30 Aralık 2013 Pazartesi

2013.99

Bitti bitecek, az kaldı, hadi gayret. Bütün blog ahalisini yine 2013'ün hesaplarını yaparken görünce dayanamadım. Benim neyim eksik dedim ve atladım yine. Halbuki bu yıl hiç niyetim yoktu. Kanıma girdiniz, alacağınız olsun.

Öncelikle 2013 hakkında bir iki kelam edelim bakalım. Nalet yıl! Bu kadar insan ölür mü lan?! Büyüğe saygı da kalmadı arkadaş. Bir an önce bit hakikaten yani. Ben bu satırları yazarken Michael Schumacher de yoğun bakımda. Hadi be Schumi, şu 2013'ü atlatırsan bir şeyin kalmaz evelallah.

Benim için 2013'se diyebilirim ki üniversiteye hazırlanmak için dersaneye gittiğim yıldan sonraki ilk adam gibi, planlı programlı yaşadığım yıl oldu. İşe git, eve gel, kitap oku ya da film izle. Bu kadar! Tabii bu iki başlık altında kitap almak için bir yerlere gitmek olabileceği gibi film izlemek için de sinemaya gitmek ya da gitmemek var. İstisnaların kaideyi bozmayacağını varsayarsak (bu lafı da işime gelince bozmaz, işime gelince bozar şeklinde kullanmayı çok seviyorum) bütün 2013 bu(ydu). Bayram tatilleri için memlekete gidebildiğim sınırlı süreler ise tabii ki değerlendirme dışı. Onları MasterCard bile karşılayamıyor. Şimdi reklamlar gibi oldu. :)

Peki, şimdi biliyorum ki içinizden bir iki tez canlı çıkıp soracak hemen. Madem bütün yılın bu iki uğraşla geçti, say lan, ispat et diye. Ben de diyeceğim ki bi kere o soru cümlesi olmadı. Şimdi sakin ol ve o grameri yere indir. Hahaha... :) Zevzeklikte nirvanayı gördüm yine. Bazen çok bozuyorum, anında hem de. Biri beni durdursa ne güzel olur.

Şimdi, geçen yıl okuduğum kitapların listelerine (entel olduğum için birden fazla yerde tutuyorum listelerimi, evet) Vikitap ya da Goodreads hesaplarımdan bakabilirsiniz. Bu yıla başlarken kendime yıllık 20 kitap okuma hedefi koymuştum. Daha sonra 30 olmuştu o. Daha sonra da 40 yapmıştım. Yıl sonunda ise görüyorum ki 45 kitap bitirmişim. Hayatımın kitap okuma konusundaki en verimli senesi yapıyor bu da 2013'ü. Yani az daha fırsatım olsa haftada bir kitaba çekebilirmişim ortalamayı ama yıl dediğimiz uzun bir süreç ve bu yıl bu kadar oldu. Önümüzdeki senelere bakacağız artık.

Bu 45 kitaptan aşağıda listeleyeceğim birkaçını özellikle herkese tavsiye ederim. Bu arada okuduğum tüm kitaplar hakkında da yazdım yıl boyu. Yani merak eden olursa buralarda bir yerlerde olmaları lazım, fazla uzağa gitmiş olamazlar. İşte o kitaplardan özellikle sevdiklerim:
Filimadamı'ndaki listelerime göreyse 145 film, 17 kısa film ve 5 dizi izlemişim bu yıl. Nalet olsun Ceyms, kısa fimlere daha çok ağırlık verecektim. Onu tutturamamışım, kendimi esefle kınıyorum.

Sayı çok olduğu için hepsini tek tek anamayacağım. Aslında az izlesem, okuduğum her kitap gibi izlediklerim hakkında da yazardım ama ı ıh, şu haliyle mümkün değil. Yine de filmlerden birkaçının ismi bu yazıda geçmeli. İlle de izleyin demiyorum, ben çok beğendim diyorum bu filmler için:
Dizilerden de şu beş ve birbirinden güzel diziyi bitirdim bu sene. Hepsinin yeri ayrı ama The Office hep baskın geliyor nedense.
Kısalardan bahsetmek gerekirse:
Yoruldum yine. Milletin gazına gelip iş yapmamak lazım demek ki harbiden. Hayır, bir yandan da devam etmek istiyorum. Çok saçma.

Yeni yıl falan aslında umrumda değil. Ben yeni yıla her sene 19 Aralık'ta girdiğimi düşünürüm zaten. Ama o takvimdeki değişiklik ve Dünya genelindeki sinerji (sinerji kelimesini cümle içinde kullanmadan 2013'e elveda deme olmazdı tabii ki) insanı etkiliyor ister istemez.

Neyse efendim, umuyorum ki 2014 sizin için 2013'ten iyi, 2015'ten kötü bir yıl olur. Nice seneler görmemiz dileğiyle...

27 Aralık 2013 Cuma

Kameralı ve renkli ayrıyeten polifonik cep telefonu

Bundan yaklaşık yedi sekiz sene evvel (yılını unutmuşum, emin olamadım) kardeşimin anket defterlerinden birisini doldurmuşum. Hatta iki kere doldurmuşum bir buçuk sene arayla. Bunların bir tanesinde sahip olmak istediğiniz bir şey yazın gibisinden sanırım bir soru varmış. Benim buraya yazdığım cevap, bu yazıyı yazma sebebim: kameralı ve renkli ayrıyeten polifonik cep telefonu.

Off, şimdi neresinden başlasam da kendimi rezil etsem, yerin dibine soksam bilemedim. Böyle ağır bir ergenlik geçirilebilir mi? Geçirilemez. Soranlara hep on iki buçuk yaşındayım demem işte bu yüzden sevgili ahali. Hahahaaa, bu nedir Mustafa? Bugünlere iyi gelmişsin oğlum sen, valla bak. Te Allah'ım yaa...

Şimdi, bir kere insan orada bir yerlere bir virgül koyar bi zahmet, nereye olacağını da ben demeyeyim. Sonra, evet sonra, aslında sonrası yok. Vay canına, tek virgülle kurtardım. Edebi zemin o zamandan varmış demek de tam oturmamış. O zaman dalga geçelim biraz.

İnsanın en çok sahip olmak istediği şeydi işte bir zamanlar 'kameralı ve renkli ayrıyeten polifonik cep telefonu'. Heves var, potansiyel var. Ama vizyon yok! İnsan biraz büyük düşünür diyeceğim ama kendi kendime mütevazı davranmışım diye avunmaya çalışıyorum bir yandan. Görüyor musunuz, hala ergen halimle kavga ediyorum resmen.

Çok tuhaf geliyor lan, acayip tuhaf geliyor. Yani hayatta en çok sahip olmak istediği şey bu olan insan bana şu anda o kadar uzak ki. Fakat o kadddar uzak ki... Yalnız çok uzak... Kabul edelim çok uzak...

Bu gerçeği geçen bayram tatilinde gecenin bir vakti ne yapsak diye otururken fark ettik. Nasıl insanlarsak gecenin bir vakti konuyu anket defterlerine getirebilmişiz bu arada, kardeşler olarak var bizde bir sıkıntı ama çözemedim henüz.

Burdan sonrasını tahmin edersiniz (şu cümleyi her okuduğum yerde de kendimi yük altına girmiş hissederim, yazmayın şunu lütfen, ben hiç yapıyor muyum). Oturduk, defteri birer kere daha dolduruk. Hayatımda yaptığım en süpersonik işlerden birisi oldu bence. Kardeşimden hiç de böyle zekice bir fikir çıkacağını ummazdım (kızma yiiiiğğğrımmm).

Bu sefer aynı soruya cevap vermeden önce biraz düşündüm. Dedim neredeyse çeyrek asır doldurdun Mustafa, şunu on sene sonra okuyunca bir polifonik telefon vakası daha olmasın yani, lütfen. Fakat inanır mısınız, şu anda ne yazdığımı dahi hatırlamıyorum. Ne sıkıntılı birisiyim ben böyle arkadaş.

Fakat!

