3 Nisan 2014 Perşembe

Oğuz Atay - Tehlikeli Oyunlar

ÖNSÖZÜ OKUMAYIN!

Kitapsever güzide insanlar için bir uyarıyla başlamak istedim bu sefer. Eğer Tehlikeli Oyunlar'ı okumamış ama okumayı düşünen birisiyseniz sakın ha kitabın başındaki önsözü okumayın. Kitap bitince okursunuz çok istiyorsanız. Cevat Çapan'a emeği için teşekkür ederiz, o ayrı mesele tabii de daha kitaba başlamadan kitabın sonunu bilmesem de olurdu. Artık kesin kararımı vermiş bulunuyorum. Bundan sonra önsözleri kitabı bitirince okuyacağım.

Tehlikeli Oyunlar, edebiyatımızın en farklı ve derin yazarlarından Oğuz Atay'ın ikinci kitabı. İlk kitabı Tutunamayanlar'ı geçtiğimiz aylarda okumuştum. Bildiğiniz gibi Tutunamayanlar, ülkemizde okunmamış ama okunduğu en fazla iddia edilen kitapların başında gelir. Bu istatistiği şu anda ben uydurmuş olsam da çok haksız olduğumu düşünmüyorum. Neyse, Tehlikeli Oyunlar'a geçeyim; zira söyleyeceklerim biraz fazla.

Kitaba bir tiyatro eseriymişçesine oyunla başlamış Atay. Yani tıpkı Tutunamayanlar'da olduğu gibi bu kitapta da edebi tür olarak sadece romandan bahsedemiyoruz. Baş karakterimiz Hikmet(ler). Albayım da albayım, hep albayım, her sayfada on beş kere yazılmazsa olmaz olan albayım Hüsamettin Tambay ana yan karakterimiz. Bilge, Sevgi, dul kadın ve diğerleri de cabası.

Adından da anlaşılacağı gibi biraz sıkıntılı bir kitap Tehlikeli Oyunlar. Hayatın gerçeklerine ve insanın kendini yenmesine bağlı düşüncelerinden (ikinci kısmı kitabın arka kapak yazısından çaldım) dolayı iç dünyasını epeyce karıştırmış olan Hikmet Benol ile beraber sayıklıyoruz kitap boyunca. Sayıklıyoruz dedim; çünkü bu kitapta bilinç akışı tekniği sürekli kullanılmış. Atay'a özgü o uzun paragraflar özellikle kusursuz. Kurgusunun da çoğunlukla şöyle bir güzelliği var: bölümün başında gayet de gerçek hayattan başlıyorsunuz okumaya ama sayfalar ilerledikçe aslında bir rüyayı okuduğunuzu anlıyorsunuz ve ne zaman gerçek bitti de rüyaya geçtik sorusu ortaya çıkıyor. Bölüm sonlarındaysa genel bir toparlama ve serzeniş oluyor diyebiliriz aynı şekilde.

Hikmet'in Sevgi ile olan evliliğinden ziyade Bilge'ye olan sevgisi ön planda. Albay Hüsamettin'i de sayarsak aslında tüm kitabın çatısı bu karakterler üzerine kurulu. Okuduğumuz satırların çok büyük bölümüyse Hikmet'in ağzından çıkanlar veya aklından geçenler. Dolayısıyla ortalık epey karışık.

Kitap içerisinde azımsanmayacak oranda Doğu Batı tahlilleri ve kıyaslamalar mevcut. Özellikle İngilizler muhabbeti geçen sayfalarda bu göze çarpıyor. Bundan başka tarihi karakterlerin de yer yer ortaya çıkışına ve belli oyunlarda yer alışlarına bakarak Oğuz Atay'ın bilgi birikimi çok yüksek birisi olduğunu anlayabiliyoruz. Kültürlü insanın hali bir başka. Bu durumda, cehaletin mutluluk olduğunu da kabul edersek Atay'ın kitaplarındaki bu karanlık ve umutsuz havanın sebebi gayet net anlaşılabilir.

Kendi içinde bilinç akışı olmayan temel olarak bir iki yer var kitapta. Bunlardan biri Hikmet'in Bilge'ye yazdığı mektup, diğeri de Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler. Bu iki kısım da birbirinden güzel. Mektup çok güzel; çünkü mektupta biz aslında o an konuşan Hikmet'in 'normal' bir insan olma yakarışını ve oyunlara kendini bu kadar kaptırmamış olsa nasıl birisi olabileceğini, nasıl ifadelerle konuşabileceğini görüyoruz. Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümler ise bize Oğuz Atay'ın mükemmel bir öykü yazarı olabileceğini söylüyor. Kitabın en hızlı akan sayfaları onlardı sanırım. Bu öykü yazarlığı konusunda öyle umuyorum ki Korkuyu Beklerken'i okuyunca haklı çıkacağım.

