Bu yıl okuduğum en iyi kitaplardan birisi, belki de en iyisi Yüzyıllık Yalnızlık. İçimdeki gazı boşaltmak için hemen söyleyeyim: mükemmel! Gerçek anlamda mükemmel bir kitap. Kurgusu, zamanlar arasında gidip gelişi ama aslında dümdüz anlatışı, karakterleri, birbirine benzeyen isimler, yedi sülale boyunca Buendia'lar, ilişkiler... O kadar güzel bir kitap ki kitap ilerledikçe ilk sayfaya dönüp ilk iki cümleyi okuyup zevke geliyor insan.
Abartmayı severim yeri gelince. Fakat şu anda abartmadığımı belirtmek isterim.
Yüzyıllık Yalnızlık'ı okuma serüvenimi, daha doğrusu ne kadar zamandır ha okudum ha okuyacağım diye beklettiğimi biraz anlatmak istiyorum. Öncelikle kitabı ne zaman veya kimden almştım, gerçekten hatırlamıyorum. Ama üç yıldır yanımda gezdiriyorum.
İlk olarak üçüncü sınıfın başında Ankara'da bir hafta kampa gidecekken almıştım yanıma okurum diye ama sayfalarca paragrafları görünce daha zamanı var diyerek hiç başlamadan Çanakkale'ye götürmüştüm. Orda iki evde durdu öylece Yüzyıllık Yalnızlık ve İstanbul'a taşınınca yine peşimden geldi. Ne okusam bu sefer diye her yeni kitaba başadığımda kaş göz işareti yapıyordu bana resmen. Ama zamanı var diye erteliyordum hep.
Geçen aylardan birinde Kolera Günlerinde Aşk'ı okudum mesela Marquez'den. Güzeli sona ayırma diye bir gerçek var. Hiç hoş değil aslında. Bir de nerden biliyorum yani hangisinin güzel olduğunu, değil mi? İkisini de okumamışım. Ön yargı çok ilginç bir şey. Neyse...
Geçen hafta bir kamuoyu yoklaması yaptım hangisine başlayayım diye sorarak ve dört kitap ismi verdim. Yüz kişiye sordum ve tek popüler cevap aldım, daha doğrusu tek cevap aldım: Yüzyıllık Yalnızlık. Dedim demek ki artık zamanıdır, yapacak bir şey yok.
Kitabın ilk beş on sayfasını okuyunca acayip zevk alacağımı anladım kitaptan. Okurken tat alıyor insan resmen kitaptan. Akıyor gidiyor kelimeler, okumaktan çok izlemek gibi. Çok güçlü bir kalemden çıktığı belli. Ama burda Marquez'in yanında çeviriyi yapan Seçkin Selvi'ye de şapka çıkarıyorum. Kesinlikle daha güzel çevrilemezmiş bence bu kitap. O ne güzel bir çeviridir? Sanki kitabı kendisi ilk olarak Türkçe yazmış, mükemmel!
Şimdi az biraz da kitabın içeriğinden bahsedeyim. Jose Arcadio Buendia ve yedi sülalesinin (gerçek anlamda yedi sülalesinin) hayatını okuyoruz. Jose Arcadio'lar, Amaranta'lar, Ursula'lar, Antonio'lar havada uçuşuyor. Azımsanmayacak sayıda kitabın başındaki soy ağacına bakma gereği duydum okurken. Ama tuhaf bir şekilde baktığınız anda 'ha tamam, bu oydu' diyerek her şeyiyle aklınıza geliyor karakterler. Çünkü hepsinin kendine özgü karakteristik özellikleri ve anıları var.
Kitabın anlatımı da süper. Güzel güzel okurken çok ileri veya çok geri zamanlara anlık sıçramalar olabiliyor. Mesela adamın biri ölüyor, karısından feryat figan beklerken ya da ne bileyim intikam falan beklerken şöyle bir cümle okuyabiliyorsunuz: "kendini eve kapadı ve ömrünün sonuna kadar da dışarı çıkmadı". Ve gerçekten de o karakteri neredeyse unutuyorsunuz bir süre sonra. Ama ilk okuduğunuzda afallatıyor, nasıl ya dedirtiyor.
Adından da anlaşılacağı üzere kitaptaki herkesin ortak özelliği yalnızlık. En suskunundan en eğlenenine kadar herkes aslında yalnız kitapta. İç içe geçmiş bir sürü ilişki, ana karakterler kadar güçlü yan karakterler derken cümbüşün eksik olmadığı Buendia evinde çok temel bir yalnızlık hüküm sürüyor aslında. Odanın birine kapanan, belli zaman aralıklarında kapanan iki üç kişi hatta ve sonunda bir nevi her şeyin o odada çözülüşü çok ince kurgulanmış.