Fakat şöyle kazık bir soru vardı: almaktan en çok hoşlanacağınız hediye. Devam etmeden önce bir konuya açıklık getirmek isterim. Ben hayatta 'en'leri olan birisi değilim. Anım anıma uymayabilir ya da bir ömür bir konuda aynı düşünceye sahip olabilirim. Zaten bu 'en'ler muhabbetine de inceden uyuz olagelmişimdir hep. Konuya dönersek...

Bu soruya dedim, cevap vermeden önce ciddi düşünmem lazım. Resmen içime döndüm o an ve düşündüm. Tereddütsüz aldığım cevabıysa hemen yazdım zaten: defter; ama yazılı. Evet, içi yazılmış bir defter benim için en mükemmel hediye olurdu. O hediyeyi bana verecek birisi iki sayfacık olsun yazmış olsun içini, benden bahtiyarını bulamazsınız. Şu anda buna verdiğim kıymeti anlatmaya ifadelerim yetmiyor ama adım gibi eminim oralarda bir yerde beni anlayanların olduğundan. Siz, mükemmel insanlarsınız işte. :)

Sonuç olarak geçen haftaki doğum günümde en sevdiğim filmlerden olan Leon'un defterini aldım hediye olarak. Beklemiyordum ne yalan söyleyeyim; ancak defteri elime alıp içini açınca jeton düştü. Bu harika jestleri için biricik kardeşlerime hepinizin huzurunda teşekkür ediyorum tekrar. Sayelerinde ben, mutlu olmak için azımsanmayacak sayıda sebebi olan bir abi olup çıkıyorum. Allah'ım, sen bozma ya Rabb'im. Amin...

Durup dururken bu yazıyı yazasım geldi, çok ertelemiştim zira. İçim rahatladı resmen. Seni de seviyorum lan Rekürsif Düşünce, yaptığım en güzel işlerden birisisin. Birkaç sene sonra burada yazdıklarımı okurken polifonik telefondan beter hislere kapılabilirim ama olsun. Söz bak, hiç pişman olmayacağım.

Hadi bize eyvallah şimdilik sevgili okur. Sen de süper bir insansın, ve kabul et ya da etme senden bir tane daha yok. Hayır, bana inanmıyorsanız genetiğe inanın yani, ondan şeettim.

Kalın sağlıcakla efem...

23 Aralık 2013 Pazartesi

The Hobbit: The Desolation of Smaug ve Yılın En Uzun Gecesi

Geçen arkadaşlarla oturuyorduk. Dedik 21 Aralık geldi çattı, yılın en uzun gecesi. Ne yapsak? Hayır yani nedir, hep yılbaşı hep kıristmıs mı kutlayacağız? Dedik bir hobimizle bu en uzun geceyi güzel bir şekilde değerlendirelim. Hobbit'in ikinci filmine gittik sonuç olarak, hem de IMAX salonda. Şimdi detaylar ve gerçekler...

Bir kere tabii ki olay böyle gelişmedi. Feysbuktan etkinlik yapmıştık ama ses çıkmayınca minik dev Beytullah, uzun ince bir adet Sercan ve ev arkadaşlarım adaşla Cengo bir olduk, cumartesiyi pazara bağlayan gece saat bir seansına yardırdık. Bu arada filme geçmeden önce biraz gevezelik yapacağım. Onun için sadece filmle ilgili bir şeyler okumak isteyenler için aşağılarda bir yerde 'Filme gelirsek...' şeklinde bir başlangıç yapacağım. Oradan devam edilebilir yani.

Neyse, biz devam edelim. İstinyePark'ta saat bir seansına gittik. Lakin İstinyePark'ın otoparkını ilk defa böyle boş gören bizler 'lan burası ne kadar büyükmüş' diye şaşırdık. Şaşırmamız bir yana, beş dakika dolaştığımız halde sinema girişini ancak bulabildik. Rezillik yani, insan iki ok falan bir şey koyar. Gecenin biri olmasına rağmen sinema katı zaten tıklım tıklımdı. Yani o kadar gelen insan var, yönetimin bunları görmesi lazım. Lütfen!

Zar zor da olsa girişi bulup arabayı park edince (yaman şoför Beytullah Mehmet Koyurtgan Hizmetler A.Ş.) güvenlikten geçtik. Bu olaya da uyuz oluyorum ama bir şey de diyemiyorum. Fakat günün birinde son moda telefonum Sony Ericsson w810i'me bir şey olursa oradan geçerken yakacağım bütün gezegeni. Bu sefer de yakmadım ama fark edebileceğiniz üzere. :)

Filme gelirsek... (sözümde dururum ben, böyle bir giriş olacak demiştim) Çok karman çorman düşüncelerim var aslında. Yazarken o kadar karışmaz umarım.

İlk söylemek istediğim şu: bir kez daha ve kesinlikle ikna oldum ki böyle efektli ve deli gibi beklenen filmleri mutlaka ama mutlaka mümkün olan en iyi sinemada, ekranda izlemek lazım. O yüzdendir ki IMAX mükemmel bir seçim olmuş. Olayı yaşadım resmen. Hatta bi ara Smaug'u tokatlayacaktım, vazgeçtim ne olur ne olmaz diye. O derece...

Sonraaaa, Martin Freeman... Bu adamı çok seviyorum ben. Her ne kadar kendisi benim gözümde Arthur Dent olarak kalacak olsa da mükemmel bir hobbit oldu çıktı. Hele o Smaug'a on numra sıfatlar yakıştırarak, ezilip büzülerek konuştuğu sahnelerde olabilecek en iyi oyunculuğu sergilemiş bence. Çok beğendim.

Filmin açılış sahnesinde kameranın önünden geçen ayyaş Peter Jackson cameo'su da harbi çok hoşuma gitti. Adam bu evreni seviyor, her halinden belli.

İnternette bakındığım kadarıyla ortak fikir olarak varillerle kaçış sahneleri ve Sauron-Gandalf sahneleri aşırı tutulmuş. Alın benden de o kadar. Özellikle Sauron'lu sahneleri daha çok beğendim.

Hazır karakterler üzerinden giderken belirtmeden geçmeyeyim, Lee Pace on numara beş yıldız bir elf olmuş Thraundil haliyle. Gerçi oğlundan (Legolas) genç gözükmesi biraz tuhaf tabii ama yapacak bir şey yok. Bu beğenimin sebeplerinden birisi önyargım da olabilir. Lee Pace'i Pushing Daisies ile tanımıştım. Sonra da The Fall gibi aşık olunası bir filmde izleyince vay arkadaş demiştim. Ve ben bir şeye beğendiğimden dolayı vay arkadaş diyorsam, epey beğenmişimdir ki ondan söylüyorumdur. Yoksa benim boş konuştuğum nerde görülmüş, di mi? Hiç!

Filmde görmeyi çok istediğim ama göremediğim tek karakter Saruman oldu. Christopher Lee'ye, hatta kendisinden çok sesine ayrı bir düşkünlüğüm olagelmiştir. Adam Tolkien'i birebir tanımış lan, var mı ötesi? Gerçi hayatını anlatmaya benim blogum yetmez. Kendisi öyle bir dedemiz.

Sanırım bu yazı çok uzun olacak. Tamamını okuyanlar hakkını helal etsin. :)

İlk filmi izlemeden önce Azog'u Manu Bennett'in canlandırdığını bilmiyordum. Bu filmde dikkat edince Crixus'u hissettim resmen adamın hareketlerinde. Ona da ayrı saygı duydum.

Evangeline Lilly olayı var tabii bir de. Tolkien evreninde olmayan ama Peter Jackson ve film ekibinin eklediği Tauriel olara arz-ı endam etti. Şimdi bu konuda bence bir sakınca yoktu ama filme de bir cüceyle bir elfin aşk hikayesini izlemeye gitmemiştim. O yüzden beğenmedim ben bu fikri. Tauriel yine olsaydı ama bu şekil bir aşk üçgeni izlememize gerek olmasaydı bence çok daha süper olurdu. Sıkıldım o kısımları izlerken.

Bu sıkılma olayından sonra da şunu belirtmem lazım. Hakikaten bu Hobbit iki film olmalıydı. Üç çok yani. Para para da bir yere kadar arkadaş. Tamam, beşe de bölseniz izleyeceğiz tabii ama ne bileyim, olmuyor böyle yahu.

