Bir buçuk yıl kadar önce Wachowski kardeşlerle Tom Tykwer'in beraber bir film çekeceklerini duyduğumda 'oha, olaya gel' diyerek her zamanki gibi benden beklenecek şekilde hayvani bir tepki vermiştim. İşte o film, Cloud Atlas'tı (işte o adamın adı Aynştayn'dı şeklinde okunması lazım buranın); yani Bulut Atlası.
Tabii klasik takıntım olduğu üzere önce kitabını okumalıydım. Aslında bu şart değildi ama dedim ki bu arkadaşlar bir kitabın üzerine film çekeceklerse onun deli manyak bir şey olması lazım. Ayrıca büyük ihtimalle anlamayacağım kadar da karmaşık olma ihtimali var. Bu durumda kitabı okuyayım, hiç olmadı filmde anlarım diye düşündüm. Hahaaa, yalnız kitabı da gayet anladım. Ama kitabı dahi okuma sebebim film olduğu için filmi yine de izledim. Ondan daha sonra bahsedeceğim, önce kitap.
Kitap, bugüne kadar benzerine öyle sanıyorum ki rastlamadığım bir kurguya sahip. Altı farklı öykü var esasen. Bunların isimlerini her seferinde uzun uzun yazmamak adına bir kez listelemek istiyorum. İlerde buraya bakınca bana da kolaylık olur hem hatırlamam açısından hangisi önceydi, hangisi sonraydı diye:
- Adam Ewing'in Pasifik Güncesi
- Zedelghem'den Mektuplar
- Yarım-Hayatlar: İlk Luisa Rey Gizemi
- Timothy Cavendish'in Dehşetli Çilesi
- Sonmi~451'in Niyazı
- Sloosha Geçidi ve Sooraki Her Bi' Şey
Kitabın iddiası temelde bu altı öykünün birbiriyle epeyce bağlantılı olacağıydı. Epeyce kısmı benim beklentimden dolayı abartılmış da olabilir; çünkü ben öyle çok da bağlantı göremedim. Herhalde ki bazı referanslar var bölümler arasında ama o zaten olmalıydı bu iddiadan dolayı. Hatta yer yer sanki bariz bir şekilde gözümüze sokulmaya çalışılıyor ilişkiler, bu da biraz rahatsız ediciydi. O kadar net söyleyene kadar biraz daha işkillendirecek cümleler kurulabilirdi.
Şimdi, daha önemlisi ve kitap adına beğendiğim iki önemli özellik var. Birincisi her bölümün farklı bir edebi türde yazılmış olması; günce, mektuplaşma, polisiye, anı, söyleşi gibi. Özellikle 4. bölümdeki ifadelere bayıldım. En sevdiğim kısım o oldu. Yaşlı birisinin ağzından çıkabilecek veya yaşlı birinin kafasında kuracağı cümleler çok ama çok yerindeydi. Hani yaşlıların güldürme amacı gütmeden komik konuşmaları vardır ya, onu demeye çalışıyorum ama beceremiyorum şu an.
En sevmediğim kısımlarsa neden bilmiyorum ama 5. öyküye ait. Söyleşi olmasından mı, yoksa sırf gelecek tasviri olduğundan mı bilmiyorum. Gelecek tasviriyle demek istediğim şu: öyle teknik isimler icat etmiş ki yazar, okurken tekliyor insan. Kısacası o bölüm(ler) biraz sıkıntılı oldu benim için.
Kitaba dair beğendiğim ikinci önemli özellik de kurgusuydu. Bu altı öykünün her birisi farklı zamanlarda geçiyor. 1800lü yıllar, 1900lü yıllar, gelecek, daha gelecek vs. Kurgunun güzelliği ise şu: bölümler kitapta 1-2-3-4-5-6-5-4-3-2-1 sırasıyla anlatılmış. Ne güzel, değil mi? Yani, 1. öykü başlıyor ve yarısında kesilip 2. öykü başlıyor. Bu böyle 6. öyküye kadar devam ediyor. Ondan sonra ters sırada diğer öyküler kaldıkları yerden devam ediyor ve kitap bitiyor. Ama böyle bir kurgu fikriyle gelen bir yazardan daha şaşırtıcı ve etkileyici bağlantılar beklerdim ben. Yukarıda bölümler arası bağlantıların azlığından yakınmamın ve beni çok tatmin etmedi dememin sebebi de aslen bu.