Aklımda daha bir sürü şey var yazmak istediğim ama sıraya koyamıyorum. Yer yer kahkaha atabiliyor ya da sadece gülümseyebiliyorsunuz mesela. Abartılı zaman aralıkları o kadar basitmiş gibi gösteriliyor ki bazen, insan ister istemez hadi canım demekten kendini alamıyor. Yahu bir insan yağmur bitince geleceğim dedi diye dört yıl, üç ay, on bir gün yağmurun durmasını bekler mi bir yerde? :) Verilen sözün tutulmasıyla ilgili ilginç bir yaklaşım tabii, adam haklı sonuçta.
Aldım başımı gittim, toparlayayım artık. Okuyun bu kitabı, harbi diyorum okuyun. Şimdi bir bana çıksa sorsa ki Kolera Günlerinde Aşk'ı mı okuyayım, Yüzyıllık Yalnızlık'ı mı diye, Yüzyıllık Yalnızlık'ı iki kere oku derim. O kadar sevdim kitabı, anlayın artık. Üzmeyin beni, okuyun.
En son olarak iddia edemeyeceğim ama İhsan Oktay Anar bu kitaptan etkilenmiş olabilir diye düşünmek istiyorum. Onun da çok sağlam kurgu ve karakterleri var, o da beklenmedik şekilde gülümsetiyor insanı. Fena sallıyor da olabilirim şu an, hiç araştırmadım çünkü. Ama öyle olduğunu düşünmek istiyorum. Düşünüyorum, o halde öyledir. Evet.
Hoşça kalın.
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an...
3 Haziran 2013 Pazartesi
1 Haziran 2013 Cumartesi
Nazan Bekiroğlu - Mor Mürekkep
Sakin... Düşünceli... Mor Mürekkep'i bitirdiğim zamanki ruh halimi bu iki kelimeyle özetleyebilirim sanırım sevgili okur. Biraz da tuhaf hissediyorum ama nedenini bilmiyorum. Sondaki iki yazıdan olabilir.
Hayat ve Kelimeler, Eşik, Yol Arkadaşım, Hüsn-i Talil ve Senin İçin isimli beş kısımda toplanan denemelerden oluşan bu kitabı Nazan hocanın tarzını seven herkese can-ı gönülden tavsiye ediyorum. Mesela ben tarzını çok seviyorum. Onun için kendime tavsiye etmiştim ta okumadan önce. Böyle de ileri görüşlü bir insanım.
Yol Arkadaşım kısmı çeşitli konulardaki denemelerinden oluşuyor. Sanırım bu bölümdeki yazıların bir kısmı Zaman gazetesinde de yayımlanmış. Beni en çok yoran yazılar bu kısımdakilerdi. Yoran diyorum; çünkü bu kısımdaki yazılar daha derin yazılar gibi geldi bana. Hızlı okunmuyor yazılar, nefes alma ihtiyacı hissediyorsunuz. Dürüst olmam gerekirse bazı yazıları sadece okudum, anla(ya)madım. Henüz o kadar iyi bir okur olamamışım. Zamanla o da olur diyerek diğer kısımlara değinmek istiyorum.
Kitabın ilk iki kısmını oluşturan Hayat ve Kelimeler ile Eşik bölümlerindeki yazılar adeta bilgi deryası. Bir sürü edebi eserden alıntı, eserlere ithaflar falan filan derken okuyacak birkaç yazar ve birkaç kitap ismi not etmek zorunda kaldım kenara. Bu tip yazıları çok severim kendi adıma. Çünkü belli bir kültür birikimi gerektiriyor. Yani okumuş, öğrenmiş, anlamış olmak lazım böyle yazılar yazabilmek için. Nasıl diyeyim, bu yazıları okurken işi edebiyat olan birisinin yazdığını anlıyorsunuz bir şekilde. Benim en sevdiğim yazılar bu iki bölümdeydi o yüzden.
Hüsn-i Talil bölümündeki yazılar, hımmm, nasıl desem, 'güzel' yazılar. Ama sanat anlamında güzel yazılar. Okudum hepsini ama ne kadarını anladım bilmiyorum. Sadece ne varsa eskilerde var lafını hatırlattı bana desem yeridir bu kısım için.
Son kısım ise, yani Senin İçin... İki tane, gayet sade, hal diliyle yazıldığı belli olan, az ama öz yazılar. Kitap bittiğindeki düşünceli halimin sebebi de bu yazıların kitabın son yazıları oluşudur kesin. Öyle bir his var içimde.
Mor Mürekkep nerden geliyor diye merak eden varsa, mor mürekkepten geliyor. Evet, bu kadar basit. Mor Mürekkep üstüne bir deneme var kitabın içinde. Okursanız anlarsınız. (Şimdi bu cümleleri okuyunca sanki bir şeye kızmışım havası sezdim. Yok öyle bir şey, düz mantık; okursanız gerçekten anlarsınız yani. Niye anlamayasınız, değil mi? Hiç!)