Araya sıkıştırayım hemen: Gandalf (Ian McKellen) ne kadar yaşlandı. Yakın çekimlerde adamın yüzü Piri Reis'in Dünya haritası gibi görünüyor artık. Bu da ne lanet bir benzetme oldu. Kendimden soğudum.

Smaug'dan bahsedeyim biraz. İlk render'ı bir hafta süren bir ejderha sonuçta, bahsetmezsek ayıp olur. Ne yalan söyleyeyim uçtuğunu gördüğümüz sahneye kadar, yani filmin neredeyse son sahnesine kadar öyle pek ahım şahım bir olayı yok dedim ama o son anda tamam tamam dedim, on numara. Bu arada Smaug'u canlandırmak için hayvanat bahçesine gidip iguana ve çeşitli sürüngenlerin davranışlarını inceleyen Benedict Cumberbatch'e de 'abi geç oldu, git yat istersen' demek istiyorum. Adamdaki profesyonelliğe saygı duydum.

Filmin kapanış jeneriğinde çalan Ed Sheeran yorumlu I See Fire'ı da çok sevdim. İlk filmin sonundaki kapanış parçasını da çok sevmiştim. İstikrar önemli tabii...

Bard'ın pek bir olayını görmediğimiz ve asıl işi üçüncü filme kaldığı için ondan bahsetmedim ama Luke Evans güzel bir seçim olmuş bence. Gerçi bu filmdeki tüm oyuncu seçimleri çok iyi. Eleştirebileceğim bir tane aklıma gelmiyor bile.

Sonuç olarak The Hobbit: The Desolation of Smaug güzel bir film olmuş ve beklediğime değmiş diyebilirim. Seneye 17 Aralık'ta serinin son düğümünde görüşmek üzere artık...

Film hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi filmden sonrasında sıra... Salondan çıktık ve yürüyen merdivenlerin yanında hemen otoparka geçen bir kapı gördük ve 'aa ne güzel işte, geçelim burdan' dedik. Geçtik de. Lakin arabayı bulamadık! Meğersem iki üst katta kalıyormuş. Zaten sinema salonlarının olduğu kata inen merdivenin mesafesinden belliydi. Bir de otoparktan çıkışımız var ki evlere şenlik, 5 x 360 derece döndük çıkmak için. Beş kat otopark mı olur lan?! Bir kere daha dönecek olsak tırlatacaktık sanırım.

Neyse, çıktık baktık ki bir sis, bir sis, aman Allah'ım. Ne yapalım ne yapalııım, neden Sercan'ı evine bırakmıyoruz? Sercan nerde oturuyor? Kartal'da! Çüş diyenler ağzını toplasın hemen, ayıp oluyor.

Evet, gittik. FSM'den geçerken önümüzdeki üç metreyi zor görüyorduk. Ama sonradan açıldı hava. Üsküdar'da büfelerden bir çay aldık ve sahil boyu giderken 'lan hayatımda sabahın beş buçuğunda Üsküdar sahilinde çay içmedim de demem' diye söylenerek ve bir yandan da bir buçuk liraya aldığım hamburgeri yiyerek devam ettik. Bu arada adaş da zaten o hamburger için on numara bir ayar verdi bana. Ama hala yaşadığıma göre yenir bir şeymiş demek ki. :)

Ehem, sonuç olarak o vakitte bildiğiniz İstinye'den Kartal'a gidip Sercan'ı bıraktık ve geriye, Yeniköy'e döndük. Eve girdiğimizde saat yediydi. Biz de halk arasında bilinen şekliyle 'doğarken güneş ardında tepelerin, uyuma vakti geldi teletabilerin' diyerek yattık.

Evet, yılın en uzun gecesini tam olarak bu şekilde değerlendirmiş olduk. Yazısı bile bu kadar oldu arkadaş, demek birebir yazsam ayvayı yiyecektim.

Güzel bir etkinlik oldu, hoşuma gitti. Seneye aynısını yapmak lazım. Yapılabiliyorsa daha iyisini yapmaya da razıyım tabii. O vakte kadar herkes kendine iyi bakıyor.

Şu yazıyı yazmam kırk beş dakikamı aldı. Bir de baştan okuyup imla düzeltmeleri falan yapmam lazım. Bu blog yazmak harbi ciddi disiplin istiyor var ya, şımarmayacağımı bilsem kendimi bir de bunun için takdir edeceğim ama biliyorum, şımarırım sonra. İşin ne Mustafa? Yaz, deli etme adamı. Kendimle de çok iyi anlaşırım ayıptır söylemesi.

Hadi herkese hoş ve neşeli günler, görüşmek dileğiyle...

Tarık Buğra - Küçük Ağa

Bundan seneleeer seneler evvel yanlış hatırlamıyorsam yedinci sınıfa giderken bir gün öğle teneffüsünde canım sıkılmıştı ve ben de sınıf kitaplığından rastgele bir kitap almıştım; Küçük Ağa. Şimdi çok tuhaf hissettim kendimi. Yedinci sınıf, öğle teneffüsü, sınıf kitaplığı, mevsimler panosu falan... Mevsimler panosu biraz abartılı oldu, farkındayım. Yine de vay arkadaş demeden duramayacağım; vay arkadaş...

Ehem, dağıtmayalım. Evet, Küçük Ağa'yı seçmişim. İki gün okumuştum Küçük Ağa'yı ve dili ağır geldiğinden mi nedir, sıkılıp bırakmıştım. Fakat geçen onca sene boyunca kitaptan bir sahne kafamda çok canlı bir şekilde durmuştu hep: Çolak Salih'in atış talimleri. Hatta o kısımları okuduğum andaki şeklim bile aklımda; oturma odasındaki çekyatta yatmış vaziyette okuyordum. (O çekyatta da ne kitaplar eskitmişimdir ha. Harry Potter'lar falan, ey gidi...)

Ben tabii yukarıda söylediğim gibi o dönem bitirememiştim kitabı. Lakin eninde sonunda bir gün tekrar okuyacaktım, kendime sözüm vardı. Kendime verdiği o sözü tuttuğum için de ayrıca mutluyum.

Eserin konusuna gelince... Küçük Ağa, Milli Mücadele döneminde geçiyor. Kuvayı Milliye birlikleri ve çeteler ile bunlar arasındaki yer yer birlik, yer yer çatışma şeklindeki ilişkileri konu edinmiş. Şimdi ben böyle dedim ama siz anladınız, tabii ki daha geniş bir dönem eseri aslında. O yılları gerçekten çok güzel bir şekilde sunmuş Tarık Buğra. Yer yer uzayabilen paragraflarla karakterlerinin iç dünyalarını betimlediği kısımları özellikle sevdim.

Halife bağımlısı birisinin Kuvayı Milliye'ye katılma sürecini, bu süreçteki iç hesaplaşmalarını anlatan sayfalar boyunca insan ister istemez empati yapma gereği duyuyor. Çok zor olsa gerek hakikaten o durumda kalmak. Yıllardır doğruluğundan emin olduğun bir gerçeğe, o kadar sıkıca tutunduğun bir dala sırtını dönmek... Ne bileyim, ben yapamayabilirdim hani.

Bu arada, Küçük Ağa'dan önce bitirdiğim son kitap Tek Adam olduğu ve Küçük Ağa da Milli Mücadele döneminde geçtiği için ayrıca zevk aldım okurken. Kitapta ismi geçen kurgusal olmayan tüm karakterleri tanıyordum; Çerkez Etem, Demirci Efe vs.


Kitaba dair beğenmediğim kısım ise sonunda açık birçok nokta kalması. Her ne kadar bunlar kurgusal karakterlere bağlı meseleler olsa da insan Çolak Salih'in sonunu, Niko ile kalan hesabını vb. birkaç konuyu ve karakteri merak ediyor. Gönül isterdi ki Çolak Salih'le başlayan kitap yine Çolak Salih'le bitsin. Amma lakin ki öyle olmadı; çok iyi olmadı çok da güzel iyi olmadı taam mı?