Kitabın sonlarına doğru ismi Son Yemek olan bir bölüm var. İçerisinde Hz. İsa'nın son yemeğine dair referanslar var diyemeyeceğim; çünkü zaten Hikmet ve diğer karakterler böyle olduğunu söylüyor. Kitapta adı geçen bütün karakterler o yemekte var. Bu bölüm okuduğum en güzel kitap bölümlerinden birisi olarak da beynimin gerekli yerine işlendi. Bence ortalama bir yazar bu kadar başarılı ve tutarlı bir sahne yazamaz. Mümkünatı yok. Fakat bu bölümü okurken sayfalar geçtikçe insanın kafasında bir soru belirmeye başlıyor. Sadece bir karakter o bölümde yok. Nerde bu, bu niye yok diye içim içimi yedi okurken.

Hemen sonraki bölümde de Hikmet bunu belirtti o karaktere bir şekilde. İşte bu belirtmenin de şu anlamı vardı benim için: Atay sanki ben Son Yemek'i okurken içten içe kendimi yiyeceğimi ve öyle bir bölümde o karakterin büyü bir rolünün olacağını düşündüğümü biliyor. Ama yine de o karakteri getirmiyor yemeğe ve sonrasında da bunu baş karakter ağzıyla söyleterek 'bak, seninle de istediğim gibi oynarım sevgili okurcuğum' diyor. Ben biraz fazla anlam yüklemiş de olabilirim, bilemiyorum.

Kitabın son paragrafıysa sokaktan geçen ve belli ki sinemadan yeni çıkmış bir çiftin diyaloğundan oluşuyor. Bana göre yukarıda dediğim şekliyle burada da Oğuz Atay bizimle fena kafa buluyor, ayar veriyor amiyane tabirle. Hastasıyım böyle şeylerin. Çok hoşuma gitti. :)

Şimdi, değinmek istediğim ve kitaptan sonra da birçok yerde okuduğum bir nokta var. Kitaptaki üç karakterin isimlerine bakıyoruz: Hikmet Benol, Sevgi ve Bilge. Hikmet'te farklı kişilikler var, Hikmet VII'ye kadar gitti yanlış hatırlamıyorsam. Yani soyadına ters. Ya da şöyle diyelim, bütün amacı kendisi olmak ama beceremediği de o. Ayrıca Sevgi çok soğukken (sürekli üşüdüğünü boşuna gözümüze sokmadı onca zaman) Bilge'nin de çok bilgili birisi olduğu söylenemez. Yani karakterlerin isimleri ile de kitabın havasını korunmuş.

Oğuz Atay üzerine de bir iki kelam edip bitireceğim. Öncelikle artık emin oldum ki kendisi bir cümleyi 'aman işte canım' diyerek yazmıyor. Boş cümlesi yok. O cümle yerine başka bir ifade koysa yerini tutmayacağı için onu yazıyor. Bunu ne kadar düzgün anlatabildim bilmiyorum. Bunun da şöyle bir güzelliği var: yazdıkları kurgudan çok gerçeğe benziyor böylece. Yani bizim soluklanmamız gibi bir derdi yok. Kitap süresince Hikmet'in de yaşıyor olduğunu düşünebiliyor insan.

Kitap ve Oğuz Atay hakkında olumsuz eleştiri olarak söyleyebileceklerime gelirsem: çok fazla 'albayım' var. Edebi havayı vs. bi kenara bırakırsak biraz sıkıcı olabiliyor. Bir diğer ve aslında daha çok kafamı kurcalayan mesele ise şu: buraya kadar okuduysanız (valla helal olsun, karşılaşırsak çay ısmarlayayım, sözüm olsun) Hikmet Benol'un da bir tutunamayan olduğunu fark etmişsinizdir.

Bu neden önemli? E, Hikmet Benol bir tutunayamansa ve Oğuz Atay'ın ilk kitabı zaten Tutunamayanlar'sa burada bir terslik yok mu? Ya Tehlikeli Oyunlar önce yazılmalıydı; çünkü Tehlikeli Oyunlar daha özelken Tutunamayanlar daha genel ya da Oğuz Atay kendini tekrar etmiş. Temel olarak kafamda oluşan soru işareti de bu. Yalnız bunlar kitabın kendi başına çok iyi olduğunu değiştirmiyor. Ona lafım yok (iki saattir övüyorum zaten).

Uzun oldu ama baştan uyarmıştım söyleyeceklerim biraz çok diye. Bir de altını çizdiğim yerlerden alıntı yapmaya kalksam yazının uzunluğu abartısız beş, abartılı on üç buçuk katı olurdu diye düşünüyorum. Ama tek bir tane yapmam gerekirse iki saattir yazdığım halde hala anlatamadıklarımı da vurgulaması açısından "kelimeler albayım, bazı anlamlara gelmiyor" diyorum ve hepinizi sevgiyle selamlıyorum.

