Geçen arkadaşlarla oturuyorduk. Dedik 21 Aralık geldi çattı, yılın en uzun gecesi. Ne yapsak? Hayır yani nedir, hep yılbaşı hep kıristmıs mı kutlayacağız? Dedik bir hobimizle bu en uzun geceyi güzel bir şekilde değerlendirelim. Hobbit'in ikinci filmine gittik sonuç olarak, hem de IMAX salonda. Şimdi detaylar ve gerçekler...
Bir kere tabii ki olay böyle gelişmedi. Feysbuktan etkinlik yapmıştık ama ses çıkmayınca minik dev Beytullah, uzun ince bir adet Sercan ve ev arkadaşlarım adaşla Cengo bir olduk, cumartesiyi pazara bağlayan gece saat bir seansına yardırdık. Bu arada filme geçmeden önce biraz gevezelik yapacağım. Onun için sadece filmle ilgili bir şeyler okumak isteyenler için aşağılarda bir yerde 'Filme gelirsek...' şeklinde bir başlangıç yapacağım. Oradan devam edilebilir yani.
Neyse, biz devam edelim. İstinyePark'ta saat bir seansına gittik. Lakin İstinyePark'ın otoparkını ilk defa böyle boş gören bizler 'lan burası ne kadar büyükmüş' diye şaşırdık. Şaşırmamız bir yana, beş dakika dolaştığımız halde sinema girişini ancak bulabildik. Rezillik yani, insan iki ok falan bir şey koyar. Gecenin biri olmasına rağmen sinema katı zaten tıklım tıklımdı. Yani o kadar gelen insan var, yönetimin bunları görmesi lazım. Lütfen!
Zar zor da olsa girişi bulup arabayı park edince (yaman şoför Beytullah Mehmet Koyurtgan Hizmetler A.Ş.) güvenlikten geçtik. Bu olaya da uyuz oluyorum ama bir şey de diyemiyorum. Fakat günün birinde son moda telefonum Sony Ericsson w810i'me bir şey olursa oradan geçerken yakacağım bütün gezegeni. Bu sefer de yakmadım ama fark edebileceğiniz üzere. :)
Filme gelirsek... (sözümde dururum ben, böyle bir giriş olacak demiştim) Çok karman çorman düşüncelerim var aslında. Yazarken o kadar karışmaz umarım.
İlk söylemek istediğim şu: bir kez daha ve kesinlikle ikna oldum ki böyle efektli ve deli gibi beklenen filmleri mutlaka ama mutlaka mümkün olan en iyi sinemada, ekranda izlemek lazım. O yüzdendir ki IMAX mükemmel bir seçim olmuş. Olayı yaşadım resmen. Hatta bi ara Smaug'u tokatlayacaktım, vazgeçtim ne olur ne olmaz diye. O derece...
Sonraaaa, Martin Freeman... Bu adamı çok seviyorum ben. Her ne kadar kendisi benim gözümde Arthur Dent olarak kalacak olsa da mükemmel bir hobbit oldu çıktı. Hele o Smaug'a on numra sıfatlar yakıştırarak, ezilip büzülerek konuştuğu sahnelerde olabilecek en iyi oyunculuğu sergilemiş bence. Çok beğendim.
Filmin açılış sahnesinde kameranın önünden geçen ayyaş Peter Jackson cameo'su da harbi çok hoşuma gitti. Adam bu evreni seviyor, her halinden belli.
İnternette bakındığım kadarıyla ortak fikir olarak varillerle kaçış sahneleri ve Sauron-Gandalf sahneleri aşırı tutulmuş. Alın benden de o kadar. Özellikle Sauron'lu sahneleri daha çok beğendim.
Hazır karakterler üzerinden giderken belirtmeden geçmeyeyim, Lee Pace on numara beş yıldız bir elf olmuş Thraundil haliyle. Gerçi oğlundan (Legolas) genç gözükmesi biraz tuhaf tabii ama yapacak bir şey yok. Bu beğenimin sebeplerinden birisi önyargım da olabilir. Lee Pace'i Pushing Daisies ile tanımıştım. Sonra da The Fall gibi aşık olunası bir filmde izleyince vay arkadaş demiştim. Ve ben bir şeye beğendiğimden dolayı vay arkadaş diyorsam, epey beğenmişimdir ki ondan söylüyorumdur. Yoksa benim boş konuştuğum nerde görülmüş, di mi? Hiç!
Filmde görmeyi çok istediğim ama göremediğim tek karakter Saruman oldu. Christopher Lee'ye, hatta kendisinden çok sesine ayrı bir düşkünlüğüm olagelmiştir. Adam Tolkien'i birebir tanımış lan, var mı ötesi? Gerçi hayatını anlatmaya benim blogum yetmez. Kendisi öyle bir dedemiz.