Bir de 80'li yıllarda dizisi çekilmiş Küçük Ağa'nın. Neredeyse tüm usta Yeşilçam sanatçıları da rol almış. Merak ettim açıkçası, fırsatım olursa onu da izleyeceğim. Kafaya koydum. Kesin güzeldir. Hem ne varsa eskilerde var diye boşuna söyleniyor olamaz, değil mi?

Giderayak Ali Emmi'ye de Allah'tan rahmet diliyorum. İçim acıdı o sayfaları okurken. Aaah ulan ah...

Sonuç olarak ey ahali, Küçük Ağa okunması gereken bir kitap. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum. Bence Çolak Salih'i tanımalısınız. Ben kendisini o kadar sevdim ki karakterlerimin yaşadığı köye davet ettim. Gelir diye umuyorum. :)

Çok alakasız olacak ama kapanışı en sevdiğim Lost karakterlerinden Desmond ile yapmak istiyorum: See you in another life brada'. Esen kalın efem.

Dipnot: Kış Okuma Etkinliği, Türk edebiyatından klasik bir kitap okuma kategorisi, 15 puan.

19 Aralık 2013 Perşembe

25 Oldu İyi Mi?

Gün itibariyle adına Dünya derler bu gezegende çeyrek asırı doldurmuş bulunuyorum. Zamanın hızlı geçmesi, yaşlandık vb. klasik cümlelerle hiç uğraşmayacağım. 25 on numara bir yaş, itirazı olan varsa ayrıca görüşebiliriz.

Aslında her günden bir farkı olmayan bu günlerde insan nedense kendini pek bir önemli hissediyor. Çünkü biz insanlar, fesat yapılı olduğumuz için sevdiklerimize onları sevdiğimizi ya hiç söylemiyoruz, belli etmiyoruz ya da çok nadiren yapıyoruz. Doğum günlerinde bu alenen yapıldığı için midir nedir, insan sevildiğini hatırlıyor resmen. Sevildiğini biliyor demedim dikkat ettiyseniz. Çünkü o bambaşka bir mesele. Velhasılıkelam, hep sevmenin sevilmekten önemli olduğunu düşünmüş birisi olarak ara sıra bu tip sevgi gösterilerine ihtiyacımız olduğunu inkar etmeyeceğim. Yine dikkat ettiyseniz burada sizin adınıza da konuştum. Rica ediyorum, kimse itiraz etmesin.

Kutlamalar vs. güzel oluyor gerçekten; ancak itiraf etmeliyim ki telefon açanların yeri başka. Şimdi bu benim içinse birçok insan için de böyledir diye düşünürsek kaç kişinin doğum gününde kendisini arayarak doğum gününü kutladığımı düşünüyorum veeee cevabım: az kişi. Evet, şu anda kafama dank etti ki (dank etmek ne güzel bir deyim, değil mi) ben de aslen odunun önde gideniyim. Bundan sonra bunu da bir prensip meselesi haline getirsem iyi olacak sanki.

Hazır lafı kendime getirmişken (sanki başka bir konudan bahsetmişim gibi, peh) devam edeyim madem. Ben değişiyorum. Bunun farkındayım. Şimdi diyeceğim ki son iki yıldır okuduklarım ve yaşadıklarım bunda epey pay sahibi ama öyle deyince buram buram entellik kokacak gibime geliyor. Olsun. Bu, gerçeği değiştirmez. Değişiyorum. Hoşuma gitmiyor da değil. Olmak istediğim bir kişi var hedefimde, daha doğrusu bir karakter ve fikirler bütünü. Ona doğru gidiyorum. Ama giderken neşemi ve deliliğimi de beraberimde götürüyorum. Çünkü neden? Çünkü eşşeen, şey yani, çünkü onlar, üzerine koymak istediklerim. Bilmem anlatabilebülldüm mü? Vahit emmi ne güzel karakterdi, di mi lan? :)

Vahit emmiyi de anmışken kapanışı Yedi Numara'nın mükemmel karakteri Yusuf Güdük'ün sözleriyle yapmak isterim. "Hepiniz öleceeeniz aslanım, eh eh eh eh."

Sağlıcakla kalın efem, hep beraber nice senelerimiz olsun inşallah. :)
 

5 Aralık 2013 Perşembe

Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam

Elimden geldiğince düzgün yazmaya çalışacağım bu yazıya bir özeleştiri ile başlamak istiyorum. Bugüne kadar Mustafa Kemal Atatürk'ün hayatını düzgün bir şekilde araştırıp okumamış olduğum için kendimden utanıyorum.

Şimdi başlayabilirim.

Tek Adam, toplam üç ciltten oluşan bir Atatürk biyografisi. Birinci cilt 1881-19 Mayıs 1919, ikinci cilt 1919-1922 ve üçüncü cilt de 1922-1938 tarihleri arasını kapsıyor. Bu ciltler için bana sorarsanız sırasıyla giriş, gelişme ve sonuç da diyebiliriz.

Yazının başındaki özeleştirim üzerinden birkaç kelam etmek istiyorum. Yoksa hiç bilmiyor değilim tabii ki, o kadar da değil. Fakat kabul etmemiz gerek ki ilköğretim, lise ve hatta (ne yazık ki) üniversitede dahi bize genel itibariyle sadece ikinci cildin kapsadığı ve bizim de Kurtuluş Savaşı olarak bildiğimiz dönem öğretiliyor, tabii öncesinde Çanakkale Savaşları sebebiyle de nispeten Birinci Dünya Savaşı. Bu kadarı yeterli mi demeden önce bu kadarı da düzgün öğretiliyor mu diye düşünmek lazım. Gerçi onun için de yine araştırıp öğrenmek lazım. Döngüler döngüler...

Atatürk hakkında bir kitap okumam lâzımdı artık. Ama hatıralardan oluşan derleme kitaplar daha sonrasının işiydi. İki yıldır Türk Tarih Kurumu'nun hem orijinal hem de sadeleştirilmiş metinle bastığı Nutuk'u da okumayı düşünüyordum. Fakat hâlâ bir eksiklik vardı. Ben baştan sona bilmek istiyordum. Bildiğimiz gibi Mustafa Kemal, nutkuna "19 Mayıs 1919 günü Samsun'a çıktım." diye başlıyor. O da olmadı hâliyle. Neden?

Bize okulda öğretilenlere göre 1881'de Mustafa diye biri doğuyor. Mahalle mektebi, askeri lise derken hoooop 19 Mayıs'ta Samsun'a çıkıyor. Ordan da Havza, Amasya, Erzurum, Sivas derken Ankara'ya geliyor. Canına tak ediyor ve Kurtuluş Savaşı ile düşmanları denize döküyor. Ardından da cumhuriyeti ilan ediyor. İnkılaplar vs. derken de 10 Kasım 1938'de ahirete intikal ediyor.

Bu özetin özeti hali tabii ama demek istediğimi anladınız sanırım. Bu adam 1881'de doğmuş. Samsun'aysa 19 Mayıs 1919'da çıkmış. Yani? Yanisi bu adam 38 yaşında! Arada yaşanan 38 yıl var. O 38 senede ne oldu, ne bitti, neler yaptı bu adam? Samsun'a nasıl çıktı? Tek başına bu yapılabilir mi? Arkadaşları, dostları, sevdikleri, sevmedikleri kimlerdir? Sevmiş mi, sevilmiş mi, dövüşmüş mü? Yahu 38 seneden bahsediyoruz. Ben şu anda 25 yaşındayım ve sorsanız hayatın tüm çilelerini çekmişim gibi anlatırım. Umarım ana noktayı düzgünce ifade edebilmişimdir.

Bu kitabı okuma nedenim buydu işte. Baştan başlayacak ve gerekirse gün gün, ay ay, yıl yıl anlatacak olan biteni. Kolay mı arkadaşlar, en temelde baktığınızda Kurtuluş Savaşı döneminde biz Dünya'yı aldık karşımıza? Daha doğrusu onlar çıktı karşımıza. Biz de haliyle def etmek durumunda kaldık. Böyle yazınca ne kadar kolay oluyor, değil mi? Neler yaşanmış halbuki, neler neler?..