10 yorum:

  1. Sonuna kadar okudum da okumaz olaydım. Zaman ve enerji bakımından öyle kötü bir donemdeyim ki.. Bir de sen geçip ballandıra ballandıra kitap anlatıyorsun. Olmuyor cidden. Okuma Şenliği'ne bir Oğuz Atay daha eklemek farz oldu.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Bu yorumu okurkenki ruh halimi betimlemeye çalışayım:

      :) !? ... :) ! ;)

      Bilmiyorum oldu mu? :)) Okumaz olaydım deyince gerisini okumadan nerde çuvallamışım acaba diye düşündüm. Uzun oldu hakikaten ve tuhaf bir şekilde, en azından kendimden beklemeyeceğim derecede ciddi bir yazı oldu.

      Sonuna kadar okuduğun için teşekkür ederim. Karşılaşırsak eğer çay sözümdür, unutmam. :)

      Sil
  2. Elinize sağlık. Ben Atay hakkında yazamıyorum. O kadar içine sıkışıyorum ki karakterlerinin, benimsemek objektifliği alıp götürüyor. Bunu yapabilmek, hakkında yazabilmek gerçekten başarı bence.

    Yazının sonundaki soruyla ilgili bir yorumum olacak. Sadece Hikmet değil, Korkuyu Beklerken'deki öykü karakterleri de, Oyunlarla Yaşayanlar'daki (tiyatro metni) Coşkun da tutunamayan karakterler zaten. Yani Atay'ın tarzı buna yönelik. Hatta (oyunun dramaturjisini yapmış biri olarak söyleyebilirim) tutunduğunu düşünen (ya da başlangıçta hakkında öyle düşündüğümüz karakterlerin bile aslında tutunamamış olduğunu fark ediyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Öncelikle teşekkür ederim.

      Kronolojik gittiğim ve henüz ilk iki kitabını okuduğum için sordum o soruyu. Biraz erken davranmış olabilirim demek ki. Öyle düşünmemekte fayda var o zaman. Gerçi bu durumda Atay'ın tarzı bu kabulünü yaparsam eleştirecek bir şeyim kalmıyor. Ağzım açık izliyorum sadece.

      Sil
  3. geçen ay oyununa gittim. üşüdük soğuktu acaba bilerek mi öyleydi salon bilemedim. zaten hep üşüyerek mi okunur onun hakkındaki şeyler onuda bilemedim çünkü şuanda da üşüyorum. neyse başka bir dünya oğuz atay, sanki herkeste az yada çok olan. sizde güzel yorumlamışsınız...
    elinize sağlık

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim.

      Aslında bilinçli yapılıyorsa çok anlamlı olur gerçekten. Çünkü Hikmet için de Sevgi bir nevi izleyiciydi ve en önemli özelliklerinden birisi daima üşümesiydi. İsabet olur yani. Ama bilmiyorum tabii. :)

      Sil
  4. Allah aşkına beynim yandi okurken Bilge kim Sevgi kim

    YanıtlaSil
  5. Poyraz Karayel dizisini izlerken Tehlikeli Oyunlar kitabını okuma kararı aldım çünkü dizinin birçok yerinde bu kitap ögrüntüleniyor, okunuyordu.Bende okudum biraz karışık Üstad o kadar sağlam yazmış ki gizli gizli şifreler veriliyor kitapta ama hepsini maalesef çözecek bir birikimim yok.Yinede güzel bir kitaptı.

    YanıtlaSil
  6. Geçen hafta oyununa gittim. Seyyar Sahne - Erdem Şenocak... Genelde önce kitap sonra film ya da oyun gelir ama bu defa tersi oldu. Oyun oldukça başarılıydı. Kitabı okuma isteği yarattı fena halde. Yazınız güzel olmuş. Kitabın genel havasının dışındaki şu iki bölümü çok merak ettim doğrusu. Özellikle de Sevgi'nin hayatının anlatıldığı bölümü..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben bu kitabı okuyalı neredeyse üç yıl olmuş Seda Hanım. Tabii birçok detayını unuttum; ancak önemli olan yıllar geçse de kitabı andığımda aklımda belirenler. Bunların arasında Sevgi, bir mektup, etkili monologlar kalmış. Yani, bir nevi kafa dengi biriyle böyle biraz basık havalı bir yerde derin konulara dalmışım hissi uyandırıyor bende. Umarım siz de olabildiğince yakın bir tarihte okuma imkanı bulursunuz.

      Ben çoktandır gidemedim hiçbir oyuna. Konumum biraz ters kalıyor. Sizi tebrik ediyorum. Gitmek lazım.

      Sil