5 Mayıs 2013 Pazar

Stefan Zweig - Satranç

Ne yapsam ne yapsam diye düşünürken inceliğine de güvenerek elime aldığım ve sonuna doğru tırnaklarımı yemeye başladığım mükkemmel bir uzun öyküyle, Satranç'la karşınızdayım sayın seyirciler!

Stefan Zweig'ın son eseri olan Satranç (bu kitabı yazdıktan sonra çok yakın bir tarihte eşiyle beraber intihar etmiş), aslında yazarın son zamanlarındaki psikolojisini de gözümüze sokuyor diyebiliriz.

İsmi satranç ama satranç oyununu ve kurallarını falan anlatmıyor. Zaten öyle olsa germezdi, yorardı. Hayatımda okuduğum en orijinal psikolojik baskı türlerinden birisi var kitapta: hiçlik! Evet, hiç! Okurken korktum aslında bir yandan, düşüncesi bile korkunç gerçekten. Kitapta en beğendiğim ifade de şu zaten: Yeryüzünde hiçbir şey insana hiçlik kadar baskı yapmaz.

Baş karakterimiz, yani bu baskılara maruz kalan arkadaş Dr B. Kitabın büyük bir kısmında kendi ağzından hiçlikte (ya da hiçlikle) geçirdiği zamanları ve yaptıklarını (ya da yapamadıklarını da diyebiliriz) dinliyoruz. Peki, neden dinliyoruz? Çünkü önce tanımamız lazım arkadaşı. Hem böylece onun ağzından direkt olmasa da dolaylı olarak Nazi Almanya'sına ve dönemin Avrupa'sına giydirme fırsatımız da oluyor. Maksat gaza gelmek...

Bir de Czentovic var tabii, kendini beğenmiş satranç şampiyonumuz. Şampiyonmuş, tssee tssee tssee (gülme efekti için bkz: Ferhan Şensoy - Pardon); pabucumun şampiyonu. Satranç oynamışsın ama felsefesini anlamamışsın. Hem biz sana şampiyon olamazsın demedik, adam olamazsın dedik. Neyse, abarttım. Ama kitapta çok güzel bir tabir var. Kafası fazla bir şeye basmayan bir insanın iyi yaptığı bir iş varsa o insan kendisini mükemmel (dünyadaki en başarılı ve zeki insan) sanar diye. Düşündürmedi değil. Zweig çok kafa bir adammış belli ki.

Satranç'ın bir film uyarlaması da varmış: Schachnovelle (kitabın orijinal adı da bu). Yine yakın bir tarihte (18 Mayıs 2013) sahnelenecek olan bir operası da olacakmış (kaynak: Wikipedia). Filmi bir şekilde bulup izlerim sanırım, gerçi puanı düşükmüş ama olsun. Kendi kararımızı kendimiz verelim.

Son olarak da kendi kendiyle satranç oynama (kitapta gerdikçe geren yerler) konusunu baz alan bir animasyon var, adı Geri's Game. Animasyon deyince akla ilk gelen isimlerden Pixar çekmiş. Onu da aşağıya koyuyorum. Baktıkça beni hatırlarsınız. :) Hoşça kalın.


      

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Albert Camus - Yabancı

Öhüm, ehem, eee, evet... Nihayet Yabancı'yı da okumuş bulunmaktayım. Yabancı'yı diyorum, okudum yani artık. Hani duymayan kaldıysa...

Aylak Adam'ı okuduktan sonra en az iki buçuk, en fazla da üç buçuk kişi (zekiler hemen belli edecek şimdi kendini) o zaman Yabancı'yı da okumalısın şeklinde tavsiyede bulunmuştu. Ne Yabancı'ymış demiştim ben de arkadaş. Harbi yalnız, ne Yabancı'ymış.

Aylak Adam'ımımız Bay C. gibi bir karakterle karşı karşıyayız aslında gerçekten de. Bu sefer karakterimizin ismi Meursault. İsmini kopyaladım, lazım olursa yapıştırırım. Bir daha yazmayla kim uğraşacak. Kitapta, kesme işaretlerinden sonra gelen takılardan anladığım kadarıyla (bilmediğim kelimelerin okunuşları için kullandığım çok dahiyane bir yöntem, tavsiye ederim) 'Morso' ya da ona benzer bir şekilde okunuyor. Zaten bu Fransızların milyon tane harf koyup çoğunu okumaması meşhurdur. Dolayısıyla iki harfin pazarlığını yapmaya gerek yok.

İyice zıvanadan çıkmak üzereyim. Yine zevzek ruh halimdeysem demek... (bu kalıptan da zerre hazzetmiyorum aslında ama ibret olsun diye dursun burda)

Efendim, kitabın arka kapağında da yazdığı gibi 'gerçek duygularını dile getirdiği ve toplumun istediği kalıba girmeyi reddettiği için dışlanan bir yabancı'nın anlatımıyla okuyoruz kitabı. Konusu bu yani, ağır muhalefet gibi gelebilir ama değil. Saf, duru hal diyelim. Bir başka deyişle insanın yalın hali... Herkes yapamıyor ya da yapmıyor, yapabilen de anlaşılmıyor veya dışlanıyor o yüzden (anlaşılmadıklarının farkında olanların ve nesnelliğin ayaklı kanıtı olan bu vatandaşların dünyası içinse tabii ki Atlas Silkindi'yi öneririm). Gördüğünüz gibi hep sıkıntı, en iyisi delilik. Deliliğe vurmak lazım, evet (evet kelimesiyle cümle bitirmek de moda sonuçta).

Bu arada ufak bir not eklemek isterim. Aylak Adam'ı ve Yabancı'yı okuyup beğendiyseniz Six Feet Under diye bir dizi var. Konular çok benzer değil aslında ama kitapları beğenenlerin o diziyi de çok beğeneceğini düşünüyorum. Hatta benim gözümde gelmiş geçmiş en iyi finalin sahibi de bu dizidir, salya sümük ağlatır insanı. Ah ulan, efkarlandım yine.

Kitaba dönecek olursak, söylemek istediğim bir şey de şudur ki soğuğu sıcağa tercih eden bir insan olarak okurken fenalık geçirdim resmen. Zaten Muersault'nun da başına ne geldiyse sıcaktan gelmedi mi? Hep bu sıcaklar işte...

Hepi topu 110 sayfa olmasına rağmen anlattığıyla ve etkisiyle ansiklopedi değeri taşıyan bu eseri okumanızı gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. Biraz daha psikolojik takılmak istiyorsanız da Anayurt Oteli'ni okuyabilirsiniz. Burdan çıkardığımız sonuç da Albert Camus ile Yusuf Atılgan'ın normal insan olmadıkları gerçeği sanırım. Aşmış adamlar diyorum ben böylelerine. Aslında akil adamlar diyecektim de malum, onun telif hakkı alındı.

Sürç-i lisan ettiyse affola. Hem ne diyor Meursault: "İnsan ne de olsa daima biraz kabahatlidir". Esen kalın.