Kısacası, bence David Mitchell çıkıp bu altı öyküyü altı farklı kitap olarak yazsaymış en azından yarısı on numara kitaplar olurmuş diye düşünüyorum. Çünkü türlerin hepsinde iyi iş çıkarmış. Hani benim böyle yeteneğim olacak... Hımmm, çok iddialı bir cümle başlangıcı oldu. Benim öyle yeteneğim olsa ne olurdu bilmiyorum. Garanti üşenip yazmazdım.
Kitabı okurken aldığım notlara baktım. İkisini paylaşmak istiyorum. Birincisi altını çizmiş olduğum şu cümle: "O kadar parayı etrafta, ayakkabı kutularında sakladığımı mı sanıyorsunuz?". Kitabın ilk baskısını 2004'te yaptığını söylüyorum ve neyse, bu konuda daha fazla yorum yapmıyorum. Sadece Mitchell'ı bağzı arkadaşlara kötü örnek olduğu için esefle kınıyorum.
İkinci notuma göre de, dikkat ettiyseniz 6. hikayenin isminde dahi bir dil bozukluğu var. Zaten o öykü epey bir gelecek zamanda geçiyor, kıyamet sonrası demek doğru olur mu bilmiyorum. Kitapta Düşüş olarak geçiyor. O bölüm boyunca böyle bozuk bir dil kullanılmış. Acaba bu, zamanla dilin yozlaştığını göstermek için mi diye düşünmüştüm kitabı okurken. Yani insanlığın o anki halini düşününce gayet doğal görünüyor bana.
Bu arada, sanırım şu yazılarımı biraz daha kısa yazmam lazım. Niye hep böyle uzun oluyor bunlar hiç anlamıyorum. Zevzek olduğum için mi acaba? İsviçreli bilimadamı tanıdığı olan varsa rica edebilir mi acaba, beni bi inceleseler?
O arada filmden de biraz bahsedeyim ben yine de. Yoksa çatlarım. Kaldı ki kitabı okuma sebebimdi bu film.
Yazının başında da belirttiğim gibi üç yönetmeni var filmin. Wachowski kardeşler zaten beraber takılırlar hep. Fakat yanlarında Tom Tykwer de olunca dengeyi nasıl ayarlamışlar acaba diye merak etmiştim. Şöyle ayarlamışlar: filmin üç hikayesini Wachowskiler, üç hikayesini de Tykwer çekmiş. Oyuncular haric çekim ekipleri de tamamen farklıymış bu arada. Yani Halle Berry'nin de belirttiği gibi bir gün Tykwer ile çekimlerde 1936'daki rolünü oynarken bir başka gün Wachowskiler'le Çöküş'ten sonraki zamanlarını oynaması gerekmiş. Diğer oyuncular için de geçerli durum. Bu durumda hepsini tebrik etmek lazım. Oyunculuklar şahane çünkü.
Öyküler arası geçişler de çok güzel olmuş bence. Karakterler güzel aktarılmış. Kitaptan farklı olan yerler vardı ama hepsi ince detay olacak konulardı, o yüzden rahatsız etmedi izlerken. En hoşuma giden şeylerden birisi de anlatılan hikayelerin kitapta yazıldığı tekniğe olabildiğince yakın bir yöntemle çekilmiş olması. Yani Robert Frobisher'ın bölümü mektuplaşmaydı kitapta, filmde de o bölümleri izlerken çok büyük oranda Frobisher'in sesinden mektupları dinliyoruz. Aynı şekilde Tim Cavendish'li bölümde de Cavendish'in anıları olarak izliyoruz. Bu film ekibi bir harika dostum!
Sonuç olarak beklentimden daha da iyi çıktı film. Kurgusu kitaptan daha farklı; çünkü biraz da böyle olmak zorunda. Kitaptaki şekliyle birebir çekilse patlardım herhalde sıkıntıdan. Ha, bu şekilde de kitabı okumayanların filmden hiçbir şey anlamama ihtimalleri var ki bu durumda da ne diyeceğimi az çok tahmin edersiniz: kitap okuyun lan!
Saatin başını alıp gittiği şu an itibariyle nihayet bu yazımın da sonuna gelmiş bulunuyorum. Bu uzun yolculukta bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim. Ah, sizler de olmasanız... Esen kalın efem.
ÖNSÖZÜ OKUMAYIN!
Kitapsever güzide insanlar için bir uyarıyla başlamak istedim bu sefer. Eğer Tehlikeli Oyunlar'ı okumamış ama okumayı düşünen birisiyseniz sakın ha kitabın başındaki önsözü okumayın. Kitap bitince okursunuz çok istiyorsanız. Cevat Çapan'a emeği için teşekkür ederiz, o ayrı mesele tabii de daha kitaba başlamadan kitabın sonunu bilmesem de olurdu. Artık kesin kararımı vermiş bulunuyorum. Bundan sonra önsözleri kitabı bitirince okuyacağım.
