malum, sen takıntılısındır böyle şeylere.

***

Eylül geldi. Sonbaharı da getirdi. Çok severim Eylül'ü. Neden? Çünkü Aralık'a biraz daha yaklaşmış oluruz. Belki de başka nedenleri vardır. Belki de yoktur. Almış olduğum eğitim gereği belki de ülkemdeki milyonlarca kişi gibi Eylül'ü yılın başı sayarım. İlköğretim yıllarında sınıfta panomuz olurdu. Onda aylar mevsimlere göre üçer üçer bölünmüş şekilde yazardı soldan sağa. Eylül'le başlardı takvim. O yüzden ne zaman Ağustos'u devirsek kafamdaki şekliyle o panoyu hatırlarım ve yeni bir yıl diye düşünürüm. Eylül, yenilik demek bu yüzden benim için. Bir şeylere başlamak için güzel bir seçim demek. Seni seviyorum Eylül. İyi ki geldin.

***

Uzun zamandır yazmamış olmanın getirdiği bir kafa boşluğu var üzerimde. Söylemek istediklerimi sıraya koyamıyor, istediğim gibi aktaramıyorum. Paslanmışım. Daha önce de uzun süreler boş boş ekrana baktığım olurdu. Ama bu kez farklı. İçim bomboş. Stresli bir dönem geçiriyorum ve uzun zamandır yaşamadığım bir sorunum var: ellerim titriyor klavyenin üzerinde. Aslında sakinim de. Sinirli, öfkeli ya da negatif bir duyguya sahip değilim. Buna rağmen içim bomboş. Çok tuhaf...

Aylar önce bir gün işten çıktıktan sonra markete uğramıştım. Samet var, genç bir delikanlı. Üniversite sınavına hazıranlanıyor(du). Kasaya geldiğimde naber Samet diye sormuştum. Şu kadar abi demişti. Aldıklarımın fiyatını söylemişti. Gülmüştüm. Naber diyorum Samet, kimse sana hal hatır sormuyor mu burada demiştim. Bu sefer o gülmüştü biraz kızararak. Yok abi, herkes bir şeylerin fiyatını soruyor demişti. İçime oturmuştu. Biraz muhabbet etmiştik, sonra çıkmıştım. Bir naber sorusunun, bir nasılsının insan hayatı üzerinde çok ciddi yeri var. Üzgünüm Samet, insanları değiştiremem. Kendimi bile değiştirmekte çok zorlanıyorum. Ama hal hatır sormayı bile unutmuşuz. Halimiz hal değil. O yüzden okuyan herkese soruyorum: nasılsınız?

Sağlıcakla...
 

27 Şubat 2018 Salı

'Her Şeyim' Var

"Okuyarak öğreneceksin ama severek anlayacaksın." (Şems-i Tebrîzî)

Dün gece yatarken epey düşündüm. Çünkü Ozan'lardaydım ve bana (sağ olsunlar) bir demlik çay içirdiler. Hemen uyuyamadım. İyi ki içirmişler. Tebdili mekandaki ferahlığı hissettim ve soluk aldım. Düşündüm.

Mustafa dedim kendime, sen mal mısın? Kendimle böyle asabi konuşurum. Ne bileyim, bir küpeyi ya da kanepeyi nazlatabilirim örneğin ama konu ben olduğumda o atarlı halim ortaya muhakkak çıkar. Mal mıyım? Bilmiyorum. Bence buna benim dışımdakiler karar vermeli.

Bu ilk düşünceden alnımın akıyla sıyrıldıktan sonra daha ciddi konulara geçtim. Çünkü mal olmam (tabii malsam) aslında benim değil, erafımdakilerin sorunu olurdu. Umarım değilimdir. Eğer öyleysem bugüne kadar söylemediniz, bundan sonra söylemeseniz de olur. Leşşş kargalarııı! :) (Şaka yapıyorum.)

Söyleyeceğim şeye gelmeden önce kıvranmaya başladığımı fark etmiş olabilirsiniz. Çünkü ciddi konularda aydınlanma yaşadığım anları aslında kendime saklamak istiyorum. İstiyordum bugünlere kadar. Saklıyordum da. Artık kendimi daha rahat bırakmak ve paylaşmak adına böyle yapmamaya karar verdim. Peki, ne fark ettim?