Bugün ne yazık ki aşırı kutuplaşmış bir toplumuz. Atatürk'ü sevenden çok ona tapan var resmen. Hatta çıkıp Atatürk Makedonyalı deseniz dayak yersiniz. Yani anlatamıyorum ama bir isyanım var. Bu millet neden okumuyor? Günlük hayatta Atatürk'ü "onun da annesinin başı bağlıydı, nabeeer" diye liseli ergenin bile yapmadığı şekilde eleştirmeye çalışan var?! Tuhaf işler vesselam... Siyasi konulara girmek istemem, biraz cozuttum sanki de.

Kitaba dönersek... Bu kitabı herkes okusun (üçleme olarak yani). Her şey belgelerle açık seçik sunulmuş. Kaldı ki zaten Şevket Süreyya Aydemir de kendi görüşlerini ifade ederken o satırların kendi yorumu olduğunu belirtmiş. Ellerine sağlık kendisinin. Gerçekten çok büyük bir iş yapmış bu kitapları yazarak. Fırsatım olunca İsmet İnönü'yü ve Enver Paşa'yı anlattığı kitaplarını da okumak istiyorum.

Benim kendi kanaatim üzere kitapta olmayan ve olmayışını yadırgadığım tek konu İstiklâl Marsı'nın kabulü. Bence en azından bir paragrafla da olsa bahsi geçmeliydi kitapta. Onun dışında kitapta noksan aramak gibi bir niyetim yok. Arasam da kıt bilgimle bulamam zaten, ihtimal vermiyorum.

Sonuç olarak sevgili insancıklar; Mustafa olarak doğup Mustafa Kemal olan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk olarak bu dünyadan göçüp giden Ulu Önder'in hayatını, ilkelerini, düşüncelerini, karakterini, iyi ve kötü hallerini öğrenmek; onu en yakınındakilerin ifadeleriyle tanımak ve böylece daha düzgün bir bilgiye sahip olmak için bu kitabı okuyun. Ondan sonra isteyen istediği şekilde eleştirsin. Tabii bunu derken eldeki verilerin kullanılacağını varsayıyorum.

En derin saygı ve hürmetlerimle, hoşça kalın efendim.

Not: Kış Okuma Etkinliği, Ulu Önder Atatürk'le ilgili bir kitap kategorisi, 25 puan.


11 Kasım 2013 Pazartesi

Jean-Paul Sartre - Bulantı

Ne çektin be Sartre be, ne çektin be Roquentin be? Varolmak dediğin bu kadar zor mu gözünü seveyim? Varsın işte yani, naabıcan, dünya hali. Değer mi kendini bu kadar yıpratmaya?

Efendim, felsefe okumalarıma Bulantı ile devam ettim. Sartre'ın ilk kitabı Bulantı. Bu yönüyle çok önemli. Benim için önemli olması şundan: edebiyat ve felsefe deseniz az buçuk bilgi sahibi olan herkesin ismini sayacağı kişilerden birisi Jean-Paul Sartre. Ve böyle bir adamın ilk kitabının da en bilindik eseri olması bir tuhaf bana göre. Yani adam öyle bir giriş yapmış ki sonra kendi eserinin gölgesinde kalmış resmen. Tabii ki bu son kısmı ben salladım, yoktur öyle bir şey.

Bulantı'da Sartre, baş karakterimiz Antoine Roquentin'in güncelerini okutuyor bize. Kafayı varolmakla bozmuş diyebileceğim bir arkadaş Roquentin. Yalnız sadece kendi varlığı değil, daha doğrusu varlık değil; varolmak. Gördüğü her şey için varolmakla ilgili laflar ediyor, anlatıyor da anlatıyor.

Ben bu kitabı ne kadar anladım bilmiyorum, belki de hiç anlamadım. Fakat anladığım kadarıyla bana göre yine de varolmanın bu kadar sancılı, sıkıntılı bir iş olduğunu söyleyemeyeceğim. Belki ilerleyen yıllarda okuyunca daha anlamlı gelebilir ya da bilen birisiyle konuşsam daha çok yer edebilir kafamda. Zaman gösterecek artık.

Bu arada kitapla ilgili şöyle bir maruzatım var: Sartre, sanki anlatmak istediği her şeyi 188-201. sayfalar arasında söylemiş, gerisini de yazmış işte gibi geldi bana. Benim, kendi adıma, kitabı anlamaktan kastım o sayfaların arasında yazanları anlamak. Çok mu seviyesizce konuşuyorum bilemedim ama sarmadı beni pek. Kitabı okurken aynı lafın dönüp dolaşıp tekrar edilmesi hissini yaşadım herhalde biraz. Veyahut dediğim gibi, anlamadığım için okuduğum her cümle bana aynı geldi.

Hakkını yememem lazım, kitabın iki yanını çok sevdim. Birincisi çeviri; Selâhattin Hilâv'ın ellerine sağlık. Herhalde orijinali bundan anlaşılır değildir bu kitabın. Çeviri zor iş vesselam. Helal olsun gerçekten. İkinci yanı ise kapak resmi, Egon Schiele tarafından yapılmış bir esermiş. Niye bilmiyorum ama çok hoşuma gitti. Kaldı ki resimden de hiç anlamam.

Bulantı ile ilgili söyleyebileceklerim bunlar. Beni aydınlatmak, bak sen anlamamışsın ama o kitap aslında şöyle iyi böyle iyi diyecek olanların yorumlarına her daim açığım. Bir dahaki buluşmamıza kadar hoşça kalın.

Dipnot: Kış Okuma Etkinliği'nin ilk kitabı, Nobel Edebiyat ödüllü bir yazarın bir eseri, 15 puan.
 

6 Kasım 2013 Çarşamba

Azmettim, Bu Kış Da Okuyacağım

Efendim, bilenler bilirler, bizim bir okuma etkinliğimiz vardı yaz için. İşte o bitti, artık yok. Tabii bu bizde büyük bir boşluğa ve moral bozukluğuna sebep oldu. Hal böyle olunca pinuccia vicdan azabı çekmiş olacak ki kış için daha fena bir etkinlik başlattı. :) Onlar iyi günlerinizdi, hadi boyunuzu şimdi görelim dedi resmen amaaaa biz bunlara pabuç bırakacak değiliz tabii. :p Abarttım yine, evet.

Bu kez dört ayda on yedi, böyle yazınca olmadı tabii, 4 ayda 17 kitap okumayı deneyeceğiz. Detaylı bilgileri pinuccia'nın yazısından öğrenebilirsiniz. Ben kendi kitap seçimlerime geçmeden önce biraz gevezelik etmek istiyorum etkinliğin faydaları hakkında.

Vakti zamanında Goodreads ve Vikitap hakkında da yazmıştım, hedef koyunca insan daha verimli okuyor. Fakat etkinlikte şöyle bir durum var: birileriyle paylaşıyorsunuz hedefinizi. Yani sadece kendiniz için olsa kaytarabilirsiniz ama böyle herkesin gözü önünde olunca insan okuyor, gerçekten. Dürtüyor insanı, okumam lazım dedirtiyor. Çünkü nihai bir hedef var ortada herkesin göreceği. Egodan mıdır nedir, insan bırakmak istemiyor.

Aslolan kitap okumak olduğu için ben herkesin bu etkinliğe katılması taraftarıyım. Mükemmel insanlarla da tanışıyorsunuz ki bu da etkinliğin en süper taraflarından birisi. Tamamlayamasak bile okuyan insanları görüp, yeni kitapları ve blogları keşfederek ufkumuzu genişletme imkanımız oluyor. Yani oluyor, değil mi? Bir tek bana olduysa demek ki ufku en dar katılımcı bendim yazın. :)

Bu kadar yeter. Artık bu seferki kategorileri belirtip hangi kitapları okumayı düşündüğümü yazabilirim.