Tehlikeli Oyunlar, edebiyatımızın en farklı ve derin yazarlarından Oğuz Atay'ın ikinci kitabı. İlk kitabı Tutunamayanlar'ı geçtiğimiz aylarda okumuştum. Bildiğiniz gibi Tutunamayanlar, ülkemizde okunmamış ama okunduğu en fazla iddia edilen kitapların başında gelir. Bu istatistiği şu anda ben uydurmuş olsam da çok haksız olduğumu düşünmüyorum. Neyse, Tehlikeli Oyunlar'a geçeyim; zira söyleyeceklerim biraz fazla.
Kitaba bir tiyatro eseriymişçesine oyunla başlamış Atay. Yani tıpkı Tutunamayanlar'da olduğu gibi bu kitapta da edebi tür olarak sadece romandan bahsedemiyoruz. Baş karakterimiz Hikmet(ler). Albayım da albayım, hep albayım, her sayfada on beş kere yazılmazsa olmaz olan albayım Hüsamettin Tambay ana yan karakterimiz. Bilge, Sevgi, dul kadın ve diğerleri de cabası.
Adından da anlaşılacağı gibi biraz sıkıntılı bir kitap Tehlikeli Oyunlar. Hayatın gerçeklerine ve insanın kendini yenmesine bağlı düşüncelerinden (ikinci kısmı kitabın arka kapak yazısından çaldım) dolayı iç dünyasını epeyce karıştırmış olan Hikmet Benol ile beraber sayıklıyoruz kitap boyunca. Sayıklıyoruz dedim; çünkü bu kitapta bilinç akışı tekniği sürekli kullanılmış. Atay'a özgü o uzun paragraflar özellikle kusursuz. Kurgusunun da çoğunlukla şöyle bir güzelliği var: bölümün başında gayet de gerçek hayattan başlıyorsunuz okumaya ama sayfalar ilerledikçe aslında bir rüyayı okuduğunuzu anlıyorsunuz ve ne zaman gerçek bitti de rüyaya geçtik sorusu ortaya çıkıyor. Bölüm sonlarındaysa genel bir toparlama ve serzeniş oluyor diyebiliriz aynı şekilde.
Hikmet'in Sevgi ile olan evliliğinden ziyade Bilge'ye olan sevgisi ön planda. Albay Hüsamettin'i de sayarsak aslında tüm kitabın çatısı bu karakterler üzerine kurulu. Okuduğumuz satırların çok büyük bölümüyse Hikmet'in ağzından çıkanlar veya aklından geçenler. Dolayısıyla ortalık epey karışık.
Kitap içerisinde azımsanmayacak oranda Doğu Batı tahlilleri ve kıyaslamalar mevcut. Özellikle İngilizler muhabbeti geçen sayfalarda bu göze çarpıyor. Bundan başka tarihi karakterlerin de yer yer ortaya çıkışına ve belli oyunlarda yer alışlarına bakarak Oğuz Atay'ın bilgi birikimi çok yüksek birisi olduğunu anlayabiliyoruz. Kültürlü insanın hali bir başka. Bu durumda, cehaletin mutluluk olduğunu da kabul edersek Atay'ın kitaplarındaki bu karanlık ve umutsuz havanın sebebi gayet net anlaşılabilir.
Kendi içinde bilinç akışı olmayan temel olarak bir iki yer var kitapta. Bunlardan biri Hikmet'in Bilge'ye yazdığı mektup, diğeri de Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler. Bu iki kısım da birbirinden güzel. Mektup çok güzel; çünkü mektupta biz aslında o an konuşan Hikmet'in 'normal' bir insan olma yakarışını ve oyunlara kendini bu kadar kaptırmamış olsa nasıl birisi olabileceğini, nasıl ifadelerle konuşabileceğini görüyoruz. Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler ise bize Oğuz Atay'ın mükemmel bir öykü yazarı olabileceğini söylüyor. Kitabın en hızlı akan sayfaları onlardı sanırım. Bu öykü yazarlığı konusunda öyle umuyorum ki Korkuyu Beklerken'i okuyunca haklı çıkacağım.