Aslında bilmediğim bir şey değildi fark ettiğim. Ama insan bildiğini ya da öğrendiğini sandığını düzgün ifadelere dökmediği sürece anlamıyor. Ben anlamıyormuşum. Fark ettiklerimden birisi bu. Asıl aydınlanmamsa her şeyimin olduğunu keşfetmek oldu. Ne kadar basit ve biraz da anlaşılmaz oldu, değil mi?

Her şeyim var(mış) benim meğersem. Bu hayattan bugün isteyebileceğim ya da geçmişte istediğim her şeyim şu anda elimde. İşim gücüm var. Sağlığım hiç olmadığı kadar iyi. Ailem sağ salim hayatta. En büyük hayalim, hayattaki mucize beklentim gerçekleşmiş. Kendine kanlı canlı bir varlık ve isim bulmuş. Sonra da gelmiş beni bulmuş. BRE MAL (aaa, malmışım) dedim, o zaman günlük hayattaki bu eften püften sıkıntılar, rahat batmaları neden? Çok anlamsız değil mi? Evet, valla öyle.

Heyhat, insanoğlu olarak nankörüz ve bu hep bilinçle yaşayamıyoruz. Bu seyrek gelen aydınlanma anlarında yaşadığımız gizemi ve gördüğümüz ışığı beraberimizde taşımak kişisel olarak kendi sorumluluğumuz. Daha güzel ve anlamlı bir hayat sürebilmek, belki birilerinin huzuru olabilmek için bu şart. Ben öyle düşünüyorum en azından.

Sakin kafayla düşünmeyi becerebildiğimde anlıyorum çoğu şeyi. Kendimi bile anlıyorum. Karşımdakini de anlıyorum. Tüm bunlar içinse kişiye bir çıkış noktası ya da bir yaşam amacı lazım. Biraz ilerlersek bu konu bizi insan ne ile yaşar sorusuna da götürebilir. Kaldı ki o konuda da Tolstoy'un üstüne söz söyleyecek değilim. Ne demişti Tolstoy bu soruya? Sevgiyle! İnsan sevgiyle yaşar. Sevgiyle yaşayınca da okuyarak öğrendiklerini anlamaya başlarmış gerçekten. Bugüne dek okuduklarımdan öğrendiğim her şeyi anlamaya ve anlamlandırmaya ancak başlıyorum desem yeridir. En azından belli bir kümeyi ki bu bence hiç de fena bir başlangıç değil.

***

Bu yazıya o kadar aniden başladım ki yazının kendisi üzerine hiç düşünmedim. Sırf dün gece düşündüklerimi bir yere (daha) not etmiş olmak için bunları karalama gereği duydum. Odamın loş ışığı ve arkaplanda çalan Slowdive - Rutti parçası uykumu getirmeye başladı. Şimdi bu yazıyı sonlandıracağım. Bilgisayarımı kapatıp yarın için çantaya yerleştireceğim. Telefonumu şarjdan çıkaracağım. Önce yatak odama gidip ışığı açıp geleceğim. Sonra buradaki ışığı kapatacağım ve gidip dişlerimi fırçalayacağım. Ardından kombiyi kısıp yatağıma gideceğim ve kitap okuma pozisyonu alacağım. Ama kitap okumayacağım. Mesaj yazacağım. Ve öyle umuyorum ki tam olarak şu satırlarda bir çeşit zamanda yolculuk yaşatacağım. Çünkü bunların hepsi aslında oldu. İyi geceler Murphy. Senin adının geçmediği bir yazı eksik olurdu. Eksik olmasın, eksik olma. :)
 

4 Şubat 2018 Pazar

Doğu Ekspresinde Cinayet ve Başka Birtakım Mevzular

"Bloga yazı yazsana."
(Murphy)

Efendim, merhabalar,

4 Şubat olmuş yahu. Blogda yazı yok yeni yılda. Hiç de uyarmıyorsunuz. Murphy de olmasa kimsenin gerçekleri yüzümüze çarpacağı yok. Teşekkürler Murphy. Bu yazı senin için.

Bir gün gene kendimi kaptırmış, çalışıyorum ofiste. Çünkü ben hep ofiste çalışırım. Öyle şekil olsun diye bilgisayarımı alıp Starbucks'ta çalışanlardan değilim. Ha, gönül isterdi ama bilgisayarım üç buçuk ton. Masaya sığmayız. Masaüstü bilgisayar gibi bir şey. Ama bunun konumuzla alakası yok. Geçiyorum o yüzden.