  • 10 Puan: Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap okuyanlara.
    • Stephen King - Yeşil Yol
       
  • 10 Puan: Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap okuyanlara.
    • Bu kategoride henüz bir adayım yok. Biri benle sahafa gelsin de güzel bir kitap seçelim ya.
    • Güncelleme: Glenn Meade - Kar Kurdu
       
  • 10 Puan: Adında bir hayvan adı olan bir kitap okuyanlara.
    • Glenn Meade - Kar Kurdu
    • Harper Lee - Bülbülü Öldürmek
       
  • 15 Puan: 600 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara
    • Henry James - Bir Kadının Portresi
       
  • 15 Puan: Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuyanlara.
    • Jean-Paul Sartre - Bulantı
       
  • 15 Puan: Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman okuyanlara.
    • Tarık Buğra - Küçük Ağa
       
  • 15 Puan: Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap okuyanlara.
    • Carlos Fuentes (Meksika Edebiyatı) - Artemio Cruz'un Ölümü
       
  • 20 Puan: Sinemaya uyarlanmış bir kitabı okuyup filmini izleyenlere.
    • Milan Kundera - Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği
       
  • 20 Puan: Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap okuyanlara.
    • Italo Calvino - Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu
       
  • 25 Puan: Yasaklanmış bir kitap okuyanlara.
    • Ray Bradbury - Fahrenheit 451 (yasaklanma sebebi için buradan bilgi edinebilirsiniz.)

  • 25 Puan: Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap okuyanlara.
    • Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam

  • 25 Puan: Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabını veya romanını okuyanlara.
    • Tom Robbins - Dur Bir Mola Ver

  • 25 Puan: Bir biyografi veya otobiyografi okuyanlara.
    • Nazan Bekiroğlu - Şair Nigar Hanım

  • 30 Puan: Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap okuyanlara.
    • Carlos Fuentes - Cam Sınır (Yıl: 1995)

  • 40 Puan: Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap okuyanlara.
    • Kemal Tahir - Esir Şehir Üçlemesi

Evvvet sayın seyirciler, gong sesini duydunuz ve... Gene havaya girdim. Sonuç olarak kategoriler ve seçtiğim kitaplar (bir eksikle de olsa) bunlar. Çok zamandır okumak istediğim birkaç yazarı birden okumuş olacağım becerebilirsem.

Geçen etkinlikte kendi çapımda bir çizelge oluşturmuştum. Bu etkinlikte de oluşturdum aynısından. Aşağıda onu da paylaşayım. Belki birilerinin hoşuna gider, bir fikir vermiş olurum, ne bileyim insanlığa bir katkım olur. :)

Fikirlerinizi esirgemeyin lütfen. Mutlu ve neşeli kalın, e mi?


Gustave Flaubert - Madame Bovary

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında, Fransa'da geçen ve el emeği göz nuru bir çalışmanın ürünü olan bu güzide eserle yine karşınızdayım. Açılış cümlelerim konusunda biraz çalışmam lazım, bu ne böyle? Üç paragrafta anlatacaktım ben bunları.

Neyse efendim... Kitap, adından da anlaşılacağı üzere Madame Bovary'nin yaşamını anlatıyor bize, Charles Bovary ile evliliğini ve gizli ilişkilerini. Yazıldığı dönemde bu şekilde ilişkiler anlattığı ve ahlaka aykırı olduğu gerekçesiyle ağır eleştiriler aldığı, hatta yasaklandığı da olmuş. İlk basım tarhinin 1856 olduğunu düşünürsek güzel ülkemizin de son olaylar ışığında Fransa'nın o zamanlarına nihayet yetiştiğini söyleyebiliriz. Biraz ağır mı konuştum ne?

Elimdeki baskı 1985 yılında Bilge Yayıncılık ve E Yayınları ortak basımı olup, çevirmeni de üstat Nesrin Altınova. Kitabın ön sayfalarında kitaptaki karakterlerin kim olduğu hakkında ufak açıklamalar ve kitaba dair önsöz niteliğinde bir sayfalık minik bir yazı var. Bu sayfalarda parantez içlerinde isimlerin okunuşları da yazılmış. Sırf bu bile eski basımların daha kaliteli olduğunu hissettirdi bana. Ayrıca ciltli kitapları çok severim, bambaşka bir havaları var. Bu arada bu kitabı Sahaflar Çarşısı'ndan geçen yıl almıştım, ancak okuyabildim.

Yazının başında kitap için el emeği göz nuru dememin sebebi Flaubert'in kitabı yazmak için gösterdiği azim ve özen. Öyle ki onca edebi yaşamında (35 yıldı sanırım) üç tane büyük eser vermiş. Madame Bovary'yi de beş yıl gibi bir sürede yazmış. Bir işi yaptın mı hakkını vererek yapacaksın diyenlerdenmiş belli ki.

Gerçek hayattan bir kesit okumak isteyenlerin çok seveceği bir kitap olacaktır Madame Bovary, çünkü okurken bunun bir kurgu olduğunu düşünmüyor insan. Her ne kadar ben Emma'yı doymak bilmez ya da hep daha fazlasını isteyen biri olarak algıladığım için çok fazla sevemesem de bu kadar insan yanılıyor olamaz. Okuyun, son karar sizin olsun. Aman canım, bize ne, ağzımızın tadı kaçmasın diyenlerdenseniz de okuyun. Okuyun yani, adamı hasta etmeyin! Kitap bu! Adam emek vermiş!

Söz konusu okumak olunca gaza geliyorum. Daha da abartmadan gideyim en iyisi. Esen kalın efem.
 

31 Ekim 2013 Perşembe

Bayramın ve Tatilin Ardından...

Üniversite üçüncü sınıfın sonundaki yazdan bu yana ilk defa bu kadar uzun süre kalabildim memlekette, evimde. 18 günlük uzun bir tatil oldu. Haliyle dönüşü de zor oldu. Dikkat ettiklerim, aklıma takılanlar, söylemek istediklerim var.

Kitap okuyamadım bu tatilde, aslında biraz da okumak istemedim. Uzun süredir bu 'kitap okuma isteksizliği' hasıl olmamıştı bende, onu bile özlemişim. Değişiklik iyidir. Geçti gitti, önemli olan o.

Burada yazdığım kişisel yazılarımın çoğunda aileme çok düşkün olduğumu belirtmişimdir, bir daha tekrar etmek istemiyorum baştan sona. Bu kez söylemek istediğim şu ki bir abi olarak kardeşlerimi olsun, ebeveynlerimi olsun döverek sevenlerdenim. Hatta bunun yüzünden 'şiddete meyyalim vallahi zevkten' gibisinden bir laf bile uydurdum. Özellikle kardeşlerimi döverek sevmek konusunda abartabiliyorum ama ne yapalım? Allah beni de böyle yaratmış. :)

Trabzon'u gözlemlediğim kadarıyla şunu fark ettim: aşırı bina var. Her tarafta inşaat var. Eskiden yarısından çoğu yoktu yahu bunların. Bunca ev yapılmış ve hepsi de dolu. E, aklıma geliyor benim de bu kadar insan bu evler yapılmadan önce nerede yaşıyordu diye. İlginç işler vesselam, fazla düşünmemek lazım belki de.

Yine gözlemlediğim kadarıyla (bunu sadece Trabzon için söylemiyorum yalnız) insanlar haddinden fazla ve gereksiz yere küfürlü konuşuyor. Oldum olası refleks olan küfüre uyuzumdur, haliyle hoşnutsuzluğu da yaşadım epey. Ya arkadaş, maç izlemeye gidiyorum küfür, sokakta dolaşıyorum küfür, ona küfür, buna küfür... En son ben size toptan ve yaratıcı birkaç küfür sallayacağım, o olacak. Şaka tabii ki, yapmayacağım öyle bir şey. Beni bozamayacaksınız! (Ben bu oyunu bozarım! -Mecnun)

Son parantezdeki alıntıyı yapmışken belirtmeden geçemeyeceğim, Leyla ile Mecnun'a başladım ilk bölümünden. Sekiz bölüm izlemiş haldeyim şu anda. Böyle sırayla, düzenli izleyince daha da güzel oldu. İlk bölümlerde biraz acemice, birbirlerine alışamamışlar mı desem, kaynaşılmamış henüz de ondan mı desem biraz mesafe var sanki ama yavaş yavaş kapanıyor. Af edersiniz anıra anıra gülmeyi seven birisi olduğum için de benim için bulunmaz nimet Leyla ile Mecnun.