Kitabın sonlarına doğru ismi Son Yemek olan bir bölüm var. İçerisinde Hz. İsa'nın son yemeğine dair referanslar var diyemeyeceğim; çünkü zaten Hikmet ve diğer karakterler böyle olduğunu söylüyor. Kitapta adı geçen bütün karakterler o yemekte var. Bu bölüm okuduğum en güzel kitap bölümlerinden birisi olarak da beynimin gerekli yerine işlendi. Bence ortalama bir yazar bu kadar başarılı ve tutarlı bir sahne yazamaz. Mümkünatı yok. Fakat bu bölümü okurken sayfalar geçtikçe insanın kafasında bir soru belirmeye başlıyor. Sadece bir karakter o bölümde yok. Nerde bu, bu niye yok diye içim içimi yedi okurken.
Hemen sonraki bölümde de Hikmet bunu belirtti o karaktere bir şekilde. İşte bu belirtmenin de şu anlamı vardı benim için: Atay sanki ben Son Yemek'i okurken içten içe kendimi yiyeceğimi ve öyle bir bölümde o karakterin büyü bir rolünün olacağını düşündüğümü biliyor. Ama yine de o karakteri getirmiyor yemeğe ve sonrasında da bunu baş karakter ağzıyla söyleterek 'bak, seninle de istediğim gibi oynarım sevgili okurcuğum' diyor. Ben biraz fazla anlam yüklemiş de olabilirim, bilemiyorum.
Kitabın son paragrafıysa sokaktan geçen ve belli ki sinemadan yeni çıkmış bir çiftin diyaloğundan oluşuyor. Bana göre yukarıda dediğim şekliyle burada da Oğuz Atay bizimle fena kafa buluyor, ayar veriyor amiyane tabirle. Hastasıyım böyle şeylerin. Çok hoşuma gitti. :)
Şimdi, değinmek istediğim ve kitaptan sonra da birçok yerde okuduğum bir nokta var. Kitaptaki üç karakterin isimlerine bakıyoruz: Hikmet Benol, Sevgi ve Bilge. Hikmet'te farklı kişilikler var, Hikmet VII'ye kadar gitti yanlış hatırlamıyorsam. Yani soyadına ters. Ya da şöyle diyelim, bütün amacı kendisi olmak ama beceremediği de o. Ayrıca Sevgi çok soğukken (sürekli üşüdüğünü boşuna gözümüze sokmadı onca zaman) Bilge'nin de çok bilgili birisi olduğu söylenemez. Yani karakterlerin isimleri ile de kitabın havasını korunmuş.
Oğuz Atay üzerine de bir iki kelam edip bitireceğim. Öncelikle artık emin oldum ki kendisi bir cümleyi 'aman işte canım' diyerek yazmıyor. Boş cümlesi yok. O cümle yerine başka bir ifade koysa yerini tutmayacağı için onu yazıyor. Bunu ne kadar düzgün anlatabildim bilmiyorum. Bunun da şöyle bir güzelliği var: yazdıkları kurgudan çok gerçeğe benziyor böylece. Yani bizim soluklanmamız gibi bir derdi yok. Kitap süresince Hikmet'in de yaşıyor olduğunu düşünebiliyor insan.
Kitap ve Oğuz Atay hakkında olumsuz eleştiri olarak söyleyebileceklerime gelirsem: çok fazla 'albayım' var. Edebi havayı vs. bi kenara bırakırsak biraz sıkıcı olabiliyor. Bir diğer ve aslında daha çok kafamı kurcalayan mesele ise şu: buraya kadar okuduysanız (valla helal olsun, karşılaşırsak çay ısmarlayayım, sözüm olsun) Hikmet Benol'un da bir tutunamayan olduğunu fark etmişsinizdir.
Bu neden önemli? E, Hikmet Benol bir tutunayamansa ve Oğuz Atay'ın ilk kitabı zaten Tutunamayanlar'sa burada bir terslik yok mu? Ya Tehlikeli Oyunlar önce yazılmalıydı; çünkü Tehlikeli Oyunlar daha özelken Tutunamayanlar daha genel ya da Oğuz Atay kendini tekrar etmiş. Temel olarak kafamda oluşan soru işareti de bu. Yalnız bunlar kitabın kendi başına çok iyi olduğunu değiştirmiyor. Ona lafım yok (iki saattir övüyorum zaten).
Uzun oldu ama baştan uyarmıştım söyleyeceklerim biraz çok diye. Bir de altını çizdiğim yerlerden alıntı yapmaya kalksam yazının uzunluğu abartısız beş, abartılı on üç buçuk katı olurdu diye düşünüyorum. Ama tek bir tane yapmam gerekirse iki saattir yazdığım halde hala anlatamadıklarımı da vurgulaması açısından "kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" diyorum ve hepinizi sevgiyle selamlıyorum.