Sanırım bu yazı çok uzun olacak. Tamamını okuyanlar hakkını helal etsin. :)
İlk filmi izlemeden önce Azog'u Manu Bennett'in canlandırdığını bilmiyordum. Bu filmde dikkat edince Crixus'u hissettim resmen adamın hareketlerinde. Ona da ayrı saygı duydum.
Evangeline Lilly olayı var tabii bir de. Tolkien evreninde olmayan ama Peter Jackson ve film ekibinin eklediği Tauriel olara arz-ı endam etti. Şimdi bu konuda bence bir sakınca yoktu ama filme de bir cüceyle bir elfin aşk hikayesini izlemeye gitmemiştim. O yüzden beğenmedim ben bu fikri. Tauriel yine olsaydı ama bu şekil bir aşk üçgeni izlememize gerek olmasaydı bence çok daha süper olurdu. Sıkıldım o kısımları izlerken.
Bu sıkılma olayından sonra da şunu belirtmem lazım. Hakikaten bu Hobbit iki film olmalıydı. Üç çok yani. Para para da bir yere kadar arkadaş. Tamam, beşe de bölseniz izleyeceğiz tabii ama ne bileyim, olmuyor böyle yahu.
Araya sıkıştırayım hemen: Gandalf (Ian McKellen) ne kadar yaşlandı. Yakın çekimlerde adamın yüzü Piri Reis'in Dünya haritası gibi görünüyor artık. Bu da ne lanet bir benzetme oldu. Kendimden soğudum.
Smaug'dan bahsedeyim biraz. İlk render'ı bir hafta süren bir ejderha sonuçta, bahsetmezsek ayıp olur. Ne yalan söyleyeyim uçtuğunu gördüğümüz sahneye kadar, yani filmin neredeyse son sahnesine kadar öyle pek ahım şahım bir olayı yok dedim ama o son anda tamam tamam dedim, on numara. Bu arada Smaug'u canlandırmak için hayvanat bahçesine gidip iguana ve çeşitli sürüngenlerin davranışlarını inceleyen Benedict Cumberbatch'e de 'abi geç oldu, git yat istersen' demek istiyorum. Adamdaki profesyonelliğe saygı duydum.
Filmin kapanış jeneriğinde çalan Ed Sheeran yorumlu I See Fire'ı da çok sevdim. İlk filmin sonundaki kapanış parçasını da çok sevmiştim. İstikrar önemli tabii...
Bard'ın pek bir olayını görmediğimiz ve asıl işi üçüncü filme kaldığı için ondan bahsetmedim ama Luke Evans güzel bir seçim olmuş bence. Gerçi bu filmdeki tüm oyuncu seçimleri çok iyi. Eleştirebileceğim bir tane aklıma gelmiyor bile.
Sonuç olarak The Hobbit: The Desolation of Smaug güzel bir film olmuş ve beklediğime değmiş diyebilirim. Seneye 17 Aralık'ta serinin son düğümünde görüşmek üzere artık...
Film hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Şimdi filmden sonrasında sıra... Salondan çıktık ve yürüyen merdivenlerin yanında hemen otoparka geçen bir kapı gördük ve 'aa ne güzel işte, geçelim burdan' dedik. Geçtik de. Lakin arabayı bulamadık! Meğersem iki üst katta kalıyormuş. Zaten sinema salonlarının olduğu kata inen merdivenin mesafesinden belliydi. Bir de otoparktan çıkışımız var ki evlere şenlik, 5 x 360 derece döndük çıkmak için. Beş kat otopark mı olur lan?! Bir kere daha dönecek olsak tırlatacaktık sanırım.
Neyse, çıktık baktık ki bir sis, bir sis, aman Allah'ım. Ne yapalım ne yapalııım, neden Sercan'ı evine bırakmıyoruz? Sercan nerde oturuyor? Kartal'da! Çüş diyenler ağzını toplasın hemen, ayıp oluyor.
Evet, gittik. FSM'den geçerken önümüzdeki üç metreyi zor görüyorduk. Ama sonradan açıldı hava. Üsküdar'da büfelerden bir çay aldık ve sahil boyu giderken 'lan hayatımda sabahın beş buçuğunda Üsküdar sahilinde çay içmedim de demem' diye söylenerek ve bir yandan da bir buçuk liraya aldığım hamburgeri yiyerek devam ettik. Bu arada adaş da zaten o hamburger için on numara bir ayar verdi bana. Ama hala yaşadığıma göre yenir bir şeymiş demek ki. :)
Ehem, sonuç olarak o vakitte bildiğiniz İstinye'den Kartal'a gidip Sercan'ı bıraktık ve geriye, Yeniköy'e döndük. Eve girdiğimizde saat yediydi. Biz de halk arasında bilinen şekliyle 'doğarken güneş ardında tepelerin, uyuma vakti geldi teletabilerin' diyerek yattık.