Bu arada yanılmıyorsam eğer Katre-i Matem'i üniversite ikinci sınıfta okumuştum ben. Orda da mor lale durumu vardı. O gün bu gündür aklımın bir kenarında mor rengine karşı bir ilgi ve merak var. Mor Mürekkep'i okumak isteme sebeplerimden birisi de bu mor merakıydı. Şaka maka en sevdiğim renk mor mu olmaya başladı, ne?
Kapanışı kitapta altını çizdiğim yerlerden birisi ile yapmak isterim. Hoşça kalın.
Söylemesek ölürdük.
İnanmadan söyledik, yine öldük.
NOT: Şu sıra, ne yazık ki, Taksim ve Beşiktaş çevresinde hiç hoş olmayan olaylar vuku bulmakta. Bu yazıyı orada olan, ne için orada olduğunu bilen, o bilinçli ve güzel insanlara adıyorum. İyi ki varsınız. Aksini iddia edene bir Dünya dolusu insan aracılığıyla aşağıdaki gibi bir cevap vermek isterim. #direngeziparki #direnbesiktas
Hayat ve Kelimeler, Eşik, Yol Arkadaşım, Hüsn-i Talil ve Senin İçin isimli beş kısımda toplanan denemelerden oluşan bu kitabı Nazan hocanın tarzını seven herkese can-ı gönülden tavsiye ediyorum. Mesela ben tarzını çok seviyorum. Onun için kendime tavsiye etmiştim ta okumadan önce. Böyle de ileri görüşlü bir insanım.
Yol Arkadaşım kısmı çeşitli konulardaki denemelerinden oluşuyor. Sanırım bu bölümdeki yazıların bir kısmı Zaman gazetesinde de yayımlanmış. Beni en çok yoran yazılar bu kısımdakilerdi. Yoran diyorum; çünkü bu kısımdaki yazılar daha derin yazılar gibi geldi bana. Hızlı okunmuyor yazılar, nefes alma ihtiyacı hissediyorsunuz. Dürüst olmam gerekirse bazı yazıları sadece okudum, anla(ya)madım. Henüz o kadar iyi bir okur olamamışım. Zamanla o da olur diyerek diğer kısımlara değinmek istiyorum.
Kitabın ilk iki kısmını oluşturan Hayat ve Kelimeler ile Eşik bölümlerindeki yazılar adeta bilgi deryası. Bir sürü edebi eserden alıntı, eserlere ithaflar falan filan derken okuyacak birkaç yazar ve birkaç kitap ismi not etmek zorunda kaldım kenara. Bu tip yazıları çok severim kendi adıma. Çünkü belli bir kültür birikimi gerektiriyor. Yani okumuş, öğrenmiş, anlamış olmak lazım böyle yazılar yazabilmek için. Nasıl diyeyim, bu yazıları okurken işi edebiyat olan birisinin yazdığını anlıyorsunuz bir şekilde. Benim en sevdiğim yazılar bu iki bölümdeydi o yüzden.
Hüsn-i Talil bölümündeki yazılar, hımmm, nasıl desem, 'güzel' yazılar. Ama sanat anlamında güzel yazılar. Okudum hepsini ama ne kadarını anladım bilmiyorum. Sadece ne varsa eskilerde var lafını hatırlattı bana desem yeridir bu kısım için.
Son kısım ise, yani Senin İçin... İki tane, gayet sade, hal diliyle yazıldığı belli olan, az ama öz yazılar. Kitap bittiğindeki düşünceli halimin sebebi de bu yazıların kitabın son yazıları oluşudur kesin. Öyle bir his var içimde.
Mor Mürekkep nerden geliyor diye merak eden varsa, mor mürekkepten geliyor. Evet, bu kadar basit. Mor Mürekkep üstüne bir deneme var kitabın içinde. Okursanız anlarsınız. (Şimdi bu cümleleri okuyunca sanki bir şeye kızmışım havası sezdim. Yok öyle bir şey, düz mantık; okursanız gerçekten anlarsınız yani. Niye anlamayasınız, değil mi? Hiç!)
Bu arada yanılmıyorsam eğer Katre-i Matem'i üniversite ikinci sınıfta okumuştum ben. Orda da mor lale durumu vardı. O gün bu gündür aklımın bir kenarında mor rengine karşı bir ilgi ve merak var. Mor Mürekkep'i okumak isteme sebeplerimden birisi de bu mor merakıydı. Şaka maka en sevdiğim renk mor mu olmaya başladı, ne?
Kapanışı kitapta altını çizdiğim yerlerden birisi ile yapmak isterim. Hoşça kalın.
Söylemesek ölürdük.
İnanmadan söyledik, yine öldük.
NOT: Şu sıra, ne yazık ki, Taksim ve Beşiktaş çevresinde hiç hoş olmayan olaylar vuku bulmakta. Bu yazıyı orada olan, ne için orada olduğunu bilen, o bilinçli ve güzel insanlara adıyorum. İyi ki varsınız. Aksini iddia edene bir Dünya dolusu insan aracılığıyla aşağıdaki gibi bir cevap vermek isterim. #direngeziparki #direnbesiktas
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