Bir mesaj geldi. Baktım bir link var mesajın içinde. Linke emir verdim, açıl! Bilgisayar mühendisi olmama rağmen sadece bakarak bir linkin içinde ne olduğunu bilemeyebiliyorum. Doğu Ekspresinde Cinayet'in filmi gelecekmiş, fragmanın linkiymiş bana gelen. Fragmanı izledim. Gönderen kişiye de (o zamanlar Murphy yok tabii) 'yalnız Agatha Christie biraz fena yazar, kafalar karışmasın' gibi bir şey söyledim. Ama kafamda bambaşka bir şey dönüyor. Lan yapsam mı, yapmasam mı... Yaptım! \o/ Dedim, beraber izleyelim. 'Why not' dedi. Multikültürel insanlar olduğumuz için cümlelerimizin yarısı İngilizce çıkar ağzımızdan. Lütfen çekememezlik etmeyelim.

O zaman ben alayım biletleri dedim. Yoo, gidince alırız dedi. Ben de dedim çok önlere kalmayalım diye demiştim ben. Tamam o zaman dedi. Khkhkhk... Ben bu tamam o zamanı biletleri sinemaya gidince alacağıza yordum. Bir saat kadar sonra mesaj geldi 'Mustafa?'. 'Efendim ...?'. Meğersem 'tamam o zaman'ı alalım şimdiden biletleri diye demiş. 'Oh noooo, anlaşamıyoruz' diye yazmıştı sonra, iyi hatırlıyorum. Türkçe konuşsan anlaşırdık diye geçirmiştim içimden. ŞAKA ŞAKA!!! :))

Biletleri 18 Kasım 2017, 16:30 seansı ve I11-I12 numaralı koltuklara aldım ve beklemeye başladım. O gün gelsin diye bekledim. Veee o gün geldi. Sinemaya gideceğimiz yerde buluştuk. Bir kitap almıştım hediye, onu verdim. Aldığı gibi çantasına koydu. Dedim bi baksaydın, belki bi şeyler yazmışımdır önüne. Ama bunu birkaç saat sonra dedim. O an diyemedim. Çünkü en odun benim yaaa. Bu şaka değil, gerçek; çünkü benim.

Filmden epey önce buluşmuştuk. Bir şeyler yiyecektik öncesinde. Hamsi yeme kararı aldık. Hayatımda ilk kez çatalla hamsi yedim. Dedem görse laf sokardı, ciiyzıss! Yerken bileti sordu. O gelmeden almıştım çıktısını. Ona verdim. Kitabın arasına koydu. İşte, o esnada söyledim kitabın önüne bir şeyler yazdığımı. O zaman okudu. Söylemeseydim içimde kalacaktı; çünkü okurkenki tepkisini merak ediyordum. Yaklaşık bir hafta öncesinde konuştuğumuz bir şeylerle alakalı yazmıştım. Beğendi diye düşünmek istiyorum. Beğenmemiş bile olsa elyazımı okumak için gösterdiği çabayı takdir ediyorum. :)

Laf lafı açtı. Konuştuk ettik ama ben hep böyle sağ üste, sol üste falan bakıyorum gene. Gözünün içine bakamıyorum. Gelmiş, bi karış mesafede duruyor. Çok yakın! Ben o an anlamıştım o gün acayip bir pot kıracağımı. Ehem, neyse. Ona daha var.

Kalktık ve sineama salonlarına doğru yollandık. Beklediğimiz yerde vampirli bir poster vardı, hangi filmindi hatırlamıyorum şimdi. 'Benim de en iyi arkadaşım vampir' dedi, soramadım ki o an kim o diye ama sanırım beni kastetmişti ya da ben öyle düşünmek istedim. Bir şey diyemedim. Sonra dedi ki salona girelim. Ben daha erken dedim. Ama girdik. Ve çıktık. Hahahhaa, daha salon temizlenmemişti. Resmen ilklerin günü, ilk kez film izleyeceğim salona birden fazla kez girdim.

Film başlayana kadar geçen ilk yarım saatlik reklam seansı süresince hımmm, düşüneyimmm, 28 dakika 13 saniye falan telefonuyla ilgilendi. Ben aslında bozuldum epey. Ama bunu aylar sonra söyledim. Çünkü o an söyleyebilecek bir konumda değildim. Aslında o an hiçbir konumda değildim. Kafam karışmıştı. Yareppim, neden böyle oluyordu? Bu reklamlar neden bitmiyordu? Mustafa bu kadar soru sormayı nerden öğrenmişti?