Evet, yılın en uzun gecesini tam olarak bu şekilde değerlendirmiş olduk. Yazısı bile bu kadar oldu arkadaş, demek birebir yazsam ayvayı yiyecektim.
Güzel bir etkinlik oldu, hoşuma gitti. Seneye aynısını yapmak lazım. Yapılabiliyorsa daha iyisini yapmaya da razıyım tabii. O vakte kadar herkes kendine iyi bakıyor.
Şu yazıyı yazmam kırk beş dakikamı aldı. Bir de baştan okuyup imla düzeltmeleri falan yapmam lazım. Bu blog yazmak harbi ciddi disiplin istiyor var ya, şımarmayacağımı bilsem kendimi bir de bunun için takdir edeceğim ama biliyorum, şımarırım sonra. İşin ne Mustafa? Yaz, deli etme adamı. Kendimle de çok iyi anlaşırım ayıptır söylemesi.
Hadi herkese hoş ve neşeli günler, görüşmek dileğiyle...
Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an...
23 Aralık 2013 Pazartesi
Tarık Buğra - Küçük Ağa
Bundan seneleeer seneler evvel yanlış hatırlamıyorsam yedinci sınıfa giderken bir gün öğle teneffüsünde canım sıkılmıştı ve ben de sınıf kitaplığından rastgele bir kitap almıştım; Küçük Ağa. Şimdi çok tuhaf hissettim kendimi. Yedinci sınıf, öğle teneffüsü, sınıf kitaplığı, mevsimler panosu falan... Mevsimler panosu biraz abartılı oldu, farkındayım. Yine de vay arkadaş demeden duramayacağım; vay arkadaş...
Ehem, dağıtmayalım. Evet, Küçük Ağa'yı seçmişim. İki gün okumuştum Küçük Ağa'yı ve dili ağır geldiğinden mi nedir, sıkılıp bırakmıştım. Fakat geçen onca sene boyunca kitaptan bir sahne kafamda çok canlı bir şekilde durmuştu hep: Çolak Salih'in atış talimleri. Hatta o kısımları okuduğum andaki şeklim bile aklımda; oturma odasındaki çekyatta yatmış vaziyette okuyordum. (O çekyatta da ne kitaplar eskitmişimdir ha. Harry Potter'lar falan, ey gidi...)
Ben tabii yukarıda söylediğim gibi o dönem bitirememiştim kitabı. Lakin eninde sonunda bir gün tekrar okuyacaktım, kendime sözüm vardı. Kendime verdiği o sözü tuttuğum için de ayrıca mutluyum.
Eserin konusuna gelince... Küçük Ağa, Milli Mücadele döneminde geçiyor. Kuvayı Milliye birlikleri ve çeteler ile bunlar arasındaki yer yer birlik, yer yer çatışma şeklindeki ilişkileri konu edinmiş. Şimdi ben böyle dedim ama siz anladınız, tabii ki daha geniş bir dönem eseri aslında. O yılları gerçekten çok güzel bir şekilde sunmuş Tarık Buğra. Yer yer uzayabilen paragraflarla karakterlerinin iç dünyalarını betimlediği kısımları özellikle sevdim.
Halife bağımlısı birisinin Kuvayı Milliye'ye katılma sürecini, bu süreçteki iç hesaplaşmalarını anlatan sayfalar boyunca insan ister istemez empati yapma gereği duyuyor. Çok zor olsa gerek hakikaten o durumda kalmak. Yıllardır doğruluğundan emin olduğun bir gerçeğe, o kadar sıkıca tutunduğun bir dala sırtını dönmek... Ne bileyim, ben yapamayabilirdim hani.
Bu arada, Küçük Ağa'dan önce bitirdiğim son kitap Tek Adam olduğu ve Küçük Ağa da Milli Mücadele döneminde geçtiği için ayrıca zevk aldım okurken. Kitapta ismi geçen kurgusal olmayan tüm karakterleri tanıyordum; Çerkez Etem, Demirci Efe vs.
Kitaba dair beğenmediğim kısım ise sonunda açık birçok nokta kalması. Her ne kadar bunlar kurgusal karakterlere bağlı meseleler olsa da insan Çolak Salih'in sonunu, Niko ile kalan hesabını vb. birkaç konuyu ve karakteri merak ediyor. Gönül isterdi ki Çolak Salih'le başlayan kitap yine Çolak Salih'le bitsin. Amma lakin ki öyle olmadı; çok iyi olmadı çok da güzel iyi olmadı taam mı?
Bir de 80'li yıllarda dizisi çekilmiş Küçük Ağa'nın. Neredeyse tüm usta Yeşilçam sanatçıları da rol almış. Merak ettim açıkçası, fırsatım olursa onu da izleyeceğim. Kafaya koydum. Kesin güzeldir. Hem ne varsa eskilerde var diye boşuna söyleniyor olamaz, değil mi?