Büyük konuşmuş olmayacaksam bu uzun tatilde dikkat ettiğim bir konuyu da paylaşmak istiyorum. Bazı insanların bazı hareketleri gözüme mi batıyor desem, hoşlanmıyorum mu desem, nasıl desem... bir değişik oluyor işte. Ben de olabildiğince tek düştüm (bizim orda öyle denir, tek düşmek) ki ilerde ben de aynı hareketleri tekrarlamayayım. İlerde derken şimdiden itibaren anlamında yani... Fakat bu konuda garanti veremiyorum, benim ne yapacağım pek belli olmaz. :)


Daha uzatmadan bitireyim. Tatil süresince blogum yalnız kaldı, bundan sonra daha sık haşır neşir olmak niyetindeyim. Yazımı Sezen Aksu'nun süpersonik, fevkaladenin fevkinde şarkılarından Unuttun Mu Beni ile sonlandırmak istiyorum. Bir daha hiç gelmeyecek 2013 yılının Ekim ayına da burdan iyi dileklerimi sunarım. En sevdiğim Ekim ayı oldu sanırım kendisi.

Hoşça kalın efendim.

8 Ekim 2013 Salı

Montaigne - Denemeler

Montaigne, gerçekten iyi denemeymiş dostum!

Seviyesizce bir girişle herkese merhabalar. Uzun zamandır okumak istediğim Denemeler'i de okuduklarım kervanına ekledim nihayet. Vakti zamanında çok aramıştım tam metin çevirisini, o haliyle okumak istemiştim. Buldum da. Cem Yayınevi basmış tam metin çeviri halini ama okuyamadım onu, ellinci sayfaya kadar dayandım. Sonra çeviriye daha fazla kafa dayandıramadığım için bırakmak durumunda kaldım. Çevirmenin emeğine saygı duyuyorum ama bana hitap etmedi.

Sonra gittim Sabahattin Eyüboğlu çevirisiyle okudum. Kendisi zaten Köy Enstitüleri çevirmenlerinden olduğu için şüphe duymadım okumadan önce. Okurken de zaten kitap çeviri değil de Eyüboğlu'nun yazdığı bir kitapmışçasına akıp gidiyor.

Denemeler (Les essais), türe ismini veren bir eser aynı zamanda çoğunuzun malumu olacağı üzere. İçerisinde gerçekten neredeyse her konuya dair görüş ve düşüncelerini var Montaigne'in.

1571-1580 yılları arasında yazılmış tamamı. Montaigne'in deyimiyle 'serbest düşün, rahat söyle' metoduyla yazılmış. Hiç kendimi kasamam demiş, bunları en çok kendim için yazıyorum çünkü demiş. İyi demiş.

Montaigne'in en çok söylediği şeylerden birisi, belki de birincisi her şeyi kendinden yola çıkarak düşünmesi. Hep kendini irdelemesi, böylece insanı anlamaya çalışması gibi; hep kendi iştahı ya da hastalığını irdeleyip insanların durumları hakkında yorum yapmak gibi. Böyle olunca gerçekten de samimi bir eser çıkmış ortaya.

Ayrıca belirtmekte fayda var. Montaigne, yaşadığı dönemdeki kalıp düşüncelerden kurtulup, kendini daha düzgün ifade edebilmek için yıllar yılı kendisini incelediğini de söylüyor. Böyle olunca şöyle bir sıkıntı çıkıyor meydana: adam çağının ötesinde bir yapıya ulaşmış. O düşüncelerle yaşamış, o devirde o düşüncelerle yaşamış. Bu, ileri görüşlülükten farklı olmakla birlikte daha zor bir durum bana göre.

Düşünsenize, Montaigne yaklaşık olarak Kanuni Sultan Süleyman'ın padişahlığı döneminde yaşamış birisi (böyle deyince Montaigne Osmanlıymış gibi oldu (: ). Fakat düşünceleri hala geçerliliğini koruyor. Mükemmel!

Denemeler'i okurken özellikle Lucretius'un birçok şiirinden alıntı yapmış Montaigne, en çok dikkatimi çeken durumlardan birisi de buydu. Ayrıca kitap genelinde o kadar fazla tarihte yaşanmış olay örneği var ki adam gerçekten okumuş, araştırmış hissi veriyor. Yani adam biliyor da konuşuyor. Anlatabildim mi?

Değindiği onlarca konu üzerinde özellikle 'ölüm' hakkındaki düşünceleriyse harika gerçekten. Çok güzel ifadeler var ölümle alakalı bölümlerde. Birisini Denemeler'i okumaya ikna edecek olsam ilk bu bölümleri gösterirdim. Söylediklerinden bir örnek vereyim: Ölümden niye korkacağım ki? Ben varken o yoktur, o gelince ben olmayacağım. Tabii bu ufacık bir alıntı, tamamını okumak lazım.

Sonuç olarak okunması, bilinmesi, tanınması gereken bir yazar Montaigne. Dolayısıyla Denemeler'i herkese tavsiye ederim. Hayır yani, bir de etmesem ne olur? Adam, türe adını veren bir eser yazmış diyoruz. Bu eserimin ismiiiiii Denemeler olsun demiş adam. Sonra da bu tip tüm kitaplara bu bir denemedir denilmiş. İşte bunlar hep büyük icraat.

Bir iki küçük alıntıyla bitireyim, hoşça kalın.
  • Bize yaşamayı hayat geçtikten sonra öğretiyorlar.
  • Her konudan çok kendimi incelerim. Benim metafiziğim de budur, fiziğim de.
  • Ölümün bizi nerden beklediği belli değil, iyisi mi biz onu her yerde bekleyelim.
  • İnsan kötü şeyleri, bilmediği, beceremediği için değil, canı istemediği için yapmamalı.
  • Tabiatın insanlara en adilce dağıttığı nimet akıldır derler, çünkü hiç kimse akıl payından şikâyetçi değildir.
  • İnsan en az bildiği şeye en çok inanır.
  • Bana doğru gelen hiçbir şey yoktur ki yanlış gibi de gelmesin.
 

7 Ekim 2013 Pazartesi

Attilâ İlhan - ben sana mecburum

attilâ ilhan'ın belki de en bilinen şiiri ben sana mecburum, aynı zamanda tüm şiirlerinin toplu basıldığı kitaba da ismini vermiş. içerisindeki şiirler beş bölüme (askıda yaşamak, tension a smyrne, memleket havası, imkânsız aşk, cehennem dairesi) ayrılmış. yoksa beş bölümde toplanmış mı demeliydim?

sonda bir de meraklısı için notlar kısmı var ve burada genel olarak tüm bölümlerdeki şiirlerin neden o bölümde yer aldığı yazıyor. aynı zamanda yer yer örnek şiirlerin ne demek istediğini ve hangi dönemde, ne şartlar altında yazıldığını da anlatıyor attilâ ilhan.

ilginç bir durum aslında bu, daha doğrusu alışık olmadığım bir durum: şairin kendi şiirini açıklaması, anlatması. bana bu biraz yanlış gibi geliyor aslında. okur dediğinin vazifesi olmalı gidip araştırmak o anlamı. yani işin içinde merak olmalı. şimdi ben o son bölümü okuduktan sonra gidip ben sana mecburum hakkında pek fazla kaynaktan araştırma yapmam artık. neyse, bu benle ilgili bir problem olduğu için daha fazla uzatmıyorum.

attilâ ilhan'ın en bilinen özelliklerinden birisi şiirlerinde büyük harf ve noktalama işareti kullanmaması. ben de dedim bu yazıyı büyük harf kullanmadan yazayım bakayım nasıl olacak. çok rahat oluyormuş. evet, getirebileceğim en düzgün açıklama bu. bir an ben de istedim güzel bir açıklama yapabilmeyi ama elde olan bu, şimdilik.