Sonra film başladı. Aslında filmin kendisinden çokça bahsedecek değilim. Bu yazıyı ben o günün anısına yazıyorum. Ama yine de unutmamak adına birkaç kelam etmeliyim. Filmdeki İstanbul hoşuma gitti. Köprüler yok, tarih eski, insanlar işinde gücünde. Ama filmde yaklaşık yüz kırk yedi bin üç yüz on sekiz karakter olduğu için bir yerden sonra ipin ucunu kaçırdım. İkinci yarıda katil kim oylamaları yapıyorduk. Teknik olarak ikimiz de tutturduk. :) Ben filmi beğendim. Kenneth Branagh'a Harry Potter ve Sırlar Odası'ndaki Gilderoy Lockhart rolüyle başlayan şaşmaz bir sempatim var. Onun da etkisi olabilir. Bilemiyorum.

Ehem, sonra film bitti ve bana dedi ki filmi beğendin mi? Keşke bu kısmı yazmak zorunda olmasam. İçimden neler geçiyor ama şüpheye düşmüşüm ya bir kere, hiçbirini diyemiyorum. Ben de direkt teknik bir yorum (söylenmemesi gerekenler kümesi) yaptım ve ağzımdan şöyle bir şey çıktı, ben mi söyledim ondan bile emin değilim: 'Acaba başka biri çekseydi nasıl olurdu?'. Evet, bunu dedim. Şimdi düşününce sığırlıkta bir dünya markası olduğum gözüme daha net görünüyor. Başarılı saçmalamışım yine de. Kendimi takdir ediyorum. Üzücü oldu tabii. Çünkü aylar sonrasında aslında onun da o gün söylemek istediği ama bu laftan sonra söylememe kararı aldığı şeylerin tıpkı benim aslında söylemek istediklerim olduğunu fark etmiştik. Böyleyken böyle...

Çıkışta onu otobüse bindirdim ve ben de eve döndüm. 29 başlıklı yazımdaki 'olur olmadık yer ve zamanlarda olur olmadık laflar etmek' konulu gündem maddem işte yukarıdaki arkadaştan ötürüydü. Tamamı değilse de 51%'i tek başına onun eseridir. Biraz yol aldığımı ümit ediyorum geçen sürede ama onaylatmak için bu yazının yayımlanmasını beklemem lazım. Sence yol aldım mı Murphy?

Şu an aklım çıktı sayın seyirciler! Tam yukarıdaki cümleyi yazdığımda telefonda konuştuğumuz bambaşka bir konudaki bir soruma 'Yok' diye yanıt geldi. Ekşın dolu bir yaşam valla. Sakinim, sakinim, sakinim... :)

***

İlerleyen günlerde bana bir(kaç) hediyesi olduğunu söyledi ve yemeğe çıktık bir akşam. Kitabını almış bana Doğu Ekspresinde Cinayet'in. Yalnız iyi güldük. Başarılı bir seçim. Takıntılarımın farkında çünkü. Girişine bir şeyler yazmasını istedim ve yazdığı şey gerçekten ibretlik oldu. Şuralarda bir yere eklemiş olmam lazım. İmza kısmını üstün fotoğraf düzenleme yeteneklerimle yok ettim isminin görünmesini istemediğim için. Sizce de yazdığı çok başarılı bir laf sokma örneği değil mi? Ben kızamadım şahsen, takdir ettim ve yine güldük deliler gibi. Çok güzel bir anı oldu. Tekrar teşekkür ederim efem.

Sonra ne yaptım? Tabii ki kitabı okudum hemen. Okurken fark ettim ki karakterleri hiç takip edemiyorum. Film kesinlikle daha rahattı. Tabii ki sinemanın ve edebiyatın dilleri farklı olduğu için değişmiş noktalar vardı ama bence filmi izlenmişse kitabı okunmasa da olur. Tabii, bu benim için geçerli değil. Benim istisnam çok büyük. Ben severek okudum.

Bir de ciltli baskısını satın almış. Ne kadar da kaliteden ödün vermeyen bir Murphy Allah'ım. Teşekkür ederim.

