27 Nisan 2014 Pazar

Oğuz Atay - Oyunlarla Yaşayanlar

Oğuz Atay okumalarına devam... İletişim Yayınları'nın numaralandırdığı sırada okumayı tercih ettiğim için üçüncü kitap Oyunlarla Yaşayanlar oldu. Fakat okuduktan sonra yaptığım ufak bir araştırmayla fark ettim ki önce Günlük'ü okusaymışım daha iyi olabilirmiş. Oldu bir kere.

Oyunlarla Yaşayanlar'da Oğuz Atay daha önceki kitapları Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'da alt tür olarak denediği tiyatroyu asıl tür olarak almış. Yani kitap bir tiyatro eseri demek istiyorum. İki perdeden oluşan, detaycı mı detaycı, tipik bir Oğuz Atay eseri. Neden tipik? Çünkü burdaki baş karakterimiz emekli Tarih öğretmeni Coşkun da bir adet tutunamayan (adayı).

İlk iki kitabın aksine Oyunlarla Yaşayanlar daha hafif bir kitap; hem sayfa sayısı hem de içerik olarak. 108 sayfa. Tiyatro metni olduğunu düşünürsek sayfalar erken bitiyor. Yani tek oturuşta bitirip kalkılacak bir kitap. Ha, tabii ki bu, kitap çok basit, oku kalk git demek değil. Okunabilir demek. Ben öyle okudum, ondan bu kadar kıvranıyorum.

Kitabın arkasında aslında kitabı çok güzel özetleyen bir ifade var: Eylemsizlikle geçmiş bir hayatın doğal ürünü beceriksizlik ve gülünç olma korkusundan Atay sürükleyici bir oyun çıkarmış.

Budur. Şimdi ben burda iki saat uğarşıp uzun uzun anlatmaya çalışsam özetle yukarıdakini demeye çalışacağım. Uzatmayayım onun için. Gülünç olma korkusunun yanına tutunamayanların karakteristik özelliklerinden tereddütü de ekleyebiliriz bence Coşkun için. Ayrıca eserin asıl amaçlarından birisinin de Türk aydınının içinde bulunduğu durumu incelemek olduğunu belirtmekte fayda var.

Her ne kadar yan karakter olsalar da Coşkun'un oğlu Ümit ile kayınvalidesi Saadet Hanım arasındaki temsiller acayip eğlenceliydi. Gerçi eğlenceli dersem biraz eksik ve yanlış olabilir, trajikomik diyeyim. Öyle daha doğru olacak.

Kendi adıma bu yazıyı çok uzatmak niyetinde değilim. Çünkü bir alıntı yaparak bitirmek istiyorum ve yanılmıyorsam bu alıntı blog tarihimin en uzun alıntısı olacak. Atlamadan söyleyeyim, burada Coşkun'un ağzından (bir nevi Türk aydını) halka atılan bir nutuk söz konusu (bir tiyatro eseri okuduğumuzu unutmayalım bu arada):

"Ey zavallı milletim dinle! Şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki, sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hali ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskileri zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz!"

Ben daha bir şey söylemesem de olur herhalde. Kalın sağlıcakla.

24 Nisan 2014 Perşembe

Arzu Arınel - 41. Oda: Mardinkapı

Efem, düşündüm ki çoktandır şöyle Asım Abi tadında entelliğimi vurguladığım bir yazı yazmamışım. Entelim ben. Neden? Çünkü baktım ki ben ağırlıklı olarak klasikleri okuyorum; yani en azından bundan kırk elli yıl önce yazılmış kitapları. Dedim ki neden entelliğimi konuşturup popüler kültüre bir katkım olsun diye son yıllarda çıkmış bir kitap okumuyorum?

Şaka şaka, benim kafam o kadarına basmaz. Şenlikte, ilk eserini 2010 ve sonrasında yazmış bir yazardan kitap okuma kategorisi vardı. Ondan tüm bu artistliğim. Ama yani sonuçta yine de okumuş olduğum için pek tabii ki entelliğimden de ödün verecek değilim.

Neyse, bu kadar boş muhabbet yeter. Kitaptan bahsedelim biraz da.

41. Oda: Mardinkapı ile 2013 yılı Everest Yayınları İlk Roman Ödülü'nü kazanmış Arzu Arınel. Bunu ilk duyduğumda herhalde aşağı yukarı yaşıtızdır diye düşünmüştüm. Yanılmışım. 1959 doğumluymuş kendisi. Kitap yazma işini ciddiye aldığını da yazarlık kursuna gitmiş olmasından anlıyoruz. İşte, gördüğünüz gibi azmin elinden bir şey kurtulmuyor sayın seyirciler. Bize de helal olsun demek düşüyor.

Kitapta Kırıkkaleli (arka kapakta Kırşehirli yazıyor ama sanırım yanlışlık olmuş ya da ben bir şeyleri gözden kaçırıyorum) bir ailenin dağılışı, evin en büyük kızı Berna üzerinden anlatılmış. Tabii bir Türk ailesinin dağılış süreci anlatılınca işin içine ister istemez bir sürü eş dost, akraba da dahil oluyor ve kitabın ilk yarısı bitip de ana olay oturana kadar epey karakter dolaşıyor ortalıkta. Haliyle onca isim de biraz yorucu olabiliyor. Sonra sonra asıl konu oturunca böyle bir sorun kalmıyor.

Kitapta genelev lügatinden seçmeler isimli iki bölüm var. Kısa kısa bazı bilgiler veriliyor. Berna'yı ve genel olarak hayatını anlamak için bu bölümler iyi düşünülmüş.

Kitabı beğendin mi derseniz, aslında çok değil. Fakat kötü de değil. Normal diyelim. Nasıl demek lazım, yeni bir şey söylemiyor. Ama söylediği kadarını düzgün söylüyor. Vakti zamanında Stephen King'in Yeşil Yol'u için bu adamın anlatımında canımı sıkan bir şey var ama ne olduğunu bulamıyorum, çiğ midir nedir demiş; hatta kendim bile ne demek istediğimi anlamadım diye itiraf etmiştim ya hani, hah işte, ondan bu kitapta da var. Yalnız fark edebileceğiniz üzere yine anlatamadım. Yani aradan geçen onca zamanda kendimi düzgün ifade etmek adına hiç yol kat edememişim. Alkışlar bana. İstikrar önemli çünkü, iyi tarafından bakmak lazım.

Eeeveeeet, bugünlük de bana ayrılan sürenin sonuna gelmiş bulunuyorum. Geçenlerde yiiiğrım (kardeşim olur kendisi) niye hep kitap yazısı yazıyorsun da normal yazı yazmıyorsun diye bir serzenişte bulunmuştu bana. Aslında evet, yazmam lazım da bilen bilir, bu üşengeçlik bir harika dostum. :) İnş cnm yaa :s diyorum kısaca. Hadi şimdilik bana eyvallah.