şiirler hakkında konuşmak gerekirse... açıkçası ben çoğunu anlamadım. şimdi adam attilâ ilhan, entelektüel bir arkadaş. şiirlerde geçen yer, kişi ve olay isimlerinin neredeyse hiçbirini bilmiyorum. haliyle şiirlerden bir anlam da çıkaramıyorum. toplam yüz tane şiir varsa on beş tanesini beğenmişimdir o yüzden. çünkü anlamadığım bir şiiri beğendim demek de yanlış geliyor bana. dolaylı söylemeye gerek yok gerçi, bildiğin yalan geliyor. anlamamışsın, neyin artistliğini yapıyorsun yani? gördüğünüz gibi, okuduğumu anlamayınca sinirleniyorum.

kitapta özellikle sevdiğim şiirleri paylaşarak gideyim yavaş yavaş: süleyman, geç kalmış ölü, kırmızı pazar, ağustos çıkmazı (en sevdiğim şiiri bu oldu sanırım), üç köylü, gece buluşması, ben sana mecburum, cezayir mektubu (ikinci kısmı burda yok).

en sevdiğim dediğim ağustos çıkmazı'nın ilk bölümüyle bu yazıyı sonlandırmak güzel olur diye düşündüm. hoşça kalın.

beni koyup koyup gitme
ne olursun
durduğun yerde dur
kendini martılarla bir tutma
senin kanatların yok
düşersin yorulursun
beni koyup koyup gitme
ne olursun

3 Ekim 2013 Perşembe

Oğuz Atay - Tutunamayanlar

Belki de bu yazıyı ertelesem ve bir müddet sonra yazsam daha iyi olurdu; ancak dayanamadım. Hemen birkaç kelam etmek istedim.

Sanırım edebiyatımızda en çok alıntılanan eserlerin başında geliyordur Tutunamayanlar, bir o kadar da aslında kitapta olmayan ama varmışçasına paylaşılan Olric'li diyaloglar falan. Güzel bir eseri mahvetmenin güzel bir yöntemi, değer bilmez insanlarımıza teşekkürler.

Düşünün ki bir gün yazar olmaya karar vereceksiniz, belki de vermeyeceksiniz ama içinizden yazmak gelecek ve yazacağınız kitap Tutunamayanlar gibi bir kitap olacak. Bir 'ilk eser' Tutunamayanlar, gerçekten acayip düşünceler beliriyor kafamda. Hani herkesin bu başarıyı yarı şaka yarı ciddi Oğuz Atay'ın beynindeki tümöre bağlaması meselesi var, utanmasam ben de ondan diyeceğim. Normal bir kitap değil çünkü.

Neden değil peki? İçeriğinin yoğun olmasını bir yana bırakırsak şunu görüyoruz Tutunamayanlar'da: içinde neredeyse bütün edebi türlerde metinler var; deneme, kurgu, şiir, hatta tiyatro. Daha farklı alanlara da dallandırılabilir, çok genel hatlarıyla söylüyorum ben. Bir de kitabın başında Oğuz Atay'ın düştüğü 'bunların hepsi yaşandı' notu var. Her ne kadar yayınevi 'bunların hepsi çok büyük ihtimalle hayal, öylece varsayıp okuyun' dese de kitap bitince o ilk sayfalar tekrar bir okunup acaba dedirtiyor.

Tuhaf bir kitap aynı zamanda Tutunamayanlar, asıl baş karakteri olan Selim Işık aslında yok. Turgut Özben anlatıyor her şeyi (neredeyse). Gerçi kitabın daha ikinci cümlesi 'O zamanlar daha Olric yoktu' diye başlıyor. Kitabın önsözünde Oğuz Atay'ın belirttiği dağınıklığın bile bir düzeni olduğu belli oluyor sanki böylece. Sanırım Olric'den bahsetmeye gerek yok. Tutunamayanlar'ı okumamış çok fazla kişi büyük ihtimalle Olric'i duymuştur. Bu tip durumlara da inceden uyuz oluyorum ama yeri gelince ben bile yapıyorum. Halbuki içimdeki sese ya da başka bir deyişle vicdanıma göre Olric'den bahsedebilmek için bu kitabı okumak lazım önce.

Öyle sanıyorum ki kitabı okuyan çok fazla kişi Selim Işık'ın günlüklerini beğenmiştir en çok. Bu günlüklerde ben Aylak Adam havası sezdim biraz. Aylak Adam'ı okuduğum dönemde yaptığım bir araştırmada şöyle bir şey öğrenmiştim. Oğuz Atay, Tutunamayanlar'ı yazdığında bir kopyasını Yusuf Atılgan'a göndermiş hocam, biraz da sizden feyzalarak yazdım, olmuş mu gibisinden (çok ilkel tarif ettim, kabul ediyorum). Yusuf Atılgan kitabı okumuş, beğenmiş de. Ancak beğendiğini Oğuz Atay'a bildirmemiş bir şekilde. Oğuz Atay'ın da geri dönüş olmayınca morali bozulmuş o dönem. Zaten erken sayılabilecek bir yaşta da vefat etmiş. Daha sonraki yıllarda Yusuf Atılgan, kendisiyle yapılan bir röportajda bir nevi pişmanlığını dile getirmiş. Daha detaylı okumak isterseniz buraya bakabilirsiniz, ben de buradan öğrendim. Yazarına teşekkür ediyorum.

Kitabın özellikle anmak istediğim bir bölümü var: 15. kısım. Yetmiş yedi sayfalık, noktalama işareti içermeyen(gerçi oyunbozanlık etmek istemem ama bir tane üç nokta vardı bir yerde), tek bir paragraf . Bir günümü sadece o bölümü kesintisiz okumaya adadım. Çünkü takıntılarım var, ortasında bırakılabilecek bir bölüm değildi. Çok ilginç ve zor bir bölüm yalnız, kimin konuştuğu, kimin ne dediği, zaman dilimleri, hayal ve gerçekler... her şey birbirine girmiş durumda. Benim için de bir okur olarak ilk deneyimim oldu ama sanırım böyle pek kitap okumam hayatım boyunca. Herkes yazamaz yani.

Bu yazıyı bitirdikten sonra aklıma birçok konu gelecektir bahsetmeyi unuttuğum. Ama bu kitap üzerine kimse eksiksiz bir yazı yazamaz diye düşündüğüm için dert etmeyeceğim. Bu arada en çok bahsetmek istediğim konulardan birisi bunu deyince aklıma geldi. Ondan bahsedeyim hemen.

Tutunamayanlar'ın şöyle bir özelliği var: istediğiniz zaman istediğiniz bir yerinden açıp on beş dakika okuyup yerine geri koyabillirsiniz kitabı. Bu gerçekten mükemmel bir şey bence. Kitabın tamamı buna izin verecek şekilde yazılmış. Selim Işık'ın Şarkılar'ı mesela, günlükleri aynı şekilde... Bunu unutsaydım üzülürmüşüm gerçekten.

Bu arada Oğuz Atay'ı kendi sesinden dinlemek ve kendini görmek isteyenler için de şu videoyu buraya koymak istiyorum. İlerde benim için de bulması kolay olur hem.

Kimisine göre başucu kitabı, kimisine göre abartılmış bir kitap olan Tutunamayanlar maceramı da şimdilik sonlandırmış bulunuyorum. Öyle sanıyorum ki ben bu kitabı beş yılda bir falan tekrar tekrar okurum ya da canım sıkıldıkça açar açar Turgutçuğum Özben ve Selimciğim Işık ile dertleşirim. Beni unuttunuz mu efendimiz? Seni hiç unutur muyum Olric, sensiz olur mu? Sen ki her zaman hepimizin yanında olan en gerçek hayalsin.

Son olarak bir ricam olacak. Bu kitabı okumamış olan arkadaşlar, sizden rica ediyorum bu kitaptan ille de alıntı yapacaksanız en azından alıntılayacağınız yerin kitapta geçtiğinden emin olun. Kitaba, edebiyata, Tutunamayanlar'a, Oğuz Atay'a ve bizlere ayıp etmeyin. Lütfen. Şimdilik hoşça kalın.

Dipnot: Yaz Okuma Etkinliği de böylece bitmiş oldu. Yayında ve yapımda emeği geçen herkese teşekkürler.