***

Şu ana kadar yazdıklarımı tekrar tekrar okudum. İstiyorum ki sonradan hatırlayacağımız, önemli diyebileceğimiz hiçbir şeyi atlamamış olayım. Böyle de bir takıntım var. Yine 29 başlıklı yazıdaki mükemmelliyetçilik konulu gündem maddesi bu da. Onunla ilgili ya da ona yazılmış (çünkü burda olmayan en güzel yazılarımı direkt ona yazıyorum, evet) hiçbir şey benim için 'tamam, bu oldu' diyebileceğim kadar güzel gelmiyor. Sanki hep daha iyisi olabilirmiş gibi. Ama o beğeniyor. \o/ Daha ne olsun? :)

***

Şimdi, biraz da blogla baş başa konuşma kısmı. Bu kısımları ayrı seviyorum. Şu anda, bu son cümleleri yazar yazmaz bir an durdum ve derin bir nefes aldım. Ne yazmak istiyorum? Var bahsetmek istediğim bir şey. Mucize gibi bir şey. Bakalım düzgün ifade edebilecek miyim.

Hayatım boyunca aklımın yarısını sadece sağlık konularına ayırdım desem yeridir. Aklımın gerçekten neredeyse yarısı tamamen o konuyla meşguldü. Ömrümce ne yaptıysam geri kalan yarısıyla yaptım gibi hissederdim. Sanki o sorunlar olmasaydı çok daha iyi ve güzel şeyler yapabilecekmişim gibi.

Bu, değişti. Ama nasıl anlatabilirim? Onu düşünüyorum. Şimdi aklımın o yarısı yine dolu. Ama önceki konu beni sinirli, hırçın, yorgun birisi yapıyordu. Şimdiki ise sakin, mutlu ve huzurlu yapıyor. Sanki kötü bir şeymiş gibi yazıyorum, değil mi? DEĞİL İŞTE! Ben değişiyorum ve insanlar bunu anlamıyor. Sen neden durgunsun diye soruyorlar. Durgun falan değilim ben. Duruldum, sakinleştim, kendimi dinliyorum. Etrafımdaki renkleri, sesleri, ışıkları görmeye başladım adeta. Algılarım açıldı sanki. Önceden ne kadar sinirli olursam onu bastırmak için o kadar neşeli görünmeye çalışır, milletle şakalaşırdım. Gevezeyim derdim bunun adına. İnsanlar onu ben sanıyorlar, çünkü öyle alıştırmıştım. Şimdiyse o kadar sakinim ki insanları sadece dinlemekle yetinebiliyorum.

Ben bir şey demesem de olur gibi. Daha önce kendi hayatımın kıyısında köşesindeymişim de şimdi merkezinde biriyle, O'nunla el eleymişim gibi. Bir yandan hala bazı şeyleri oturtmaya çalışırken bir yandan da içimin içime sığmamasını kontrol etmeye çalışır gibi. Yer yer elime dikenleri gelse de güllerle dolu bir cennet bahçesinde yürür gibi. Her anımı, saniyelerimi, dakikalarımı, saatlerimi, günlerimi, aylarımı, yıllarımı; ömrümü bir çift göze bakarak ya da o bir çift gözle aynı yere bakarak geçirebilirmişim gibi.

Öte yandan, insanların alışmış olduğu 'ben'le alakalı kaybetmek istemediğim, kaybetmemem gereken birtakım özellikler var. İşte, bugünlerde de bunları öğrenmeye, bu dengeyi kurmaya çalışıyorum. İnsanlarla yine şakalaşıyorum. Hem şimdi daha zevk alarak yapıyorum. İstiyorum ki birisi için iyi bir şey yapayım. Bu çok baskın bir his. İnsan sevince, mutlu olunca içine sığmayan kısmıyla başkalarını da mutlu etmek istiyor belki de. Bilemiyorum. Ama beni tanıyanlara demem odur ki ben durgun değilim; ben, çok iyiyim.

Biraz olsun anlatabildim bence. Daha sık mı yazmalıyım ne? Çok iyi geldi. Bana bu yazıyı yazdırdığın için sana teşekkür ediyorum Murphy. Aklımın o yarısındaki de sensin işte. Ne yapsam, ne etsem oradasın. Bu yüzden ne senin yanında yapmayacağım bir şeyi yapıyorum sen benimle değilken ne de söyleyeceğim bir şey söylüyorum. Bence sen yavaş yavaş beni daha iyi bir insan yapıyorsun. 'Keşke yalnız bunun için sevseydim seni!'.

Sevgiler, saygılar efendim. Sağlıcakla kalın.