Giderayak Ali Emmi'ye de Allah'tan rahmet diliyorum. İçim acıdı o sayfaları okurken. Aaah ulan ah...
Sonuç olarak ey ahali, Küçük Ağa okunması gereken bir kitap. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum. Bence Çolak Salih'i tanımalısınız. Ben kendisini o kadar sevdim ki karakterlerimin yaşadığı köye davet ettim. Gelir diye umuyorum. :)
Çok alakasız olacak ama kapanışı en sevdiğim Lost karakterlerinden Desmond ile yapmak istiyorum: See you in another life brada'. Esen kalın efem.
Dipnot: Kış Okuma Etkinliği, Türk edebiyatından klasik bir kitap okuma kategorisi, 15 puan.
Ehem, dağıtmayalım. Evet, Küçük Ağa'yı seçmişim. İki gün okumuştum Küçük Ağa'yı ve dili ağır geldiğinden mi nedir, sıkılıp bırakmıştım. Fakat geçen onca sene boyunca kitaptan bir sahne kafamda çok canlı bir şekilde durmuştu hep: Çolak Salih'in atış talimleri. Hatta o kısımları okuduğum andaki şeklim bile aklımda; oturma odasındaki çekyatta yatmış vaziyette okuyordum. (O çekyatta da ne kitaplar eskitmişimdir ha. Harry Potter'lar falan, ey gidi...)
Ben tabii yukarıda söylediğim gibi o dönem bitirememiştim kitabı. Lakin eninde sonunda bir gün tekrar okuyacaktım, kendime sözüm vardı. Kendime verdiği o sözü tuttuğum için de ayrıca mutluyum.
Eserin konusuna gelince... Küçük Ağa, Milli Mücadele döneminde geçiyor. Kuvayı Milliye birlikleri ve çeteler ile bunlar arasındaki yer yer birlik, yer yer çatışma şeklindeki ilişkileri konu edinmiş. Şimdi ben böyle dedim ama siz anladınız, tabii ki daha geniş bir dönem eseri aslında. O yılları gerçekten çok güzel bir şekilde sunmuş Tarık Buğra. Yer yer uzayabilen paragraflarla karakterlerinin iç dünyalarını betimlediği kısımları özellikle sevdim.
Halife bağımlısı birisinin Kuvayı Milliye'ye katılma sürecini, bu süreçteki iç hesaplaşmalarını anlatan sayfalar boyunca insan ister istemez empati yapma gereği duyuyor. Çok zor olsa gerek hakikaten o durumda kalmak. Yıllardır doğruluğundan emin olduğun bir gerçeğe, o kadar sıkıca tutunduğun bir dala sırtını dönmek... Ne bileyim, ben yapamayabilirdim hani.
Bu arada, Küçük Ağa'dan önce bitirdiğim son kitap Tek Adam olduğu ve Küçük Ağa da Milli Mücadele döneminde geçtiği için ayrıca zevk aldım okurken. Kitapta ismi geçen kurgusal olmayan tüm karakterleri tanıyordum; Çerkez Etem, Demirci Efe vs.
Kitaba dair beğenmediğim kısım ise sonunda açık birçok nokta kalması. Her ne kadar bunlar kurgusal karakterlere bağlı meseleler olsa da insan Çolak Salih'in sonunu, Niko ile kalan hesabını vb. birkaç konuyu ve karakteri merak ediyor. Gönül isterdi ki Çolak Salih'le başlayan kitap yine Çolak Salih'le bitsin. Amma lakin ki öyle olmadı; çok iyi olmadı çok da güzel iyi olmadı taam mı?
Bir de 80'li yıllarda dizisi çekilmiş Küçük Ağa'nın. Neredeyse tüm usta Yeşilçam sanatçıları da rol almış. Merak ettim açıkçası, fırsatım olursa onu da izleyeceğim. Kafaya koydum. Kesin güzeldir. Hem ne varsa eskilerde var diye boşuna söyleniyor olamaz, değil mi?
Giderayak Ali Emmi'ye de Allah'tan rahmet diliyorum. İçim acıdı o sayfaları okurken. Aaah ulan ah...
Sonuç olarak ey ahali, Küçük Ağa okunması gereken bir kitap. En azından ben öyle olduğuna inanıyorum. Bence Çolak Salih'i tanımalısınız. Ben kendisini o kadar sevdim ki karakterlerimin yaşadığı köye davet ettim. Gelir diye umuyorum. :)
Çok alakasız olacak ama kapanışı en sevdiğim Lost karakterlerinden Desmond ile yapmak istiyorum: See you in another life brada'. Esen kalın efem.
Dipnot: Kış Okuma Etkinliği, Türk edebiyatından klasik bir kitap okuma kategorisi, 15 puan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

